Biz güz çocuğu olarak geldim dünyaya... Ondan olsa gerek bu matem kokan şehirde yaşamak ve İstanbul mavisi gülüşlere bir türlü uzanamamak. Sorgusuz-sualsiz bir metanet içtenliğinde akla-mantığa sığmaz cümleler sarfeder oldum kendimi bildim bileli. Çok yazdım, çok söyledim. 20`li hanelerin dolu-dizgin coşkunluğunu yaşamak yerine aşk kelimesini sorguladım gereğinden çokça fazla bir silüet kılığında. Çok severdim denizleri ve açılmak isterdim yelkenlerle... Ancak Ankara burası işte..! Bir doyumsuz hayal tapınağında çalar, söyler, kurar oldum hayalleri teker teker dirayetimle...
Haa! Sevmedim mi!? Sevdim... Hem de çok sevdim! Bir ağustos bitiminin eşiğinde sevdim hemde. Tanrı o günden sonra izler oldu beni ve o günden sonra anladı tüm huzur bir erkeğin, bir kadın için neler verebileceğini... Dedim ya İstanbul`a uzanamadı hiç gözlerim. Bir eylül başlangıcıydı ki doğduğuma mı sevineyim öldüğüme mi üzüleyim bilemedim. Bir eski saat gibi yarı zamanlı atlar oldum saniyeleri. Çok anlamlı bir gözyaşı eşliğinde tuzlu taneciklerle değil, yırtık-pırtık bir cenazeyle ödedim bedelini...
Yine de düşmedim hala. Yaşıyorum ince belli bardakların buharı tüten, kül tablalarındaki dumanı tüten isli bir karanlıkta. Bir mum ışığı eşliğinde yazıyorum ileri-geri, yukarı-aşağı demeden. Vuruyor gölgem duvara saçları dağınık kocaman bir adam görünümde... Ama kimse bilmiyor bir küçük yürek taşıyorum kış güneşinin buzul taneciklerinde...