Asafça (ııı)
Biz, birbirimizle körfez gözlerinde sevişiyorduk da gölgeli kirpiklerin gözcülük yapıyordu geleceğin flu zamanlarına. Tenlerimiz, fırtınalı denizlerde yolunu ararken, ruhlarımız nefessiz anlar yazıyordu; grilerin ulaşamadığı zirvelere düşen ilk karın beyaz sayfalarına. Düşlerimde akınlar düzenliyordun. Ve ben, sessizce seyre dalarken bu akınları; sen bir lades kemiğinin maviliklerinden yarınlar çiziyordun gülümseyen bulutların parıldayan yüzlerine.
Memleketimde açılımlar varmış. Beyoğlu, Karaköy’e uzanıyormuş güneşin İstanbul’u terk ettiği zamanların hemen akıbetinde. İstiklal’de parfüm kokan güzel kızlar dolaşıyormuş. Vatanımda işsizlik oranları rekorlar kırarken baştakilerin çocukları helâl iş bulamıyorlarmış. Gece; evlerinden gizlice çıkan kadınlar ekmek parası kazanmak için karartılı sokaklarda bedenlerini satıyormuş. Toplumu güneş gibi aydınlatan aydınlarımızı, memleketimin hapishaneleri ağırlıyormuş. Ortaköy’de meydan çiçekten geçilmiyormuş. Devletimin kurumları arasında asırlardır süren savaş, artık halkın dilinde dolaşıyormuş. Güven ve itibar, köprü altı çocuklarının çektiği tinerlerin sarhoşluğunda kayboluyormuş. Amerika’nın büyük planı Ilımlı İslam modeli gerçekleşiyormuş. Talabani ve Derzani! Kırmızı halıların üzerinde ağırlanıyormuş. Bebek’teki barlarda, bebek gibi kızların kollarında, kıllı omuzlarına dövmeler yaptıran mankenler varmış. İmralı’daki mukaddes vatandaşımızın kaldığı odanın metrekaresi, adam başı isyanlara neden oluyormuş. Sanat dünyasının ünlüleri evlenmek için birbiriyle yarışıp birbirlerinin eş adaylarını kapmak için kıyasıya mücadele ediyormuş. Partiler kapatılıyor, muhterem bakanlarımıza işsizliği azaltmak için suikastlar düzenleniyormuş. Başbakan en az üç çocuk derken insanlara “Ananı da al git” diyerek “Ananızı Yormayalım Derneği”nin propagandasını yapıyormuş. Muşşş. Mışşş.
Biliyor musun, tüm bunlar sen düşlerime sokulduğunda öyle anlamsız kalıyor ki. Anlatamam. Sözcükler birer birer düşerken ucu sivri kurşun kalemimden, beni bakışların alıyor; ta uzaklara, düşler ülkesinde saçlarınla yarattığın ıssız “ada”na götürüp bırakıyor. Beklemeler başlıyor, yüz yıllara vuran yalnızlığın işkencelerinde. Yokluğun sarmalıyor, ufukta bir gemi kuğu gibi süzülürken, bir martı senli zamanları çiziyor ak kanatlarına. Gökyüzünde kıskanç bir ben dolaşıyor yeryüzünde ise milyonlarca ben. Ben, o benlerin arasında boğuluyor, indikçe ışığı yiten, karanlıklaşan diplere doğru yuvarlanıyorum. Senler çıkartıyor, senler topluyorum nafile uğraşlarla çıkmaz sokakların kavşaklarında. Bir şehir utanıyor, yas tutan siyah bir karanfil yüzünü kapatıyor; kırmızı bir çizgi akıyor kış tutmuş bir kaldırımda. Bir sokak kedisi çöp varilinde nafakasını aramadan önce son bakışlarını fırlatıyor eşitliğe. Anlamlar, anlamsız yarınlarımı yazıyor sabah çıkacak gazetenin manşetinde.
Memleketimde açılımlar; saçılımlar doğuruyormuş halkın içinde. Meydanlarda yürüyen Tekel işçilerine biber dolması yerine biber gazı ikram ediyorlarmış. Akıllının birisinin elinde patlayan silahların aldığı canlar, yarınlara Madımak’ın yanına ikinci bir leke olarak düşüyormuş. Yönetenler, yönettikleri halkı keşfettikçe, şaşkınlıklarına dolarlar katıyorlarmış. Ve Boğaz’da şehir içi vapuru hüzünlü gözlerle insanları karşıdan karşıya geçirirken kaygılarını beyaz kanatlı martılarla paylaşıyormuş. Bir simitçinin bıkkın ellerinden bıçkın delikanlılar fışkırıyormuş. Beş yıldızlı bir otelin kral dairesinde memleketimin kraliçeleri toplu ağırlanıyormuş. Muşşş. Mışşş.
Bana ne. Ben oturmuş, elimdeki makasla dünleri kesiyorum bugünlerden. Ve yarınları dikiyorum kör bir iğneye tutturduğum yüreğimle bu günlere. Sisli bir geleceği ellerimle silmeye çabalıyorum. Sen salaş bir meyhanede satılık içkilerin buharında genzimi yakıyorsun. Çiçekçi kızın elinde bir umut, kömür gibi ışıldayan bakışlarını, gözlerime dikmiş; bekliyor ben gibi. Elimi uzatıyorum, terli avucumda buruşmuş kâğıt para. Kızın gözlerine aniden bir çift yıldız konuyor. Mutluca ayrılırken yanı başımdan, bir bulut, tezgâhın ardından bakan ellilik meyhanecinin babacan yüzünü şöyle bir öpüp geliyor bana doğru.
Biz, birbirimizle gözlerinde sevişirdik de saçlarından uçuşan teller, nihavent makamda bir şarkıyı dökerlerdi “kanun”a. Havada uçuşan sözcüklerin, bir kış masalı gibi bağdaş kurardı ruhuma. Masum bir yarın, umutla kol kola gezerdi çakıl taşlarının üzerinde sek sek oynayarak. Ben dörde kadar gelir, yalancıktan yanarken sen bir çocuk masumluğunla hepsini bitirir ve dönerdin bana doğru da elma yanaklarında buselerim gizlenirdi. Avuçlarını kocaman açardın ve bir hokkabaz gibi avuçlarından beyaz bir gelinlik fışkırırdı. Ve nedensiz ağladığını söylerdin de kocaman bir kaya gelir yüreğime otururdu. Bir şiirin en can alıcı yerinde dalar giderdin, hırçın bir dalganın köpükleri minnacık ayaklarına kendini atıncaya kadar.
Şehir geceliğini üzerine giyinip sokaklar bana kaldığında kaldırımlardaki taşlarda seni sayardım, her taşa bin bir halinden birini resmederdim. Gece muhteşemliğin karşısında hayrete düşer, Ay’a hülyalıca bakar ve ıslık çalardı “Vay be” dercesine. Ben mutluca olurdum; ormanlardan kopup gelen bir bahar sevincime ortak olur; gecenin karanlığını aralayan yıldızlara şarkılar söylerdim.
bu gece
sen düştün aklıma
rıhtımda sevdalı zaman
ayın koynunda uyur
düşlerimde gezinir
bakışlarında yansımalarım
tutuk bir sevda sokulur
kirpiklerinin gölgesine
Diye süren şarkılar. Sonrasında… Korkunç yangınların olduğu, kırmızı alevlerin yüzümü yaladığı yalnız kaldığım zamanlar. Karabasan zamanlar… Yokluğunun bıçak gibi ciğerime ciğerime saplandığı zamanlar. Odamda duvara vuran gölgelerin arasında dolaşan senler. Yanılsamalar… Dalgalı saçlarının, yumuşak kuğu boynunun ürpertilere soktuğu yalnızlıklarım. Boğucu geceler geçmek bilmez. Zamanın katranını gizli bir el yavaşlatır. Sağa dönmeleri sola dönmeler, onları da bakışlarımın kilitlendiği tavanda intiharlar izler. Ölümler yaşarım, dehşetli ölümler. Bedenimi kırk parçaya böler, her parçada sayfalar dolusu işkenceler yaparım. Sabah güneşinin ufka kızıllığı düşmeye başlayıp sahneden yıldızlar çekilince kan çanağına dönmüş gözlerimde devinimlerimin izlerini bulur, gökyüzünden beyaz bir bulutun kahkahasını duyarım.
Biz, birbirimizle gözlerinde sevişirdik de bir güvercin gagasında çalınmış zamanlar yanımızdan uçar giderdi. Giderdi…
ersin başeğmez
24 ocak 2010 00:01 _ izmir
çaysız_şekersiz ve bademsiz
Bilgiler
24.01.2010 tarihinde eklendi.
303 kez okundu.
Beğeni Düzeyi

3 kişi yazıyı beğenmiş.

0 kişi yazıyı eleştirmiş.

Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir. Yorum yapabilmek için üye olunuz ya da üye girişi yapınız.
Telif Hakkı Uyarısı
Asafça (ııı) isimli yazı, Ersin Başeğmez tarafından 24.01.2010 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Etiket ve Anahtar Kelimeler
asafca+iii+ ,
asafca-iii-ersin-basegmez-hayata-dair-denemeler , , Asafça (ııı), Asafça (ııı) denemesi, Asafça (ııı) deneme, Asafça (ııı) nedir?, Asafça (ııı) hakkında bilgi, Asafça (ııı) denemeleri, denemeleri, Asafça nedir, Asafça denemesi, Asafça denemeleri, (ııı) nedir, (ııı) denemesi, (ııı) denemeleri,