Sultana Özür Elçinin İtirafı

Güneş batmalıydı ve yerini dolunaya bırakmalıydı ama güneş bir santim kımıldamıyordu. Ay sabırsızlanmış o da gelmişti, güneşin gitmesini beklemeden. Yıldızlar bulutlara yalvarıyordu yeter artık sıra bizde diye. Rüzgar esip gitmekten korktuğu için susuyordu. Tek susan rüzgar değildi. Rüzgarla beraber ağaçlarda, taşlarda, toprakta susuyordu. Hayat susuyordu, tüm gönüller susuyordu, zaman duruyordu. Gölgeler kımıldamaktan çekiniyordu, gözler kapanmaktan korkuyordu. Herkes, her nesne,her canlı bir güzelliğe bakmaya doyamıyordu. Tüm gözlerin ucunda bir tek güzellik vardı, o da SULTANDI… Sultan tüm güzelliğiyle herkesi hayran bırakmış öylece duruyordu. O güzellik karşısında güneşle ay kavgalaşmış, rüzgar esmekten korkar olmuştu. Hayat susmuş, zaman durmuştu. Tüm gözler sultanın güzelliğine mahkum kalmıştı. Bir göz vardı o güzelliğe bakamayan, bakmak isteyip de bakmaya cesareti olmayan… bir tek sultanın elçisi gözlerini yere dikmiş sultana bakamıyordu. Sultan duruyordu, sultan susuyordu, elçi bir nefes kadar yakında olan sultana başını kaldırıp bakamıyordu. Elçinin ne gözleri ne de gönlü o güzelliğe dayanamıyordu. Hiçbir göz güneşe bakamazdı, elçinin gözleri de sultana… Sultan bir ferman buyurmamıştı, hiçbir zamanda yasak koymamıştı elçiye ama elçi yinede bakamıyordu, gözlerindeki tek güzelliğe bakmaya kıyamıyordu…
Güzellik nedir sorusunun tek cevabı olan sultan durmuş, hemen arkasında diz çökmüş elçinin ayağa kalkmasını bekliyordu. Elçi bir türlü ayağa kalkmıyordu. Israrla ben sizin köleniz olmak istiyorum diyordu sultana. Sadece sultan değil herkes şaşkındı. Sultana en yakın elçiyken şimdi köle olmak istiyordu. onun yerinde kim olsa vezir olmak isterdi ama o köle olmak istiyordu, sultanın gözlerinde ve gönlünde…
Hiç umulmadık bir anda gelip elçiniz olmak istiyorum demişti elçi, sultanda kırmamıştı, şimdi de hiç umulmadık bir şekilde köle olmak istiyorum diye tutturmuştu ve herkes çok şaşkındı. Sultan bu isteği kabul etmedi ve ilk defa elçisine bir emir veriyordu.” Kalk ayağa sana kölelik değil azatlık yakışır, seni azat ediyorum bundan sonra elçiliğimi de yapmana gerek yok, bundan sonra hiçbir iş yapmana gerek yok, bundan sonra ne istersen onu yap, hürsün. Ülkem emrinde, hazineden ne zaman ne kadar istersen hiç sormadan alabilirsin, istediğin şehre istediğin saraya yerleşe bilirsin, şimdi git gönlün nasıl istersen öyle yaşa artık serbestsin, hadi git...” Sultan elçiyi köle değil azat etmişti ve bir çok da mükafat vermişti. Verilen mükafatlara hiçbir göz kayıtsız kalamamış, her gönül o mükafatlardan nasip almak istemişti. Sultanın sözlerini duyan her akıl her gönül her can elçinin yerinde olmak istemişti. Bir tek elçi sevinmemişti o mükafatlara, bir tek elçinin gönlü razı olmamıştı. Elçi hiçbir mükafat istemiyordu. Ne hazineden pay almak istiyordu, ne saraylarda kalmak, ne de azat olmak tek isteği sultanın yanında kalmak ,onun kölesi olmaktı. Herkes elçinin yerinde olup o saraylarda gönlüce yaşamak isterken elçi gitmek istemiyordu ve çok iyi biliyordu ki elçi için sultanın gözlerinden uzak olan her saray bir zindandı…
Sultan elçiye mükafat değil bilerek veya bilmeyerek en büyük cezayı vermişti, git demişti. Git gönlünce yaşa demişti ve bu sözler elçi için ölüm fermanı demekti. Ama elçi bir türlü ölmeyi beceremiyordu. Sultana karşı gelemiyordu. Elçi ölmeden ölümün tadını yaşıyordu. Ölse canı bu kadar acımazdı. Sultan susuyordu, sultanın güzelliği susuyordu, elçi susuyordu. O gün son söylenen söz “git” olmuştu. O söz elçinin sonu olmuştu. O söz elçinin duymaktan korktuğu en son sözdü ama söylenmişti ve elçi için her şey bitmişti. Yapacak bir şey yoktu gitmekten başka, gidecekti elçi verilen mükafatların zerresine dokunmadan sadece verilen cezayı yüreğine yazarak gidecekti buralardan. Kimse bilmeyecekti nere gittiğini, kimse bilmeyecekti niye gittiğini. Elçi bir an evvel gitmek istiyordu ama bir türlü gönlüne söz geçiremiyordu, ne kadar “ hadi yaz şu acıyı en derinine de gidelim” dese de gönlü bir türlü yazmak istemiyordu o acıyı kendine. Yazdığı zaman yaşayamamaktan korkuyordu, yazar yazmaz elçinin kalkacağını bildiğinden yazmak işine gelmiyordu. Elçi gitmek istese de gönlü kal diye tutturuyordu. Elçi artık nefes alamıyordu. Gönlüne yaz diyordu gönlü dinlemiyordu. Elçi artık gönlünü söküp de gitmeyi düşünüyordu daha fazla duramazdı. Gönlü korkmuştu elçiden artık yazmalıydı yoksa sökülüp atılacaktı. Gönlün eli bir türlü yazmaya varmıyordu, elçiyi biraz oyalamak istedi, gönül ben yazamam dedi, elçi niye diye sordu, gönül ben yazı yazmayı bilmem dedi, elçi yalan söyleme bu güne kadar yazdığın acıların yanına yaz dedi. Gönül bu güne kadar böyle acı görmedim ben bu acıyı yazmayı bilmem dedi, elçi dünyada bildiğin bütün acıların adını yaz toplamı bu acı eder dedi. Gönül bu acıya yer yok sığmaz yazamam dedi, elçi o zaman sil bütün acıları bir tek bunu yaz bu acı sonsuza kadar yeter dedi. Gönül ne dediyse elçi dinlemedi, gönül yazarsam ölürüm dedi, elçi yazmazsan ben ölürüm dedi. Gönül çaresiz kabul etti yazmayı ,eline aldı kalemi, gönül kalemi eline alır almaz tüm kelimeler kaçtı biz bu acıda olmak istemiyoruz diye, gönül hiç bilinmeyen kelimelerle yazarken bu acıyı son kez sordu elçiye, niye bu kadar çok istedin yazmamı ben yazmayacaktım, bu acıyla nasıl yaşayacaksın? Elçi dudakları mühürlü, gözleri kıpkırmızı bilinmez diyarlara giderken, gönle cevap verdi , “giderken sultanın mutluluğunu yazdıramasam da acısını yazdırmak istedim, gönlümde bir tek sultan için yazılı kelimeler bulunsun dedim, acı da olsa ,acıtsa da onun adı gönlümde hep yazılı olsun istedim… onun için yaz dedim, onun için yazmazsan yaşayamam dedim, bu acıyı onun için kabul ettim.” Elçinin dediklerinden sonra gönülde sustu, elçi de ;bir tek yeni yazılan acı konuştu, ama bilinen bütün kelimeler kaçtığından ve bilinmeyen kelimelerle yazıldığından ,acının dediklerini, elçiyle gönülden başka kimse anlamadı…Kimse anlamasa da gönüldeki o acı hiç susmadı.

Sultan git demiş elçi gitmişti her şey bitmişti ya da bitmek üzereydi. En azından tüm sözler bitmişti. Kimse konuşmuyordu. Sultan git sözünden sonra ağzına tek bir söz almamıştı. O söz sözlerin sonuydu ve söylenmişti. Sondan öteye geç ilmiyordu. Sultan tüm güzelliği ve tüm sessizliği ile yaşarken elçi çok uzaklara gitmişti. Kimse yoktu elçinin yanında, gönlü ve gönlündeki acıdan başka. Kimseyi de istemiyordu hayatında. Elçi duyacağı son sözü duymuştu o sözün üstüne söz duymamak için gelmişti bu kimsesiz diyarlara. Acıda olsa gönlüne deyen en son söz sultanın sözü, duyduğu en son ses sultanın sesi olsun istiyordu. Elçi dayanamıyordu artık bu acıya. Dayanacak gücü kalmamıştı. Sultanın gözlerine bakarken bile o gözlerin hasretiyle yanarken şimdi aylardır hasret kalmıştı o gözlere ve dayanacak gücü kalmamıştı. ne bu acıya dayanabiliyordu ne de sultana geri döne biliyordu. Gönülde küsmüştü elçiye, istemediği o acıyı yazdırdığı günden beri. Elçi yalnızdı. Hasretten kavrulurken gönlünden de uzaktı. Elçi biliyordu ki en cesur asker ölümü kabullenendir, benimde kaybedecek bir şeyim yok gelecekse ölüm gelsin ha bir gün önce ha bir gün sonra ne fark eder diye kalktı yerinden. Ömründe hiç cesur olmadığı kadar cesurdu o an. Gönle bana kalemini ver, birde kağıt getir dedi. Sen benim istediklerimi yazdın bende senin istediklerini yazacağım, ben gidemiyorum bari yazayım da Sultan gelsin dedi. O bana git dedi ben ona gel diyeyim. Gönül hiç sevinmediği kadar sevindi, aylar sonra elçiye ilk defa gülümsedi. Elçi ne kadar cesur ise gönül o kadar ürkekti ve ya gelmezse, ya büsbütün kaybedersen, ya güzel selamını da esirgerse senden, dedi. Aylar sonra , bu sefer elçi gülümsedi gönle, ya gelirse… yazılacaklar vardı ve gönül ile elçi kavgalaştı yazalım yazmayalım diye yine elçi kazanmıştı , yazılacaklar yazılmalıydı. Bu sefer gönülde razıydı yazılacakların yazılmasına. Gönül bir kağıt birde kalem getirdi elçiye. Elçi kalemi eline alıp kağıda bakınca elçiliğini unuttu sanki gerçek bir hükümdardı. Elçinin gözlerinin kararlılığından kağıt bile korkmuştu. Kalem emre uymak için kıpır damadan bekliyordu. Aylar önce gönle yazılacak acıyı duyup kaçan tüm kelimeler sultana gideceğini duydukları kağıda yazıla bilmek için sırada bekliyorlardı… boş bir kağıt, emre amade bir kalem, ve yazılmak isteyen binlerce kelime hazır bekliyordu. Ama elçi tek kelime yazamıyordu. Sultana yakışacak güzel bir kelime bulamıyordu, sultandan güzeli olmayınca onu da elçi yazmak istemiyordu. Gönül sabırsızlanıyordu. Her kelime ilk ben gideyim diye dua ediyordu. Tüm güzel kelimeler beni seçecek ümidiyle daha bir heyecanlı beklerlerken, çirkin kelimeler yazılamayacaklarını bildikleri için ağlıyorlardı. Bir kelime vardı ne sevine biliyordu ne üzülebiliyordu. “Gel ” kelimesi biliyordu o mektuba eninde sonunda yazılacaktı ama belli ki en sonda yer alacaktı, onun için çok sabırsızlanıyordu. Elçi bir türlü bulamadı yazacağı ilk kelimeyi, bir türlü bulamadı sultanın güzelliğinin yanına yakışacak bir kelimeyi. Vazgeçti güzel bir kelime aramaktan , bulamayacağını biliyordu. Sonuna gel yazacağı mektubunun başına bir türlü ne yazacağını bulamıyordu. Eline kalemi aldı elçi , kağıt korkudan bir kez daha titredi belli ki artık bir şeyler yazılacaktı, bunu bilen kalem tüm heyecanıyla beklerken bütün kelimeler ayağa kalktı bir tek gel kelimesi kalkmadı en sona yazılacağını bildiği için ama elçi sondan başladı, ilk sözü gel oldu. Elçi duymak istediği son sözle bitmiş şimdi de yazmak istediği son sözle başlamak istedi. Onun için ilk kelime gel oldu
GEL…
Aslı ol… Şirin ol…
Leyla ol da gel…
Gelirsen;
Sana o kadar sadık olacağım ki
Duysa KEREM kıskanır…
Sana öyle bir seni seviyorum diyeceğim ki
Duysa FERHAT kıskanır…
Sana öyle bir sevgi besleyeceğim ki
Duysa MECNUN kıskanır…
Gel
Gelirsen;
Bizim aşkımız aşkların en büyüğü olmalıdır…

Elçi sultana mektup yazarken elçiliğini unutmuştu. Elçi sultana olan sevgisinden sadece elçiliğini değil kendi adını da unutmuştu. Mektubuna unuttuğu ismini hatırlayıp bir türlü yazamadı. Mektubu götürecek güvercinler tüm sabırsızlığıyla beklerken, yazılan kelimeler bir an evvel sultanın gözüne deyebilmek için bekleşirken, kağıt sultanın ellerinde olabilmek için sabırsızlanırken, yazıyı yazan kalem gitmeyeceğini bildiğinden ağıtlar yakarken günler geçmişti ama elçi bir türlü adını hatırlayamamış, mektubun sonuna imzasını atamamıştı. Sultana bu mektup isimsiz gidecekti. Başka yolu yoktu elçi bir türlü adını hatırlayamıyordu, elçinin aklında tek bir isim vardı o da Sultandı… sultandan başka bir şey bilmiyor ondan başkasını hatırlamıyordu elçi… hatırlayamayınca adını gönle sordu elçi, gönül benim adım ne diye, gönül tereddütsüz sultan dedi başka bir şey demedi, elçinin aklında olduğu gibi gönlünde de sultandan başkası yoktu. Sonunda isimsiz gitti o mektup. Daha fazla bekleyemedi güvercinler, kelimeler durdurmadı kağıdı, hepsi bir an evvel sultana kavuşa bilmek için sultana uçtular gelen ilk rüzgarla. Giden rüzgarın ardında üç göz kaldı bakan, biri elçinin, diğeri gönlün öbürüde gönüldeki yazılı acının gözleriydi. Üçünün de gözü giden yoldaydı üçünün de dilinde tek bir isim vardı, o da sultandı… üçü de gözünü kırpmadan bekliyordu , onlara bekle diyen tek bir kişi vardı herkes ona umut derdi. Ama elçi o bekle diyen umudun adını bilmiyordu,elçinin bildiği tek bir ad vardı o da SULTANDI…

Bembeyaz bir oda da , bembeyaz bir yatak sabırsızlıkla akşamın olmasını bekliyordu. Odadaki çiçekler mutluluğunu belli edebilmek için daha bir güzel kokuyorlardı. Oda kadar beyaz olan kedi izlediği güzelliğin kaybolmasını istemediğinden günlerce gözünü kırpmıyor hiç sesini çıkarmıyordu. Odadaki her nesne kedi kadar sessiz kedi kadar suskundu. Zaman geçmeden korkuyordu. Odadaki mumlar akşamı bekleyememiş daha şimdiden alevlerini usul usul odaya salıyordu. Odaya serpilmiş gül yaprakları solmamak için dua ediyordu. Odadaki beyaz perdeler aralanmış, cam sevinçten ölmek üzereydi. Pencere kenarında duran sandalye yorulduğunu belli etmemek için hiç sesini çıkarmıyordu. Üzerinde oturan güzelin kalkmasından korkuyordu. Hiçbir oda o oda kadar güzel o oda kadar mutlu olamazdı çünkü o odada gerçek bir Sultan vardı… sultan tüm güzelliği ile pencerenin kenarına oturmuş bir kitap okuyordu. Sultan uyurken pencereye dokunmaktan korkan rüzgar şimdi pencerenin önünde nöbet tutuyordu. Ağaçlardan kopan her yaprak pencerenin önüne savruluyordu sultanın gözlerine deyebilmek için. sultanın gözüne deyen yapraklardan mutlusu yoktu, ama o gün en mutlu olan sultanın ellerinde tuttuğu kitaptı… sultanın gözleri bir an ayrılmıyordu o kitaptan. Sultanın gözleri kitaptaydı ama aklı uzaklardaydı. Aklında tek bir soru vardı, onu çağıran, ona gel diyen, ona bu kadar büyük bir sevgi besleyen, aşk dolu bir mektup gönderip de ismini yazmayan kimdi acaba? Sultan hep o mektubu ve sahibini düşündüğünden elindeki kitabı sadece okuyormuş gibi yapıyordu. Gözlerini sadece kitabın sayfalarında gezdiriyordu. Aklında tek bir soru vardı ondan başkasını düşünemiyordu. O soruyu düşündüğünden okuduğu hiçbir şeyi anlamıyordu. Ne düşündüğü belli olmasını istemediğinden almıştı eline o kitabı. Kitap hiç şikayetçi değildi halinden. Sultanın ellerinde olmak ona yetiyordu. Sultanın gözleri kitaba deydikçe kitap güzelliğine güzellik katmıştı. Sultanın gül tenine en çok o kitap yakışıyordu. Sultan aşka açtı ve gerçek aşkı bulmak istiyordu. belki bu mektubun sahibi gerçek bir aşıktır diye düşünüyordu ama emin değildi. Tam olarak güvenemiyordu. Kararsızlığını kimseye belli edemiyordu. Kimseye soramıyordu bu aşık gerçek bir aşık mı diye. Gerçek bir aşk nasıl olur diye merak ediyordu. Gerçek aşkı merak ettiği için aşkı anlatan bir kitap almıştı eline, belki gerçek bir aşkı gerçek bir aşığı yazar ümidiyle. Sultan yanılmamıştı elinde tuttuğu kitap çok güzel anlatmıştı gerçek bir aşığın nasıl olacağını ne yapması gerektiğini. Ondan daha güzel yazılamazdı aşk... Sultan MESNEVİDE yazılan satırları okurken işte dedi gerçek aşk bu ve gerçek aşık böyle olmalı. Sultanın gözlerindeki ışıltıdan gönlü heyecanlandı. Gönlü dayanamayıp sordu “ sultanım nasıl olurmuş gerçek aşık diye” sultan gönlüne hiç bu kadar güzel gülümsememişti. Sultan gönlüne gülümsedi ve elindeki kitaptan okuduğu son satırları gönlüne anlattı: “Bir gün bir aşık sevgilisinin kapısına gidip kapıyı çalınca, sevgilisi içerden seslendi: “KAPIYI KİM ÇALIYOR ? KİM O?” Aşık cevap verdi: “EY YÜCE SEVGİLİ! KAPINA GELEN BENİM, BEN ZAVALLI KÖLEN.” Sevgili öfke ile bağırdı: “ÇEKİL GİT KAPIMDAN. SEN DAHA OLGUNLAŞMAMAŞSIN. BU SOFRADA HAMLARA YER YOK. BU EV KÜÇÜK , İKİ KİŞİ SIĞMAZ.” Zavallı adam çaresiz ayrıldı. tam bir yıl o sevgilinin ayrılığına dayanıp dolaştı durdu, kavrulup pişti. Bir sene sonra sevgilisinin kapısına tekrar geldi. Heyecanla kapıyı çaldı. Sevgili içerden seslendi: “KİMDİR O ? KİM ÇALIYOR KAPIMI ?” Çaresiz aşık perişan bir halde cevap verdi : “ EY CANA CAN KATAN SEVGİLİ! EY BİR BAKIŞIYLA BİNLERCE AŞIĞI PERİŞAN EDEN GÖNÜL AVCISI! KAPINI ÇALAN, SENSİN! SEN…!” Sevgili gönül okşayan bir sesle, “MADEMKİ ‘SEN BENSİN.’ EY BEN! GEL İÇERİYE , GÖNÜL EVİ BURASIDIR. ORAYA İKİ KİŞİ SIĞMAZ!” dedi.” sultanın anlattıkları karşısında gönül aşka aşık olmuştu var mı böyle aşk diye düşünüyordu. Gönül bunları düşünürken sultanda işte gerçek aşk budur diye geçiriyordu içinden. Sultan derin düşüncelere dalmıştı. Bende gerçek aşık sanmıştım bu mektubun sahibini, oysa gerçek bir aşık olsa gelirdi kapıma, senim derdi. Bırak gelmeyi bir mektup yazmış ismi olmayan, hem de kendi ayağına çağırıyordu utanmadan, o mu aşıktı yoksa sultan mı ona aşık olmalıydı? Niye kendini ne sanıyordu bu? Kim olduğu artık umurunda değildi sultanın, sultan elinde tuttuğu kitaba teşekkür etmek istedi kendini böyle bir sevdadan koruduğu için, gerçek aşkın ne olduğunu yazdığı için, aşkı özleyen yüreği bir gün bir seçim yapmak zorunda kalırsa neye dikkat edeceğini bildirdiği için. Sultanı, daldığı düşüncelerden kapısına dokunan bir el uyandırdı. Kapının önünde biri vardı içeri girmek isteyen. Sultan kapısına gelen kimseyi geri çevirmezdi, daha ilk çalınışta gel derdi ama o gün kapı bir farklı çalınıyordu. Sultan bir türlü gel diyemiyordu. Dili mühürlenmişti. Gönlü titredi , sultan kısık bir sesle sadece kim o diye bildi. Kapının ardındaki yürek durmamak için kendini zor tutuyordu. Kapının ardındaki gözler akıttığı yaşlardan beyazlığını unutmuş kıpkırmızıydı. Kapının ardındaki dizlerde derman kalmamıştı. Kapının ardındaki eller bir dua için açılmış hiç kapanmamıştı… Kapının ardında biri vardı bu kapıdan kovulan. Kapının ardında biri vardı gerçekten sevdalı olan. Kapının ardında biri vardı sevdiğine isimsiz bir mektup yazan. Kapının ardında biri vardı yazdığı mektubun cevabını alamayan. Kapının ardında biri vardı sevdiğinin gelmesini isteyen ama kavuşamayan. Kapının ardında biri vardı özlemine daha fazla dayanamayan. Kapının ardında biri vardı sevdiği için orda olan ve kovulsa da kımıldamaya niyeti olmayan. Kapının ardında biri vardı sevdiğinin adını yüreğine yazdığından beri kendi adını unutan. Kapının ardında biri vardı gönlünde en büyük acıyı taşıyan. KAPININ ARDINDA BİR ELÇİ VARDI, SULTANINA AŞIK OLAN…
Bir kapı çalınmıştı, içerden kim o denilmişti ama dışardan hiçbir ses gelmemişti. Çalınan kapı kapıların en güzeliydi, kim o diyen güzelliğin tek temsiliydi, cevap veremeyen gerçekten sevmekteydi. Kapının ardındaki yürek sesleri içerden duyulmasa sultan kapıyı çalanın çoktan gittiğini düşünecekti. Ama o sesi bütün bir cihan dinlemekteydi. Bir kez daha sordu sultan kim o diye. Elçinin dili tutulmuş ne kadar istese de cevap veremiyordu. Sonunda bozdu suskunluğunu; “ SENİM!… sultanım şu anda çalmakta olduğum odanın kapısını değil ben gönlünün kapısını çalmak istiyorum ve açarsan SEN olmak istiyorum çünkü seni ÇOK SEVİYORUM…”
Yazı Sahibi
MehmetAcar
Mehmet Acar
Yazı Sayısı 34 Yazısı var.
Yaptığı Yorum 6 Yorum Yapmış
Aldığı Yorum 35 Yorum Almış
Bilgiler
Eklenme Tarihi 13.06.2009 tarihinde eklendi.
Okunma Sayısı 402 kez okundu.
Beğeni Düzeyi
Begeni Sayısı 0 kişi yazıyı beğenmiş.
Eleştiri Sayısı 0 kişi yazıyı eleştirmiş.
Paylaşım
Facebook da Paylaş Facebook' da Paylaş
Yazıyı Profilinizde Paylaşır.
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir. Yorum yapabilmek için üye olunuz ya da üye girişi yapınız.
Telif Hakkı Uyarısı
Sultana Özür Elçinin İtirafı isimli yazı, Mehmet Acar tarafından 13.06.2009 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Etiket ve Anahtar Kelimeler
sultana+ozur+elcinin+itirafi+ , sultana , özür , elçinin , İtirafı , mehmet , acar , efsane , hikayeler , , Sultana Özür Elçinin İtirafı , Sultana Özür Elçinin İtirafı hikayesi, Sultana Özür Elçinin İtirafı hikaye, Sultana Özür Elçinin İtirafı nedir?, Sultana Özür Elçinin İtirafı hakkında bilgi, Sultana Özür Elçinin İtirafı hikayeleri, hikayeleri, Sultana nedir, Sultana hikayesi, Sultana hikayeleri, Özür nedir, Özür hikayesi, Özür hikayeleri, Elçinin nedir, Elçinin hikayesi, Elçinin hikayeleri, İtirafı nedir, İtirafı hikayesi, İtirafı hikayeleri,







Giriş Paneli
E-Posta Adresi :

Şifre :




Kayıt Üye Ol       Şifremi Hatırlat Şifremi Unuttum
Haftanın Konusu : Kitap

Bu hafta, haftanın konusu Kitap seçilmiştir. Bu konuda yazılan yazıları okumak için aşağıdaki butonu kullanabilirsiniz...

Yazıları Oku
Okudunuz mu ?
CananUncu Karaman Yalnızlığım Vurur
Canan Uncu Karaman
ADnet Reklamları
Köşe Yazıları
Ertuğrul ErdoğanDostlarınızı Arıyor Musunuz?
Ertuğrul Erdoğan

Erol SunatÖcü Geliyor Öcüüüü!
Erol Sunat