Sultana Özür Sultanın Cevabı


Bir kapı vardı bir yüzü aydınlık diğer yüzü karanlıktı. Bir kapı vardı bir yüzü ümit diğer yüzü acıydı. Bir kapı vardı bir yüzü mutluluk diğer yüzü ağıttı. Bir kapı vardı o kapının bir yazgısı vardı. O yazgıyı kimse okuyamazdı. Bir kapı vardı o kapının önünde bekleyen birde elçi vardı sultanın gönlünde köle olmak isteyen. Bir kapı vardı o kapının ardında tüm güzellerden daha güzel ama korkularıyla bekleyen bir sultan vardı. Sultanın elçisi sultanına aşıktı ve onun kapısına gelmiş o kapının açılmasını beklemekteydi. Beklerken elçinin gönlü titremekteydi. Elçi kapının önünde sessizce bekliyordu. O bekleyişte her şey susmuş, her nesne durmuştu. Esen rüzgar durmuş, zaman durmuş, yanan mumlar susmuş, hayat susmuştu. Sultanın gönlü ağlıyordu, hiç ağlamayan gönül ilk defa ağlıyordu ve sultan susuyordu. Elçi kapının önünde hala bekliyordu, kovulana kadarda gitmeyi düşünmüyordu. Kapının ardında sevdiği vardığı. Kapının ardında, gönlü gül yüzünden daha güzel olan bir dünya güzeli vardı. Kapının ardında susan bir sultan vardı. Elçinin tek duası kapının açılmasıydı. Kapı o gün sanki duvardı. Kapı o gün hiç açılmadı. İçerden bir cevap bekleyen elçi bu sessizlikte aslında cevabını almıştı. Kapı açılmadı elçi ayağa kalktı. Kapı açılmadı elçi için gitme zamanıydı. Kapı açılmadı elçi giderken ardına bakamadı. Elçi giderken ardında açılmayan bir kapı bıraktı o kapının ardında da sultanı vardı, sultanında da gönlünü vardı ama onu alamadı. Elçi gönlünü sultana bıraktı , yarım kaldı. Elçinin hayalleri , umutları , duaları yarım kalmıştı kendi tam kalsa ne olacaktı. Elçi yarım kalabilmek için gönlünü sultana bıraktı ve yarım kaldı. Elçi o gönlü artık taşıyamazdı, o gönül kendinde fazlaydı, o gönülde çok acı vardı taşıyacak gücü kalmamıştı, o gönlün esas sahibi sultandı ve elçi emanetini gerçek sahibine baraktı, yarım kaldı. Elçi bilinmeyen bir uzaktaydı ve yarımdı. Elçi uzaklara giderken ardında yarım kalan sevgisinden başka hiçbir şey bırakmamıştı. Ne bırakacak bir şeyi vardı ne bırakacak biri kalmıştı ardında. Elçinin bu dünyada sahip olduğu tek varlığı gönlüydü o da sultanda kalmıştı, elçi şimdi yapayalnızdı, elçi şimdi yarımdı.
Kapkara gecelerde, buz gibi dağlarda gezen simsiyah bir at ardında da iki adam vardı. O iki adamın takip ettiği at sahibini aramaktaydı. Atın ardındaki adamların gözlerindeki merak da o atın sahibini sormaktaydı. O at ki simsiyahtı, gözlerinin beyazlığı olmasa bu karanlık gecede onu gören olmazdı. O at ki bir koşsa ona yetişen bulunamazdı. O at ki sahibinden başkasını yanına yaklaştırmazdı. O at şimdi kapkara gecelerde buz gibi dağlarda günlerdir sahibini aramaktaydı…
Güneşin batması lazımdı ama batmıyordu. Pencerenin kenarında oturan sultandan uzağa gitmek istemiyordu. Rüzgar çağırıldığı her daveti ret etmiş sultanın penceresinin önünde nöbet tutuyordu. Bembeyaz oda sultan için susuyordu. Oda kadar beyaz olan kedide lal olmuştu sultanın güzelliği karşısında. Odadaki gül yaprakları sultan için kokuyordu. Odadaki mumlar sultan için yanıyordu. Sabırsızlıkla akşamın olmasını bekleyen yatak sultanın o gün uyumamasından korkuyordu. Sultanın gönlü ağlıyordu ve sultan susuyordu. Sultanın kapısı çalınmıştı hiç beklemediği bir anda. Sultanın kapısını çalan elçinin aşkıydı. Ve sultan aşktan korkuyordu. Oda aşık olmak istiyordu, gönlüde titriyordu ama korkuları bu aşka cevap veremiyordu. Sultan susuyordu. Herkes merakla sultandan cevap beklerken sultan susuyordu. Bu suskunluğu en çok elçi duyuyordu. Bu suskunluğu duyan elçi artık kapının önünde durmuyordu. Elçi gönlünü bırakıp uzaklara gidiyordu. Kapının önünde artık elçi değil gönlü duruyordu. Kapı buz gibi bekliyordu. En büyük acıyı o çekiyordu. Bir yanı yanarken diğer yanı buz tutuyordu. Açılmak için sultanın bakışını bekliyordu. Açılmak için yapılan duaları duyuyordu. Ama açılmıyordu çünkü sultan korktuğu için susuyordu. Sultan kapısını çalan aşkın geldiği gibi gitmesinden korkuyordu. Başlayacağı aşkın bir gün bitmesinden korkuyordu. Açacağı kapının bir gün kapanmasından korkuyordu. Bu korkuları sultanın diline mühür vuruyordu. Şimdi kapı ağlıyordu. Ağlayan kapının ardında susan bir sultan vardı. Sultanın aşık olmak isteyen bir gönlü vardı. Gönlüne dur diyen korkuları vardı. Sultan korkularından kurtulamadığı için yazgısına yalnızlığı yazdı. Yalnızlık sultanın yazgısına yazıldı, kapı açılmadı. Kapı duvardı. O kapı aşka kapalıydı. Sultanın yazgısında yalnızlık vardı. Sultan kapısını sonsuza kadar kapattı. O kapıyı aç diyen gönlüne yazgısını hatırlattı. O gönül yazgıda yazılı yalnızlığa ağladı. Sultan uzaklara baktı, Gönül ağladı, yazgıda yalnızlık vardı, kapı açılmadı,o kapı artık sonsuza kadar duvardı…
Kapkara gecelerde, buz gibi dağlarda gezen simsiyah bir at ardında da iki adam vardı. O iki adamın takip ettiği at sahibini aramaktaydı. Atın ardındaki adamların gözlerindeki merak da o atın sahibini sormaktaydı. O at ki simsiyahtı, gözlerinin beyazlığı olmasa bu karanlık gecede onu gören olmazdı. O at ki bir koşsa ona yetişen bulunamazdı. O at ki sahibinden başkasını yanına yaklaştırmazdı. O at şimdi kapkara gecelerde buz gibi dağlarda günlerdir sahibini aramaktaydı…


Güneş doğmalıydı ama doğamamıştı. Uyuyan sultanı uyandıramamıştı. O gün geçen günlerden çok farklıydı. Tüm güzelliğiyle sultan uyurken , bembeyaz odası siyaha boyanmıştı. Odadaki mumlar alevini saklamıştı. Odadaki çiçekler çoktan solmuştu. Odadaki perde sultan dışarıya bakmasın diye pencereyi kaplamıştı. Odadaki saat sultan uyanmasın diye yerinde saymıştı. Ama sultan uyanmalıydı. O gün tüm günlerden farklıydı, sultanın ülkesindeki herkes çok korkmaktaydı. Sultanı vezirleri uyandırdı. Vezirlerinde gözlerinde korku vardı. Sultanın merakını bir vezir perdeyi aralayarak gidermeye çalıştı. Dışarıya bakan sultan şaşkındı. Yüreğinin yandığını anladı. Ne yapacağını şaşırdı. Oda kadar dışarıda karanlıktı. Güneş çoktan doğmalıydı ama doğamamıştı o güzel ülkeyi kapkara bulutlar kaplamıştı. Kara bulutlardan göz gözü görmüyordu. Her yer karanlıkta kalmıştı. O bulutlar yalnızlığın bulutlarıydı ve bir adak istiyordu. Yalnızlığa adanacak bir kan istiyordu. Vezirlerden biri, “bir adak adanmaz bir kan akmazsa bu bulutlar gitmez” diyordu. Kara bulutların içinden dev gibi bir cellat indi. Elindeki baltayla pencerenin önündeki bahçede beklemeye başladı. Yalnızlığa adayacağınız birinin kanını bu topraklara dökmeden ne ben giderim bu diyardan nede bulutlar diyordu. Cellat bekliyordu kimse gitmeye cesaret edemiyordu. Sultan ülkesi için gitmek istedi. Zaten yazgımda yalnızlık var ben gideyim dedi cellat kabul etmedi. Adağı sen adayacaksın bulutların gitmesi için. Hem adayan hem adanan olamazsın. Başka birini yollamalısın dedi. Sultan kimi yollayacağını bilemedi. Kimseyi gönderemedi. Vezirler belki bir gönüllü çıkar diye bekledi. Ama kimse cesaret edemedi. Ülkenin dört bir yanına haber yollandı, ülke için bir adak arandı kimse yaklaşmadı. Gelen birkaç kişi koca celladı görünce geri kaçtı. Kara bulutlar daha da çoğaldı. Koca ülkede bir tek gönüllü bulunamadı. Hiç kimse yalnızlığı yazgısına yazmak istemedi. Hiç kimse yalnızlığa mahkum gitmeye cesaret edemedi. Sultanın gönlü titredi, vezirler bekledi, kimse gelmedi, bulutlar gitmedi, şimdi herkes korkuyla beklemekteydi…
Kapkara gecelerde, buz gibi dağlarda gezen simsiyah bir at ardında da iki adam vardı. O iki adamın takip ettiği at sahibini aramaktaydı. Atın ardındaki adamların gözlerindeki merak da o atın sahibini sormaktaydı. O at ki simsiyahtı, gözlerinin beyazlığı olmasa bu karanlık gecede onu gören olmazdı. O at ki bir koşsa ona yetişen bulunamazdı. O at ki sahibinden başkasını yanına yaklaştırmazdı. O at şimdi kapkara gecelerde buz gibi dağlarda günlerdir sahibini aramaktaydı…
Uzun bekleyiş bir türlü bitmiyordu. Sultanın güzel gönlü kimseyi adak vermek istemiyordu. Bir adak gelmeden bulutlar gitmiyordu. Halk korkudan titriyordu kimse celladın karşısına çıkmaya cesaret edemiyordu. Sultan ağlıyordu, göz yaşlarını herkesten saklıyordu. Hiç kan akmamıştı bu topraklarda, şimdi bu topraklar kana açtı. Vezirler sultanın dudağından çıkacak ismi bekliyordu merakla ama sultanın dudakları mühürlüydü kimseyi diyemiyordu. Vezirler o dudaklardan hiç isim çıkmayacağını anlamışlardı. Sultan birine baksa onu göndereceklerdi adak olarak. İki dudağının arasındaki can gözlerinin ucuna gelmişti, sultanın. Sultanın gözleri uzaktaydı. Sultanın ne gözleri nede gönlü hiçbir cana kıyamadı, kimseyi adak olarak yollayamadı. Kara bulutlar kıpırdamadı. Vezirler ülkenin dört bir yanına sultanı seven biri varsa adak olsun diye haber yolladı. Gelen olmadı. Vezirler bir iki kişiye sen adak git dedi, kimse kabul etmedi. Kimse adak olmaya cesaret edemedi. Kimse sultanı canından çok sevememişti. Kimse adak gitmek istemedi. Ama o adak adanmalıydı. O gün kan akmalıydı. O gün ağıtlar yakılmalıydı yoksa o bulutlar kalkmayacaktı. Birden kapı çalındı. Aralanan kapının ardında elçi vardı. Elçiyi sultandan habersiz bir vezir çağırmıştı. O vezir elçinin sultanı canından çok sevdiğini bilirdi. Tek çare elçiyi adak göndermekti. Zaten kimsesi yoktu, zaten onunda yazgısında yalnızlık vardı. O sultanı kırmazdı. Sultanı canından çok sevmese kovulduğu kapıya bir çarıyla koşup gelmezdi. Elçi gelmişti. Olanlardan habersizdi. Yüzündeki ifade farklı bir nedenle çağırıldığını tahmin etmiş olduğunu ele vermekteydi. Elçi büyük bir umutla gelmişti. Elçi büyük bir sevinçle gelmişti. Sultan çağırıyor dediklerinde hayaller kurup da gelmişti. Hayallerinin boş olduğunu kapının önünde atılı olan gönlünü gördüğünde anladı. Gönlü hala kapının önünde ağlamaktaydı. Elçi ağlayan gönlünü yine almadı. Sultan elçiye bakamadı, elçide sultana. Bakışlar sanki haramdı. Elçiyi çağıran vezir hiç bakışmayacaklarını anladı. Ve sultanın konuşmayacağının da farkındaydı. Vezir bildiği tek çare olduğu için, ülkesi için, bulutların gitmesi için elçiye, sultan senin adak olmanı istiyor dedi sultandan habersiz. Elçi bir vezire baktı, bir bulutlara baktı, bir cellada baktı, birde kapının önündeki gönlüne baktı bir tek sultana bakamadı. Elçi vezirin gözlerindeki yalanı gördü, kara bulutları gördü, dev celladı gördü, ağlayan gönlünü de gördü bir tek sultanın göz yaşlarını göremedi. Sultanın mühürlü dilleri yine açılmadı. Ölüme giden elçiye dur diyemedi. Sultanın suskunluğu elçi için ölüm fermanıydı. Elçi kara bulutların altında ölüme giderken gözünü hiç kırpmadı. Sultan giden elçinin ardından ağladı. Sultanın yüreği hiç bu kadar yanmamıştı. Sultanın gözleri elçinin ardında kaldı. Sözleri tutuklu kaldı. Gönlü yaralandı. Sultanın kulaklarında, elçinin ölüme giderken söylediği son cümleler vardı.
Adımı aşka yazmışlar,
Aşkı da kör bir kuyuya atmışlar,
Aşkı bana yasaklamışlar,
Bu canı yalnızlığa adamışlar…….



Kapkara gecelerde, buz gibi dağlarda gezen simsiyah bir at ardında da iki adam vardı. O iki adamın takip ettiği at sahibini aramaktaydı. Atın ardındaki adamların gözlerindeki merak da o atın sahibini sormaktaydı. O at ki simsiyahtı, gözlerinin beyazlığı olmasa bu karanlık gecede onu gören olmazdı. O at ki bir koşsa ona yetişen bulunamazdı. O at ki sahibinden başkasını yanına yaklaştırmazdı. O at şimdi kapkara gecelerde buz gibi dağlarda günlerdir sahibini aramaktaydı…
Bulutlar karardıkça kararmıştı. Cellat sabırsızlanmıştı. Toprak kana susamıştı. Elçi boynunu bırakmıştı yere, celladın vurmasını bekliyordu. Cellat balta olan eli havada mahkumun kendine bakmasını bekliyordu. Boynunu vuracağı mahkumun gözlerindeki korkuya bakmak istiyordu. Mahkum yüzünü cellattan saklamıştı. Kafasını hiç kaldırmadı. Cellat mahkumun yüzünü görmeden bu boynu vurmam dedi. Mahkum işte boynum ne yapacaksın yüzümü, sen vur vurduktan sonra görürüsün dedi. Cellat ben yüzünü değil gözlerindeki korkuyu görmek istiyorum dedi. Mahkum o korku olsaydı boynumu koymazdım buraya dedi. Celladın heyecanı arttı. O zaman o cesur gözlerini saklama benden dedi. Mahkum sinirlenmişti. Senin ne yüzümle işin var ne de gözlerimle senin işin boynumla o da yerde vur artık bitsin bu çile dedi. Cellat ısrar etti ilk defa titremeyen birinin boynunu vuracağım bu yüzü canlıyken görmek istiyorum dedi. Mahkum bir türlü boynunu vurmayan cellada baktı. O bakışların karşısında cellat titredi. Cellat korkusundan buz gibi donup kaldı. Korkusunu yenip kıpırdaya bilse kendi boynunu vuracaktı. Cellat ne yapacağını bilemiyordu, çok şaşkındı gördüğü yüz karşısında. Aklı almıyordu, o yüzün nasıl mahkum olarak önüne geldiğine. Cellat hem korkuyordu hem şaşkındı. Boynunu vuracağı mahkum, elçi değil gerçek bir hükümdardı. Büyük ülkenin büyük hükümdarıydı. O hükümdar ki hiçbir savaşı kaybetmemişti, hiç yenilmemişti şimdi nasıl olurda esirdi. Boynunu neden vermek istemekteydi. Cellat dev cüssesiyle titriyordu, bulutlar daha bir karardı, toprak kan diye ağladı, ağıtlar yakılmak için yakındı. Herkes celladın baltayı indirmesini bekliyordu akacak kanlar için kara bulutların gitmesi için ama cellat cesaret edemiyordu o hükümdarın boynunu vurmaya. Hükümdar cellada baktı vur bu boynu dedi. O hükümdarın hiçbir emri geri çevrilemezdi. Hükümdar o emri vermeseydi cellat asla elini indiremezdi. Aldığı emre uymak için cellat elini kaldırdı. Hükümdarın bakışları şimdi uzaktaydı. Sultanın gönlü yangındı. Halk nefesini tutmuştu. Herkes celladın elini indirmesini bekliyordu. Bulutlar bekliyordu, toprak bekliyordu, ağıtlar bekliyordu. O bekleyişte sanki zaman durdu. Hayat sustu. Cellat yene bilse korkusunu elini indirecekti ama korkuyordu o boynu vurmaya. Aldığı emiri de geri çeviremiyordu. Cellat şimdi iki korku arasında gidip geliyordu. Hükümdar bir daha baktı cellada o bakış karşısında cellat indirdi elini. Daha fazla bekleyemedi o bakışlar karşısında. Cellat elini indirmişti. Ama bulutlar gitmemişti. Çünkü kan akmamıştı, kana susayan topraklara. Cellat vuramadı hükümdarın boynunu. Hükümdarın boynunu vuracak olan celladı sultan durdurmuştu. Hükümdarın bakışlarıyla baltayı kaldıran cellat sultanın bakışlarıyla baltayı yere atmıştı. Herkes şaşkındı. Sultanın mühürlü dili azat olmuştu. Sultan suskunluğunu bozmuştu. Elinde balta olan cellada sen o boynu vuramazsın, o boyun onun değil, o boyun benim boynum. O ben olmak istemişti, o ben olmayı hak etti, şimdi o boyun onun değil benim, ve ben hem adayan hem adan olamayacağım için dur dedi. Cellat vuramadı boynu, kanlar akmadı, ağıtlar yakılmadı, bulutlar gitmedi. Hükümdar sultana baktı. Sultanın gözlerinde umutla korku vardı. Sultanın gözlerindeki umut yarınlardı, korku ise bulutlardı. Hükümdar bulutlara baktı , bulutların kan dökülmeden gitmeyeceğini anladı. Hükümdar sultanın gözlerindeki korkuyu silmek için kan dökmeliydi. Eline baltayı aldı hükümdar; sultanı için, bulutların gitmesi için, yarınlar için celladın boynunu vurdu. Dev cellat toprağa düşmeden toprak kana doydu. Kana doyan toprağın kokusu bulutları kovdu. Güneş günler sonra ilk defa doğdu. Sultan hükümdarın yanına geldi. Elinde kendi gönlü vardı. Sultan gönlünü hükümdara verdi. Ben kapının önüne bıraktığın gönlünü aldım al benim gönlümde sende kalsın dedi. Sultan cevapların en güzelini vermişti. Sultan hükümdara gönlünü vermişti. Hükümdarın gönlü zaten sultanındı. Sultan hükümdara baktı, hükümdar sultana o bakışlarda büyük bir aşk vardı. Herkes o bakışlara hayran kaldı…



Kapkara gecelerde, buz gibi dağlarda gezen simsiyah bir at ardında da iki adam vardı. O iki adamın takip ettiği at sahibini aramaktaydı. Atın ardındaki adamların gözlerindeki merak da o atın sahibini sormaktaydı. O at ki simsiyahtı, gözlerinin beyazlığı olmasa bu karanlık gecede onu gören olmazdı. O at ki bir koşsa ona yetişen bulunamazdı. O at ki sahibinden başkasını yanına yaklaştırmazdı. O at şimdi kapkara gecelerde buz gibi dağlarda günlerdir sahibini aramaktaydı…
Kara geceler bitmişti. Artık dağlar buz gibi değil sıcacıktı. Günlerdir sahibini arayan at sonunda tam sahibinin arkasındaydı. Günlerdir sahibinin en ufak bir izine rastlamayan at akan kanlara gelmişti. Bu kanları benim sahibimden başkası dökemez demişti. Akan kanları çiğneyerek gelen at yanılmamıştı, sonunda bulmuştu sahibini, şimdi tam sahibinin arkasındaydı ve sahibinin bakışları karşısındaki güzelin gözlerinde tutuklu kalmıştı. Hükümdar gelen atına baktı. Hükümdarın atının gözleri yaşlıydı. Sonunda Hükümdar atına atladı yanında da gönlünün sultanı vardı. Simsiyah bir atın üstünde şimdi bir hükümdar ve bir sultan vardı. Hükümdar atıyla uzaklara gitmeden önce atın ardında gelen adamların birine kendi ülkesinin hükümdarlığını diğerine de sultanın ülkesinin krallığını bırakmıştı. Simsiyah atın üstündeki iki gönül ne hükümdar olmak istiyorlardı ne sultan. Tek duaları sonsuza uzan yolda hep yan yana olmaktı. Herkesi ,her şeyi artlarında bırakarak kimsenin bilmedikleri bir diyara doğru gidiyorlardı. Simsiyah atın üstünde önceleri iki gönül vardı, o gönüller tüm gözlerden uzaklaştıkça bir gönül olmuşlardı. Şimdi simsiyah bir atın üstünde bir birini çok seven birbirinin içine geçen tek bir gönül vardı…
Hükümdarla sultan uzaklara giderken yazgılarını hatırladılar. İkisi de yazgısına yalnızlığı yazmıştı. Sultan korkularından kurtulamadığı için yazgısına yazmıştı yalnızlığı. Hükümdar da sultanın gönlüne uzak kaldığı için yazgısına yalnızlığı yazmıştı. Bu yazgılar silinmeliydi, bu yazgılar değişmeliydi. Artık ne sultan korkuyordu ne de hükümdar sultanın gönlüne uzak duruyordu. iki gönül bir olmuştu. Yazgıları da bir duruyordu. ve yazgılarında yazılı olan yalnızlığı sildiler. Hükümdar ve Sultan yazgılarına AŞKI yazmışlardı… artık yazgılarında yalnızlık yazmıyordu, onların yazgılarında yazılı olan AŞKTI…

Yazı Sahibi

MehmetAcar
Mehmet Acar

Yazı Sayısı 34 Yazısı var.
Yaptığı Yorum 6 Yorum Yapmış
Aldığı Yorum 35 Yorum Almış
Bilgiler
Eklenme Tarihi 13.06.2009 tarihinde eklendi.
Okunma Sayısı 714 kez okundu.
Beğeni Düzeyi
Begeni Sayısı 0 kişi yazıyı beğenmiş.
Eleştiri Sayısı 0 kişi yazıyı eleştirmiş.
Paylaşım
Facebook da Paylaş Facebook' da Paylaş
Yazıyı Profilinizde Paylaşır.
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir. Yorum yapabilmek için üye olunuz ya da üye girişi yapınız.
Telif Hakkı Uyarısı!

Sultana Özür Sultanın Cevabı isimli yazı, Mehmet Acar tarafından 13.06.2009 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Etiket ve Anahtar Kelimeler

sultana+ozur+sultanin+cevabi+ , sultana , özür , sultanın , cevabı , mehmet , acar , efsane , hikayeler , , Sultana Özür Sultanın Cevabı , Sultana Özür Sultanın Cevabı hikayesi, Sultana Özür Sultanın Cevabı hikaye, Sultana Özür Sultanın Cevabı nedir?, Sultana Özür Sultanın Cevabı hakkında bilgi, Sultana Özür Sultanın Cevabı hikayeleri, hikayeleri, Sultana nedir, Sultana hikayesi, Sultana hikayeleri, Özür nedir, Özür hikayesi, Özür hikayeleri, Sultanın nedir, Sultanın hikayesi, Sultanın hikayeleri, Cevabı nedir, Cevabı hikayesi, Cevabı hikayeleri,







Giriş Paneli







Haftanın Konusu
İrade

Bu hafta, haftanın konusu İrade seçilmiştir. Bu konuda yazılan yazıları okumak için aşağıdaki butonu kullanabilirsiniz...

Yazıları Oku

Okudunuz mu ?

FatmaÇetin KabadayıKayrahan Kabadayı İle Muhabbetler (2)
Fatma Çetin Kabadayı

Köşe Yazıları

Erol SunatLebalep
Erol Sunat

Ertuğrul ErdoğanAnkara''nın Taşına Bak!
Ertuğrul Erdoğan

Aynur BaşAzdan Seçmeli
Aynur Baş
ADnet Reklamları