Kar Bülbülü
(Mizah Öyküsü)
Yıl 1954. Deliorman Deliorman olalı böyle kış görmedi. Karayeli arkasına alarak günlerce esen tipinin yarattığı kar yığınlarının yüksekliği, tarlalarda yarım metreye, köy içlerinde iki metreye, kuytu yerlerde ise evlerin bacalarına dek çıkarak üç metreye ulaşmıştı. Köylü günlerce kar temizlemekten bitap düşmüş, bol karın bol bereket getireceğine bile sevinememişti. Yollar kapanmış, kağnılar ve at arabaları günlerce yola çıkamaz olmuşlardı. Sokağa ulaşmak için bazı evlerde karın altından tüneller açılmış, güneşin belirmesiyle çatılarda erimeye yüz tutan karlar yüzünden saçaklarda kol kalınlığında buz sarkıkları oluşmuştu. Çoğu sapla örtülü çatıların yarıya yakını kar altında kalmış, insanlar çölde yürür gibi kar üstünde yürümüşlerdi. Duman tüten bir oyuğun çevresindeki karları ayıklayarak, üç günden beri niye sabah olmuyor diye kara kara düşünen Diri Osman’a nasıl ulaşıldığını ve gün yüzüne çıkınca nasıl çocuk gibi sevindiğini hep görmüştük.
Bizim kurtlarımız yetmiyormuş gibi, buz tutan Tuna nehri geçen, dil bilmez, halden anlamaz Romen kurtları da köyleri basmışlardı. Köylülerin, hayvanlarını kurtarmak için yürüttükleri “Kurt Savaşları” o günlerde vuku bulmuştu.
Bölgeyi teftişe gelen ve köylülerin Çavuş diye hitap ettikleri orman müdürünün köyde rehin kalması işte o tarihe rastlar. Köyün ileri gelenleri Çavuş’u ağırlamak için birbirleriyle yarışa girmişlerdi. Bölgede odundan başka yakacak bulunmadığından dolayı Çavuş’u ağırlamak nadir ele geçen bir fırsattı. Onunla senli benli olmak, ormandan bol bol odun kesmek demekti.
Ağırlama sırası Muammer ağadaydı.
Akşam yemeği yenmiş, halis kahveler içilmiş, birin ikin diğer davetliler de gelmeye başlamışlardı. Oda kısa zamanda ağzına kadar doldu. Son gelen üç kişiyi zor soktular içeriye. Konteyner içi kadar bir odaya üst üste yirmi beş kişi toplanmıştı. Duyan gelmiş, duymayanlar duyanlardan duyup gelmiş. Herkese birer çavdar kahvesi ikram edildi. Ardından, Muammer ağanın bir işaretiyle sergenden tütün susağı indirildi ve bir gazete parçasıyla birlikte, ortada oturan birinin kucağına verildi. Herkes kağıt koparıp sigara sardı. Çatal maşayla ocaktan ateş tutuldu ve cümle cemaat hep birden tüttürmeye başladılar. Odanın içi bir anda dumana verilmiş tilki inine dönüverdi. Duman elle tutulacak hale gelince Çavuş’u ancak önde oturanlar görebiliyordu. Diğerleri, ilk gördükleriyle kalmışlardı. Havalanacak helikopter gibi harlamaya başlayan sobadan uzaklaşmaya çalışanlar ise, az kalsın duvar diplerinde oturanların pestilini çıkarıyorlardı.
Muammer ağa kuşağından çıkardığı tabakasını uzattı:
-Çavuş ağa, sen şu tabakadan sar cigaranı. Susaktaki tütün çok sert. Bırak insanı, öküzü bile öldürür. Sen bize lazımsın, seni kaybetmeye gelmez.
-Ben sigara sarmak bilmez, dedi Çavuş, gülerek.
-Dur o zaman ben sarayım.
Sardı. Sigaranın kağıdını yapıştırmadan uzattı:
-Çavuş ağa, sen onun bunun tükürüğüyle iş görmezsin. Al kendi bildiğin gibi tükürükle, yapıştır.
Çavuş kâğıda tükürüğü bol kaçırdı. Sigara ikiye bölünerek içindeki tütün dışarıya taşınca :
-Ben tütün içmeyecek, dedi.
Odadaki dumanın dışarıya çıkması için biri kapıyı aralayacak oldu. Mataracı izin vermedi:
-Kapat kapıyı ba! diye haykırdı ve kaş altından da Çavuş’u süzerek:
-Zatı odun yok, diye sitem etti.
Espri Çavuş’un hoşuna gitmiş olacak ki, eliyle kuzgun karası bıyıklarını sıvazlarken karnını hoplata hoplata güldü. Ardından Muammer ağanın kulağına eğilerek:
-Ben işeyecek, dedi.
Muammer ağa misafirini kalabalığın üstüne basarak dışarıya çıkardı. Ayakyolu dış avludaydı. Oraya gitseler ormandan izinsiz kesilip getirilen odun yığını ortaya çıkacaktı. Tedbirli bir elin ön bahçeye açtığı çamaşır patikasından çorapça yürüdüler. Çünkü, dondurucu soğuktan kaskatı kesilen ayakkabıları ayaklarına giyememişlerdi.
-Çok gitme Çavuş, oracığa çüvdürüver.
Patikanın duvarına, içine kedi sığacak büyüklükte, sapsarı bir oyuk açtı Çavuş. Ardından dükkanın kapısını kapatıp kepenkleri indirdi ve koşarak odaya kaçtılar. Çavuş’a yeniden merhabalar çekildi, yeniden hal hatır soruldu. Sohbet henüz rayına oturmamıştı ki yine kapı açıldı. İçeriye koca kışı arkasına almış, kardan bir adam girdi. Kaş, göz, üst, baş tamamen buza kesmişti.Yalnız ağzından çıkan buhar onun insan olduğunu ele veriyordu.
-Bu nee? Çıkarın şunu dışarıya baa! diye haykırdı Mataracı:
İki kişi kardan adamı kollarından yakalayarak dışarıya çıkardılar. Ceviz silker gibi, süpürgelerle vura vura, üstündeki karı yere indirdiler ki, içinden koca Sülman çıktı. İçeriye girince kendisini tanır tanımaz Mataracı:
-Aaa, sen miydin o ba Sülman? Ben seni İsiin hergelesi sanmıştım. Duyduysa hemen damlar çünkü.. . Bağırdığıma kızmadın değil mi?
-Hayır, hayır.
-Ba nerde buldun bunca karı?
-Ba canım, biz bu gün koruya gittik. Dallarda donup kaldıys, biraz üveyik yada tahtalı toplayacaktık, ama hiç bir şey bulamadık.
Pat diye kapı açıldı yine. Bu defa içeriye İsiin girdi.
-Köpeği an, değneğini yanına koy, dedi Mataracı.
Karısı ölünce İsiin’in kendisine dul anasını vereceğini hatırlayınca hemen toparlandı:
-Gelsin garibim, gelsin. Kamber’siz düğüne düğün denmez. Bu sefer belki uslu oturur.
-Otururum elbet, dedi İsiin de.
-Zevzeklik yapmak yok ama!
-Yapanın anasını!...
-Madem öyle bakınıp durma delibaş kaz gibi, otur aşağıya da dibin biraz yer koklasın..
-Yer yok ki?
-O zaman gel de tepeme otur.
Eliyle gözlerini gölgeleyerek boş yer aradı İsiin. Olmadığını anlayınca da, çöplük üstünde köpek oturur gibi, kendini insan yığının üstüne bırakıverdi. Onlar da onu sırtlarında taşıyacak değiller ya, biraz kımıldadılar. Böylelikle İsiin’i kavanoza hıyar istifler gibi aralarına sıkıştırıverdiler. Birilerinin bir yerleri gidişmeye görsün, kaşıyabilene aşk olsun. O kadar sıkışık oturuyorlardı ki, sigara sarmak için cebinden tütün kesesini çıkaran yerine koyamıyordu.
Mataracı ayak değiştirerek Koca Sülman’a döndü:
-Sülman, bırak sen İsiin’i. Hele anlat şu meseleyi de korucu da cümbüş görsün.
Sohbet kıvama gelmeden anlatmazdı Koca Sülman macerasını. Bunu pısırık bir tebessümle hatırlatmak zorunda kaldı:
-Şimdi olmaz, sırası gelince bakarız…
İsiin sözünde durmadı:
-Ben size bir türkü söyleseme ba ağalar, diye lafa karıştı.
Koca Sülman’ın kaşları gözlerinin üstüne iniverdi:
-Aman aman, sen bari dur takkenin altında da şunun şurasında adam gibi birkaç laf edelim.
Araya yine Mataracı girdi. Çavuş’a dönerek:
-Çavuş ağa, şu İsiin’e izin ver de, korudan biraz çalı çırpı toplasın. Bütün kış mısır sapı yakmaktan bir hal oldu adamcağız.
-İstemem, dedi İsiin.
-Niye?
-Çalıları getirip avlu içine yığarsın, nerede sansar, sıçan, kirpi, yılan varsa hepsi oraya gelip sokulur. Bittaa al başına belayı. Ben böyle rahatım.
-Tömbel şey! Korcuyu dinlesene sen ba!
-Ben vereyri ona iki araba çotuk, dedi Çavuş.
İsiin’in suratı ekşiyiverdi:
-Uyyy, çotukları keserken ben zatı ısınacağım, ateş yakmaya da hacet kalmayacak... İstemem, istemem, diye nazlanmayı sürdürdü.
-Yok hayır bu İsiin’den ba, dedi Mataracı, Koca Sülman’a dönerken:
-Hadi anlat şu meseleyi ba Sülman!
-Oldu. Madem ısrar ediyorsunuz anlatayım…
Tam anlatmaya başlayacaktı, İsiin bir türkü tutturdu.
Zamanın birinde bu Koca Sülman bölgenin tahsildarına bir çömlek bal götürmüş. İyi hoş da, kasaba sokaklarında adres ararken, bal kokusunu duyan, oğul vermiş bir arı sürüsünün saldırısına uğramış. Çömleği elinden atmayı göze alamayınca da arılardan nasıl kaçtığını ve ceketini başına sararak, nasıl bir su havuzuna atlayıp kurtulduğunu anlatacaktı. Ama İsiin’den meydan yok ki. Elini çenesine atmış, boyun damarlarını şişire şişire türkü söylüyordu. Onun türkü söylemesi, Türkçe konusunda bilgisi kıt olan ve konuşulanları anlamakta zorluk çeken Çavuş’un da hoşuna gitmiş olacak ki, Bulgarca “devam et” anlamına gelen:
-Karay, karay, dedi.
İsiin temelli koyuverdi dizginleri. Fırsat o fırsat. Meydanı ele geçirmişken sesini bir kademe daha yükseltti. Dişlek ağzını açmış, gırtlak çıkıntısını titrete titrete türküyü bitirir bitirmez Çavuş’a döndü:
-Nasıl ba Çavuş ağa, sesim iyi değil mi?
-Bülbül, bülbül.
-Türküyü de biyendin?...
-Biyendi, biyendi.
-Alaaaah, o zaman bir türkü daha patlatayım.
-Patlat!
İsiin yine patladı. Bu defa bitmezlerden bir ilahi tutturdu. Odadakiler daha şimdiden nasıl durdururuz bunu diye kara kara düşünmeye başladılar. İsiin’e arka çıkan Mataracı bile,
-Gayri askeriye gelse bunu durduramaz, demek zorunda kalıyordu.
İsiin’in ilk türküsünden hoşlanan Çavuş da artık yüzünü buruşturmaya başlamıştı. Diğer seyircilerin:
-Kısa kes ba! diye bağırmaları İsiin’in umurunda bile olmadı. Susacağı yerde kafa atıyor ve coştukça coşuyordu. Her kafadan itirazlar yükseliyordu. Yanındakiler, dursun diye İsiin’i dürtüklediler, üstüne sigara dumanı üflediler ama nafile. İlahinin sonuna gelince derin bir nefes alıp yine sordu:
-Biyendin mi ba Çavuş ağa?
Çavuş bu defa:
-Biyenmedi, dedi.
-Eh, madem biyenmedin ben Çavuş ağama bir türkü daha patlatırım…
Yine tutturdu bitmezlerden bir yakma.
En sonunda Koca Sülman da patladı:
-Atın şunu dışarı ba!
İki kişi İsiin’i kıskıvrak yakalayarak, henüz dibi yer koklamamıştı ki, kalabalığın arasından çekip aldılar. Havaya kaldırarak dışarıya çıkardılar. Ama o türkü söylemeyi yine kesmedi. Havada tepinirken ayaklarına ayakkabılarını giydirdiler. Ardından sokağa çıkarıp kar içine attılar ve tokat kapılarını kilitleyip odaya döndüler.
Gözler, macerasını anlatıp sırasını savsın diye Koca Sülman’a çevrilmişti. Ama o öyle yapmadı. Hışımla ayağa kalktı. Duvardaki çividen gocuğunu aldı ve çıkıp gitti. Dur mur diyecek oldular, dinlemedi.
Peşin hüküm vermek iyi olmaz lakin odadaki sanat etkinliklerini tavsadı sanmayın sakın. Biraz sonra söylediği yakmanın doğruluğuna kanaat getirecek olan İsiin ağlamaya başlayacak. İşte o zaman sahneye, ondan daha üstün bir “yetenek ” çıkıp hünerlerini sergileyecektir. Kendiliğinden oluşan bu gösteri, yaşlı kadınların çocukları korkutmak için kullandıkları “Aç kurtların kapı kolu yalamaya gelmesine dek,” hatta sabaha karşı sahneye “köyün assolisti” çıkıp programa kapak koyana dek sürecektir.
Yazı Sahibi
Bilgiler

24.06.2010 tarihinde eklendi.

201 kez okundu.
Beğeni Düzeyi

0 kişi yazıyı beğenmiş.

2 kişi yazıyı eleştirmiş.

Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir. Yorum yapabilmek için üye olunuz ya da üye girişi yapınız.
Telif Hakkı Uyarısı!
Kar Bülbülü isimli yazı, Fehim Kervancı tarafından 24.06.2010 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Etiket ve Anahtar Kelimeler
kar+bulbulu ,
kar-bulbulu-fehim-kervanci-komik-hikayeler , , Kar Bülbülü, Kar Bülbülü hikayesi, Kar Bülbülü hikaye, Kar Bülbülü nedir?, Kar Bülbülü hakkında bilgi, Kar Bülbülü hikayeleri, hikayeleri, Kar nedir, Kar hikayesi, Kar hikayeleri, Bülbülü nedir, Bülbülü hikayesi, Bülbülü hikayeleri,