...Biliyordum, bu yılgınlık, bu çaresizlik çok geçmeden yerini gereksiz bir öfkeye bırakacak, herkesten, her şeyden nefret etmeye başlayacaktım. O kalabalığın içinde yürürken önce kendimden nefret etmeye başladım; ellerimden, yüzümden, yürüyüşümden, sesimden nefret ettim. Beceriksizliğimden, bir tornavidayı bile tutamayışımdan, çivi çakamayışımdan, bir baltaya sap olamayışımdan, doğru yerde doğru lafları edemeyişimden, hep geç kalışımdan, bazen aptalca susuşumdan, sırıtışımdan, korkularımdan, yaptıklarımdan-yapamadıklarımdan, sarhoş olup çenem düştüğünde sıraladığım bütün o saçmalıklardan nefret ettim önce.
Sonra insanlardan... Her şeyden şikâyet edenlerden, mutsuzluklarını bir bayrak gibi sallayarak hayattan bir şeyler kotarmayı umanlardan, sabahları işe gitmek için kalkarken bildikleri bütün küfürleri edenlerden, birbirlerini nasıl olup da ezmediklerini hayretle düşündüğüm kalabalıkların telaşı içinde hep bir yerlere yetişmeye çalışanlardan, sımsıkı yapıştıkları zincirlerinin arasından mutlu tatil-özgür doğa düşleri kuranlardan... Akşamları kaldırım kahvelerinde, barlarda-sokaklarda-evlerde, günün yorgunluğuyla taçlandırdıkları yüzlerinde çaylarıyla kahvelerini yudumlarken beliren sığ hoşnutluklarıyla canımı sıkan bütün bu insanlardan içtenlikle nefret ettim.
Haftada bir sevgilisiyle sinemaya gidenlerden, çocuğunu yüzünde salak bir sevinçle parkta oynatanlardan, serin akşamlarda çekirdek çıtlatıp dondurma yiyerek sokaklarda dolaşanlardan nefret ettim.
Öfkemin sonu yoktu; televizyon programlarından dizilere, magazinlerden küçük kavgalara, gereksiz alınmalardan gelecek planlarına, tatsız tuzsuz sevişmelerden tasarruflara, yatırım planlarına...
Sonra hafta sonu eğlencelerine...
Pikniklere, konserlere ve sokak arası düğünlerine...
Bir sürü kuru gürültüye...
Zamanın akışına...
Doğumlara ve ölümlere...
İnançlara inançsızlıklara.
Yeni alınan kıyafetlere, az önce yenen yemeklere. Silah zoruyla okunan ve değme uyku ilaçlarına taş çıkartan canım kitaplara varana kadar her şeyden sorumsuzca nefret ettim.
Kimsenin top toplayıcısı olmak istemiyordum ben. Anlaşmayı yırtıyordum işte, zaten yeterince zorlamıştım kendimi şartlara uymak için.
Sokakta yürüyüp bunları düşünürken bir anda hafiflediğimi hissettim. Yeterince nedenim vardı artık. Madem yapamıyordum, o zaman yıkmalıydım ben de. Kendimi tesellisiz bir kaybedişin kollarına bırakmalıydım.
Belki küçük bir umut vardı, ama yeter artık olmasındı!