Efeye sormuşlar "Neden doğdun?" diye."Ölmek için." Olmuş yanıtı. Ölümüne yaşamak mı demek istermiş?yoksa ölümlü dünya mıdır kastettiği? bunu bilmem zor tabi.
1962`yi yaşarken benden önce doğanlar, hıdrellezden 5 gün sonra bir Mayıs sabahında da ben yaşamla tanışmışım.Aydın`ın bir köyünde. Her ne kadar doğmak istediğim bana sorulmadıysa da daha sonraki yıllarımda nasıl “insan” olurum? Un yanıtını vermeye çalıştım biraz da el yordamı yolumu bulmaya çalışırken yıllar içerisinde.
En çok inancı büyüttüm içimde. Sevgiye çok inandım. Pek çok sevgiyi sığdırmaya çalıştım yaşamıma.İnsanı sevdim , doğayı sevdim çokçası da yaşamayı sevdim.Bazen ellerim yetmedi her şeyi kucaklamaya.O zaman da gözlerimle, yüreğimle, beynimle sevdim.
En onurlu kavganın emek için verilen kavga olduğunu, ilk gençlik yıllarımda öğrendim.Hak yememeyi ve yedirmemeyi de...En huzurlu insanın kendi vicdanına vereceği hesabı olmayan insan olduğunu da belki.
İlk gençlik yıllarımızdı o yıllar. "Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak..." ları hep bir ağızdan söyledik.Kimimiz gerçekten yandık,kimimiz de yanar gibi yaptık.Ama doğrudan ,paylaşımdan ve ilkeli olmaktan asla ödün vermemeyi de o yıllarda öğrendim.
Ve ...en sonunda;tüm bu yaşanmışlıkta ,insan olma erdemine-bilincine ulaşmaya çalışan her insan için yaşamın; iki ucu keskin kılıcın (Zülfikar`ın) sırtında yürümek gibi bir şey olduğunu öğrendim.
Kendinizde var olan, geliştirebildiğiniz ve yerine yenilerini koyabildiğiniz fikirleriniz ölçüsünde insan olunacağını öğrendim.
Kendimle barışık olmayı ama bir o kadar da eleştirmeyi öğrendim.Çünkü aslolan bireyin kendi farkındalığıdır.
Yetmez mi bu kadarı?