Yelda Karataş Kimdir ?
Ülkemiz şairlerinden Yelda Karataş, Japonya’da, Haiku alanında ulusal, uluslararası çapta her yıl düzenlenen ve Haiku’nun Nobel’i sayılan Uluslararası 10′uncu Mainichi Haiku Yarışması’nda, büyük ödülü aldı ve birinci oldu.
Mainichi gazetesinin düzenlediği 10. Mainchi Haiku Yarışması’nın uluslararası bölümünün ödül töreni 5 Mart 2007’de Tokyo’da düzenlendi.
Yarışmanın jüri üyelerinden TORU HAGA, Kyoto Sanat ve Tasarım Üniversitesi’nin Başkanlığı’nı yürütüyor. Aynı zamanda karşılaştırmalı edebiyat ve kültür bölümünde de profesör. Pek çok kitap ve makalenin yazarı olan Toru Haga’nın kendisi de usta bir Haiku şairi.
Toru Haga Yelda Karataş’ın ödül alan Haikusunu şöyle değerlendiriyor:
Tıpkı mandalina ağaçlarının çiçekleri gibi limon ağaçlarının da küçük, beyaz çiçeklerinin ferah kokusu insanların yüreklerini uzak zamanlardaki tatlı anılara götürüyor. Sayın Karataş, Heian dönemi şairlerinin yazdığı gibi uzun zaman önce birileri tarafından giyilen bir gömleğin yenine sinmiş parfüm kokusu’nu değil, çiçekler açtığında ağaçların arasında oyun oynadığımız o masum günleri anımsatıyor. Onunki, acı veren ve hüzünlü ama bir o kadar da güzel bir haiku.
Yelda Karataş’ın ödül kazanan Haikusunun İngilizcesi:
<!<[if !supportLineBreakNewLine]<>
<!<[endif]<>
closer now to death
the blossom heavy lime tree
my childhood lingers
Türkçesi:
ölüme ne kadar yakın
unutulmaz çocukluğumun
ağır çiçekli ıhlamur ağacı
Aynı zamanda ulusal ödüllere sahip şair Yelda Karataş’ın son kitabı Bir Kadının Kalemin’den Şems ve Mevlana Alfa Yayınevi’nden yeni çıktı. Bu uluslararası başarı, ülkemizin sanat, edebiyat ve şiiri adına büyük bir değer taşımaktadır.
Anne
annem korkulu hüznüm
bahçesi kaybolan son çocuk sığınağım
hiç giyilmemiş bir sabahlık ters dönmüş bir ayna
hırpalanmış terliklerinde ezik gül parçaları.
bir sabah son merhaba...
o sitemkar şarkının anne dilinden söylenişi
hiç susmasın ki annesizlikten korkarım ben
güneş biraz daha okşasın başını kurdelemin
şimdi yalnızım ve dar omuzları yetmiyor
bana gelmeye
gül açma mevsimiymiş unutmanın. kederi ve herşeyi
hangi söz anlatır o beyaz örtünün altında.
karanlığa doğru bir kuş gibi küçülüşünü.
hiç kimseye diyemedim.
nasıl yalvardığımı kurşun askerlere
hayat beni bağışlar mı. senin kadar bilemedim.
annem düğün fotoğrafının olduğu yerde.
buluşmak istiyorum seninle.
Yelda Karataş
Büyük Gözlü Çocuk
Güzeldin buğulu denizler gibi büyük gözlerinle
içtendin
sen ey çocuk içinde umudun bütün kapıları açık
dolunayı beklerdin
suçsuzdun çağın kadar beceriksiz
umudu hançer gibi göğsünde taşırdın
büyük gözlerin ve büyük düşlerin
bir trenin son vagonuna yetişen yolcular gibi
terk etmeden önce seni
güzeldin...
şimdi ah... yorgunuz
geceden başka hiçbir şeyimiz kalmadı bekleyen
her sarıldığımızda incinmeyi kucaklayan
çocuklarız...
Ama yine de
gemiler gitsin durmasın
rüzgar saçlarını bağla yelken direklerine
yalnız anılara güvenerek yaşadığın bu dünyada
bütün silahlar ve sözler tanıdık
bir bakışla vurulmaya açık gözlerini
kapat büyük gözlü çocuk
çiçek dilinden bir gelecek kur kendine
yüzyıllık yeminlere gizle adını
Tanrı bir gün konuşursa eğer
ona şefkatini söyle...
Yelda Karataş
Can
Yeşil yapraklar titriyor içimde
her ağacın dalıyım
isimsiz bir dolunay kalbim
seni ışıtıyor
yakamozların o garip yalnızlığını
avuçlarıma düşürürken sevdan
Seni görmek ne güzel Can.
Ey sahipsiz ay güzeli
Ay aşkım
mavi denizime öylece geldin
ve beklenen zamandın.
Ter içinde ruhum
eski onurlu bayrakların bir Mayıs meydanında salınışı
yağmur altında
üşümüş gençliğim.
Ah korkusuz delikanlım
korsanlar gibi açık denizlerde
tekin dolaşan sevdam
dolunaya gizleme özlemini.
Biliyorum asıl şiir insanın yaşamıdır
biliyorum
burası vuslat
göğsümün olduğu yer
o kanayan yurdum
acının içinde büyüyen sevinç.
Sakin ol diyorum kendime, sakin ol
ama dinlemez ki korkulu sabahı
denizi tanıyan dolunay...
Aşkım
ne güzel seni böyle çağırmak
hayata ve her şeye karşı
ne güzel gurbetin ve vuslatın sen olduğunu anlamak.
Işık rüzgarım benim
al göğsüne
taşı beni
sarmala
bir aşkı kucaklasın gözlerin
bir de beni
vakitsiz gözyaşım
zamanın usta çırağı
nasibini esirgeme bu sevdadan.
Kaç uçurtma uçacaksa göğsümden maviye
ipini sen tut
özgürlüğün kimsesizliğini hatırlat bana
alışmanın isyanını
her gün
bahar olsun gözlerinde gördüğüm.
Ey ay vurgunu
Ey Can
hayatı taşıran son yaprak
Hoş geldin.
Yelda Karataş
Enel Aşk
Biliyorum beni yalnız karanlık taşır
Acıların resmi çıkmış yüzüme
Öyle diyorlar
Sana benzediğimi ya da benzettiğimi seni kendime
Benzemek nedir ki
Hiçbir diken benzer mi dokunduğun güle...
Yelda Karataş
Eşitlik
Çocuklar her yaşta
yalnız kalbinden vurulur...
Çocuklar düşlerini kelebeğin kanadında
dokur...
Ben çocukken
Anne yüzlerini hiç sevmedim
Kırık cam kalplerde büyüyen
Anne kokusunu
Bir deniz sığınağında gizledim...
Büyüdüm, küçüldüm,
Gecelerin ve geçmişin dilini çözdüm:
Anneler eşit dağıltılmıyor.
“Ürperme”
Yelda Karataş
Gül Bahçesi
'hangi gülün bağbanısan'
hangi dikenden armağan
gül bahçesi dediğin
şu zaman içinde
dağlara emanet
oralarda kokar yaban
bizim bağı sorarsan
bir meydanın ortasında çıplak ayak
iki gül yaprağının
seni seviyorum sözü
ey bahçıvan
bilsem gül mü hayat mı
yaban
Yelda Karataş
Hayata Sığamayanlar
Onlarla karşılaştığınızda garip, kozmik bir ışın sarar sizi. Neden etkilendiğinizi bilemezsiniz. Yüzleri bir bütündür. Her parça diğerini amansız bir biçimde tamamlar. Farklılıklarını kader gibi taşıyan bu insanlara tepkiniz, önce hayranlık, sonra öfke, daha sonra çığlık çığlığa kaçma isteğidir. Şaşırmazlar, sizin gibileri çok görmüşlerdir. Onlarla yaşamanın zor olduğunu iyi bilirler. Çünkü, bu dünyaya herhangi bir rolü oynamaya değil, hayatın kendisi olmaya gelmişlerdir. İnsanlar, sık sık o büyük acılarını anlatmak için onları arar. Dinlemesini iyi bilirler. Kendi yaşamları sanki yoktur. Soluk soluğa başkalarının yaşamlarında koşarlar. Kendilerini doruklarda, yalnızca doruklarda tüketirler. Kişilikleri yoktur. Kişiliğin, kişiliksizlik olduğu bilincindedirler. Bu nedenle onları, sevdiğiniz her şeye benzetebilirsiniz; anne, sevgili, gökyüzü ya da bir film karesi. Sanatçı olmasalar da sanatçı gibi yaşarlar. Sorularla. Yanıtını aldıkları bütün soruların, sorusunu sorarlar. Bütün kavramları, kendileri isimlendirirler. Ahlaksızdırlar. Sezdikleri her şeyi yaşarlar. Sürekli, sevinç ve keder içinde. Herkesin 'yeter' dediği yerde, 'yeni baştan' diyerek. Kırılgan, ama umarsız değillerdir. Kendilerinden başka hiç kimseyi incitmeyi başaramadıkları için, bu dünyaya başarısız olmaya gelmişlerdir. 'Tek savunmaları, savunmasızlık'tır. Kimseyi yargılamayı bilmezler. Hiç bir canlıyı öldüremez, zarar veremezler. Öğretilerinde, 'karşı koyma' sözcüğü yoktur. Bir çocuğun tek bir gözyaşına bile yaşamlarını vermeye hazır oldukları bu dünyaya, asla seyirci kalamadıkları için, çoğunlukla intihar ederler. İntiharı, herhangi bir nedenle enteleyenleriyse, intihar biçiminde bir yaşam sürdürürler. Kendilerini merkeze koymayı asla beceremezler. Baş eğişleri çaresizlikle karıştırılır çoğu zaman. Ama kendilerinin ya da başkalarının onurunu korumak söz konusu olduğunda, ' Bir karadağ tabancası' gibi sakladıkları başkaldırılarını gün ışığına çıkarırlar. Başkaldırırlar, çünkü, salt duygu olarak yaşarlar. Başkaldırırlar, çünkü, görev bilinci yerine sevgiyi koymuşlardır, ödünsüz ruhları başka türlü var olamadığı için.
İvan'ı anlar, Alyoşa'yı hisseder, Dimitri gibi yaşarlar ve arkalarında bir mor menekşe mutlaka bırakırlar; başkalarının acılarını sarsın diye. Onlar, bu dünyayı 'güzeltmeye' gelmişlerdir. Umutsuzluktan yola çıktıklarını, daha çocukluklarında hissederler. Bize böylesine saf görünmeleri, çocukluklarını yaşatmaları değil, çocuk olmalarıdır. Kendinden başka rolü olmayan bir çocuk. Önünde diz çöktükleri tek şey mağara duvarına o resimleri çiziktiren insan elidir.
Bir gün, bir şarkıda, bir kokuda ya da aynada onlarla buluşursanız, ne olur kendinizi esirgemeyin.
Bir an için bile olsa.
Çünkü onlar, 'an' lara inanırlar ve o 'an ' için yaşarlar.
Yelda Karataş
Hiç Demedin Ölüm Var
- Mario Levi’ye
kuşun kanadındaki ay
senin için yanar
o mor akşamlarda
yeşil mürekkeple noktalanan
her bakışın
ö l ü m s ü z
işte beni esirgediğin
hor dünya
yüreğine dokununca utanan
yüreğim çırılçıplak
bu evrenin karşısında
duyduğum her şey
ö l ü m s ü z
yatakta o aşkın avuçlarında
ki aşk bizim hayatımız
servilerin altında
üşüyen mezar taşlarında
kara alın yazımız
ö l ü m s ü z
yorgun bir saç teli birinin omzunda
küçücük bir an
ya da bir büyük ihanet
hiçbir kitapta olmayan
uykunun katili Machbeth
ve ateşi getiren o koca Tanrı’nın eli
ö l ü m s ü z
ruhumu yakan bu şafak
gece yarısı kendini vuran hançer
ö l ü m s ü z
yüzün gibi hüznün içinde bulduğum tek sözcük
söyle nasıl yazılır
Ermenice, İspanyolca, Kürtçe, Süryanice ya da Rumca
Ö l ü m s ü z
T a n r ı’ y ı k a l b i n d e a r a y a n ç o c u k l a r d a.
(Enel Aşk)
Yelda Karataş
İstanbul bir Dişi (Sansür)dur
Yağmalanmış ol tarihin
Lanetli anne sütü
Becerilmekten yorgun tenlerin
O yasaklı sevdası;
hiç tanımamış ki aşk’ı
bin isim aramış anası ona
bin güzellik biçip durduğu
bu dayanılmaz
rüzgarına
Asya’dan gelip Avrupa’ya dil çıkaran
Ağırbaşlı çocuk değil ki o felsefe okusun
Yunus gibi yare yare içinden geçeni
Gören görmüş
Kendi kör
Şiire benzer en çok kocaman gözleri
kuşkusuz hüzünlü
Şems’in en parlak anı o
Bir utanmaz ermiş bu yüzden ama
Erenleri reddeder
İstanbul bir masal diyorlar,
Yalandır zinhar
Masallar büyümez ki çocuklarla
Masallar çocuk kalır
Oysa bin kez ihanete uğramış
nüfus kağıdı tarihten dönen
çok babalı bu çocuk
bir garip annenin kızıdır
dokunuldukça teni acır
vahşi büyüdü üstünden geçen tramvay dizelerinden
korkulu artık
şairlere bile utanarak yaklaşır
geceyi koyununda değil içinde taşır
Masal yazdırır tarihe
saçlarını kesip kesip
dilek tutan bir deli
acımasız gerçeğiyle
kimsesiz kalmış.
Deniz kokusuna dondurma yalayan
pembe dudaklı
dile düşkün bu edepsiz
İstanbul,
Demek istediğim kısaca şudur;
İstanbul, bir dişi (Sansür)dur
Beyoğlu altın dişi...
Diyorum ki
itirazı olan varsa
Bu çocuğun babası olmalıdır...
Yelda Karataş
Kelam
Erkan Oğur, Yazı /Tura dinlerken
Ey yüksekten uçan güvercin
ışıyan kalbimdeki çiğ
ey ezanlara titreyen sabahın teri
çığlık çığlığa güneşim
gecelerin gözünü bağlayan ışık
ey oğul
ömrüne ses verdiğim gül
kelamım sensin
Yelda Karataş
Kerametler Suresi I
-CENNET o hep hasret
cennet ne zaman bilir misin ey yaradan, biri sen olduğu zaman...
Yelda Karataş
Kitabe
orda yazılı her şey
bir ömrün bitmeyen şarkısı
gözleri vardı onların kirpikleri
ve dokunulmayan sevgileri
birinin dizleri yaralanmış
koşarken bir öğle vakti
kavuşurdu rüzgarın sesine
birinin teni yumuşak
öbürünün
belki de karınca incitmez elleri.
Ölüm başka konuşur mezar kitabelerinde
annemin yüzünü gördüm
beyaz çarşafa sarılı
burnunun dikliği ve dudak izi
bendim o geçmişin gelecek hali
o tümseğin altında her ölüm biraz benim işte.
Ah! bu akasya kokuları olmasa,
bu yürek bilmese bu kadar sevmeyi
ses kaybolmuyor, kokular
kaybolmuyor şimdi baktığımız her şey
suda açan sesi çiçeğin
türkülerin yankısı içimizde
taşa dönüşüyor
üzerinde ölüm ve bedenin göçme tarihi
ama nerde yazılı söyle nerde
küllenmiş gözleri bir sevdanın
Ah! Ölüm nasıl canlı duruyor mezar kitabelerinde.
(Enel Aşk)
Yelda Karataş
Masmavi
Ey,
göklerin sesiyle gelen ışık
o sahipsiz mevsimlerin
ilk müjdesi
saçak altından orta yere koşan
yaz güzeli
ahmak ıslatan gözlerine leyl bulaşmış
oysa
dudağımdan içtiğin yağmur tanesi
dilinde kiraz çiçeği
Yelda Karataş
Nilüfer
Bu ikinci şiirim sana
Kaç bin yıl sonra yeniden
Ak kağıt üste
Kor
Sen daha küçüktün bense kayıp çapraz bilmeceler
Kara tahta, üzgün tebeşir
hayat o güzel ırmak işte
İçinde nilüfer gezen çocuklar
Her gece yitirip annesini arar
Koşarken hayata takılan gözyaşlarımız mı ne
Güneş altında şapkası da yok ki
Çocukken bizi taştan başka kim anlar
Ah! kaç entarin vardı senin hiç bilmem
Üstü kırmızı kiraz
muhtemel
daha küçükken acıttılar
gözlerin
“tren gelir hoş gelir”
Belki bundan benim durup dururken bir yerlere gitme isteğim
Sor unutulmuş çocukluğunu arayan kızım
O bahçenin ortasında
Aşk ölüme başkaldırır değil mi
Susar dalında son gül
haykırarak gözleriyle her şeyi
O bir örnek iki siyah gömlek
Bende unuttun
Ya yitirirsem diye
armağan almışım sana
bilmeden
Öyle çok şey var ki bende bıraktığın
bilmeden
Durgun suya hasret kızım
Ateşin çocuğu
Ak kağıt üstüne açan Nilüfer...
Yelda Karataş
Oğullarıma
Ben sizi önce doğururken sevdim,
sonra tanıdıkça
Beni anne diye değil, ben diye sevesiniz istedim.
Sabah kahvaltıları hazırlayan, ütü yapmayı beceren
bir anne olamadım.
Yüzünüz hep kesik kesik kaldı bende.
Filmin sonuna gelmedik ama
çok önemli sahnelerde yanınızda olamadım
Bütün yüreğimle kucaklarken sizi,
hep içimden haykırmak istedim;
bağışlayın, kaçırdığım sevgi anları için beni bağışlayın!
Yatağıma geldiğiniz günler.
'merha' derkenki gülümseyişiniz...
Her anın değeri ölümsüzdü benim için;
size yeterince iletemedimse hoşgörün.
Bir anneyi hoşgörmenin ağırlığını iyi bilirim.
Benim de annem vardı.
Ama anneler ölünce çok hafifliyor.
Ben ölmeden yüreğinizde beni hafifletin.
Bildiğimizden bu yana
savaşı eksik olmayan bir coğrafyanın çocuğuyum ben.
Siz de öyle
Kosova'da tecavüze uğrayan bir anne de
doğan çocuğunu bağrına basmalı
Bağrına basmak, evrensel sevgiyi hissetmektir
Anne değil, insan olmaktır.
Komşunuzu sevin, hiç bir karınca yuvasını bozmayın.
Bu karışık dünyada içinizdeki kini öldürdükçe yaşayacaksınız.
Bazen hoşgörü sahte bir aynadır.
Hayatın kutsallığını bozanları asla hoşgörmeyin,
asla bağışlamayın.
Birinin elini, bir an, içtenlikle
yeryüzünün en değerli şeyini tutar gibi
tutarsanız eğer, o kalacak sizden geriye.
Gözleriniz ileriye baksın, ateşi yüreğinizde taşıyın hep.
Promethe'yi unutmayın, benimle buluştuğunuz yerde.
(Alacaydınlık)
Yelda Karataş
Ol'ama'dıklarım
Masmavi bir gökyüzü olamadım mesela
bir damla yağmur ansızın
bozuyor kalbimi
gölde balık da olamadım
hiç tersine akan ırmak sularını özlüyor gözlerim
korkulu bir sevdanın perçemi olamayacağım
ki sevda:
korsan yürekli şairlerin zamanına yazılı
toprak üste ay'la
benim ki
hiç silinmeyecek.
Mavi kanadına martının düşen bir damla
kanlı intikam ben olamadım.
Küçük vaadlere sığan
büyük sözlere hayran olmadım
büyük yaşamların küçük sözlerle başladığı zamanlara
aktı ömrüm delik deşik
ki bu kargının kırık parçası ölüm,
yaşamımdan büyük değil
ne yapsam
Eylemimden bir fazla söz olamadım.
Yelda Karataş
Ramona
Zapata'nın hüzünlü yüzünden
hayata çizili
kara Meksika güvercini
Ramona
adın değişir yüzyıllardır,
Antigone'den Tanya'ya
düşmanını da seven
gözlerin
kanlı zeytin dalında yeşerir
cismin yok
basılı bir kağıtta
ama
yakandaki zerdali çiçeği
Ushatra'da büyür
ve
yalnız güneşe gömülür
ayakta ölen çocuk kalbin
8 Ocak, 2005
Yelda Karataş
Şems
Zamanın içinden
Zaman çıkaran kırmızı ateşin. sabrını bilmeden
Neden açsın ki bir diken
Pür-ü tenin. kanında dirilmeden
demdir. demlenmiştir. gül avucumda
ölürken ağlamasın. şafaktan geliyorum
saçlarımda gezinen elinin yorgun şevkinde
bir gökkuşağı ömrüm. ben aşkın gözlerinde büyüyorum
gönül aynam parlaktır
sırsız bakışların saf yüzünde
hangi yara benden derin. sorsam kadere
şems''in ışığında kalbim. kendimi özlüyorum
ismim yok. kimliğim çok. ben ahenk
teninde yatan şeb-i yelda’dan geliyorum
kırılan sırrında hayatın. gözyaşıyım ol yare’den
bir gülün gülüşüne sürgünüm
yurdum yok. sevdiğimin kalbi
turnaların eğricesine gidiyorum
Kalan benim giden ben
Çünkü sabahsızdır tüm geceler
Aşk’ı görmeden
Neden sevsin ki Tanrı bizi
Yüreğimiz bir kulunu Tanrı gibi sevmeden.
Yelda Karataş
Yemin
Deniz masallarına takılı çocuk değilim
'bana dar gelmeyecek'
aşk'ı
'kimler kazsın'
bir yanım deryada büyürken
sürekli vedalarla geçen ömrüm
kime yansın
bilirim her mevsim korunaklı değildir aşk'a
doyamadan gider
ablamın iki yana örgülü saçları
Ah yakasında hala kanayan karanfil
Tanrı ile pazarlığa oturmuş
gençliğim
cebimde bir söz bile yok hayatı vuracak
Yemin işte, gözlerimde ölüm bile yemin
Yelda Karataş
Bu kişi hakkında yazmak istediğim var elbet ama ilk kez okuduğum için ne yazacağımı bilemiyorum. Ancak, yazıar ve şiirler güzel yazılmış beğendiğimi diyebilirim.
Şems olsa da kanı dökülen, Mevlana olsada Aşk ile yanan, Ne hallac olabilir ne de Bestami, Aşkı yaşayan bilir, Yanar her daimi...
İSYAN
Ben sana dedim ki
Gece ve gündüzü yaratan
Bilirim ki gecenin yalnız ışığı ödünçlü aya ihtiyacı var.
Ateşi yaktın sustum, lambalar sundun toprağa yine sustum.
Ama nedir bu, çocukların gözyaşlarından fırlayan acı ışığı,
her düşürdüğün bombada dünyanın bir yerine.
Ben sana dedim ki
Denizlerin mavisinde, dilediğin balıklarca yaşa, sev yosununu,
güneşin ışıldayan her dalgasını mavi üzre oynaşan kanatlarında rüzgarın kahkahasını.
Peki şimdi, ölü balıklar yetiştiren bu kirli denizinde
tek bir yunusla oynaşmaya yüzün kalmamış içe dönük kirpiklerinin hali nedir?
Saf mavisine yaşamın, çürük yumurta dölü bırakan bu soysuz soyun nasıl büyür?
Varsa mecalin bir kulaç atmaya, çamura döndürdüğün bu turkuazda kaldı mı gidecek yerin?
Ben sana dedim ki
İçindekileri, içindekilerle buluşturmak isteyen
bir benzerinin penceresinden kelama dökebilirsin.
İmdi söz diye uydurduğun bu hayvanı,
kendinden öte bir şey mi sandın?
O doyumsuz sözcüklerinin içine nasıl soktun öldür emrini.
İkra’mı nasıl yalanladın, bir sözle vurulan kalbimin insan düşlerinde.
Ben sana dedim ki
Benden öte bir yer değil senin tenin
Ki ben yarattım, bendeydin
İmdi nasıl dayanırsın, toprağını yadsıyan toprak dolmaya hükümlü o parlak gözlerine.
Söyle nasıl bakarsın, aynada yüzünden ötesini göstermeyen vahşi suretine.
Kan içresin, kan içiyorsun, kan sızıyor sunaklarından her zerrenin.
Arsız neslinden öte bir şey kalmayacak geriye.
Bir yıldızla bile yüzleşemeyecek soyun.
Çünkü sözler yetmiyor artık, seni kendine göstermeye.
Ben sana dedim ki
Evvel ahir de sen
Kayboldun evvelinde ahirin bir yol çizemeden ömrüne.
Ömrün seninle bitecek sandın demek.
Ben sana dediklerimi unutma dedim.
Gün gelir hayat hatırlatır.
Bir yaprağın hakkını yiyen kalbinden
damarlarına sızan yaşamın coşkusu hesap sorar.
Sus, bir şey deme.
Tek inançlı çığlığın bile yok artık hayat adına yükselen.
Kalp vermiştim sana ben, incir sütü akşamlarından saf ve temiz.
Şimdi şeytandan utanır oldum.
Haklılığından daha büyük bir yalan oldun,
beş duyunla yarattığın bu gerçek cehennemde.
Sus bana bir Elif bile deme.
Kendim olan bu şeye bakıp her dem öldüm deminle.
Yaşam bile değilsin artık.
Aşk kendi yüzüne yabancı senin asl’ında
Utanç içinde bakamıyorum sendeki yüzüme.
İyi ki yazmışsın Dina. Kendi şairlerimizden ziyade bize yabancı isimler daha cazip geliyor nedense. sheaksper dostoyevski gibi... Var Ol!!!
Çok sevecen olmasının yanında, hiç bir insanı kırmaması; ona yöneltilen söylemlere tek tek cevap vermesi, onun şiirlerini daha bir gerçekçi kılmakla birlikte, yazdığı şiirler; hissettirmekte yazdıklarını.