Zihnimde Yazılı Bir Romanın İlk SayfalarıZihnimde Yazılı Bir Romanın İlk SayfalarıSonunda durdu…Ve niyayet ucuz saman kağıda basılmış beşyüzlük turuncu biletlerle bindiğimiz otobüsten, havalı kapının tıslamasıyla iniyordum.Camdan damlası süzülürken fark ettiğim yağmur, şiddetini epey arttırmıştı..asvalt yoldan kaldırıma tek adımda atlayarak,üzerime su sıçratmama titizliğiyle,seri adımlarla mavi renkli büyük demir kapıya yürüdüm.. havanın verdiği telaşla olsa gerek, elim zilde biraz uzun kaldı..baş parmağım bi süre kırmızı düğmenin tadını çıkarırken,.sanki arkamdaki yangın siyahı harabeden biri atlayıp,enseme vurup bayıltacakmış gibi hissettim..başımı dönebildiğim kadar çevirdim ve korkumdan umduğumu bulamayınca dönüp kenarına dikildiğim bu yarı terk edilmiş sokağa kesik kesik hüzünlü hüzünlü baktım.. Bi kaç saniye bekledikten sonra titreyen kapı cızlayarak kilidini açtı.önümdeki ağır demir kapıyı iterken iyidien iyiye zayıflayıp güçsüzlemeye başladığımı hissettim.bu şehirde geçirdiğim her gün gibi, pek yorucu bir gün olmamasına rağmen, bitkindim..ayaklarımı girişteki kırmızı halıya vurarak botlarımın üzerindeki çamurdan kurtulmak istedim. pek fayda etmedi ama saçmalarken çıkardığım bu ses kulağıma tekrar tekrar yansıdı.yaptığımın anlamsızlığını ve böyle sebepsiz küçük ahmaklılıkları büyük bir sakarlıkla sık sık tekrarladığımı hatırladım..pansiyona hiç borcum yokmuşcasına kapı önünde sığır gibi tepinmek de neyin nesiydi?..müdüriyetten duyan olup, bir kat yukarda eli kıçında beklerek, merhaba bile demeden malum konuya girebilirdi.bir an sadece sene başlarında öğrenci kaydı mevsiminde göz boyamak için açılan “şu asansör çalışsaydı” dedim.daha önce yemekhaneye erzak alındığında açıldığını duymuştum.keşke bu gün de onlardan biri olsaydı. asansörün çalıştığından olmasa da, birden içim anlamsızca rahatladı...neyse ki borçlarımı sallamaya alışmıştım artık! kolay bahane uydurabiliyordum,hatta arsızca gülmeyi bile yavaş yavaş becermeye başlamıştım.zor zamanlarda bana küstahlığımı ispatlayan bu gülüş,bazen gerçekten işe yarıyordu.çünkü hemen akabinde çoktan lafı değiştirmiş oluyordum. kahverengi sularla hafif ıslanmış mermer merdivenleri çıkarken,eskimiş duvar kağıtlarından el ayası büyüklüğünde bir parça daha kopardım.böyle anarşik hareketler yapmaya bayılıyordum.kendimi sıra üzeri karalayan,sınıf kapısına tekmeler atıp,mahallede kavga çıkaran ortaokul ergensizliğimde hissediyordum. Birinci kata gelince kulak kesildim,müdüriyetten ses seda yoktu,yan taraftaki televizyon odasında arkadaşlarımın kaba saba erkeksi konuşmaları, atılan tavla zarlar ve üzerine oynanan pulların sesiyle uyum içinde geliyordu.kulağa hoş gelen bu gürültüyü ve orda takılmayı özlemiştim..bu saatlerde pek televizyon odasına inemiyordum.ancak müdür evine gidip,nöbetçi benden para isteyebilecek biri olmadığı gecelerde bu kata inebiliyordum.genelde odamda bilgisayar başında hiçbirşey yapmayarak oturup, bütün gün öylece "sanki hayatıma yeni girecek birinin kaydını yapmaya hazır", bekliyordum… Odama girdiğimde herşey sabah bıraktığım gibi yersiz yerindeydi.içeriye sinen terle karışık rutubet;tortularını yarım kol boyu aralanmış perdeye, yeşile çaldıran gri noktacıklar halinde bırakmış,toz kabarcıkları hava kapalı olmasına karşın,oda azcık güneş alsa uçuşacakmışcasına “burdayım” diyordu.bu baskın havayla mücadele veren burnum kaşınırken,yağmurdan az ıslanmama rağmen şakağımdan başıboş bir damla gömleğimin yakasına düşüverdi. kapı arkasındaki dolabın kapısına astığım bornozun koluyla yüzümü silerek, iki adım ilerdeki yatağın ucuna çöker gibi oturdum.ayakkabı bağlarını çözmek bana dünyanın en zor işi gibi geliyordu!eğik boynumu yavaşca düzelterek olduğum yerde sırt üstü uzandım.gözlerimi açıp kapatarak bir süre uykuyu davet ettikten sonra,bu vakitte uyuma korkumu hatırlayarak irkildim.beş altı yaşlarındayken ne zaman bu vakitte halsizce yatsam;gözümü, alnımda bir sirkeli tülbentle açıyor,annemin kızaran yanaklarıyla, etrafta belli belirsiz birkaç endişeli suret görererek uyanıyordum.uzun süredir ateşten inleyerek havale geçirmeme rağmen, korkusu çocukluğumda kalmayan halsiz kuşluk uykularım beni korkutuyordu.sabaha hasta olarak uyanmak şu durumda kabullenecek en son şeydi...Doğruldum,elimi baş ucumdaki masanın üzerine attım.biraz gerideki sandalyeyi uzanıp kendime çekerek, hastalık karşıtı bir dirayetle üzerine oturdum.sanki yataktan masaya değil,sedyeye kaldırılıyordum.galiba bu hastaneden taburcu olmak imkansız,morgsa bana hiç uzak değildi..ümitsizce başımı masanın üzerinde birleştirdiğim kollarımın üzerine bıraktım.. Üç yıldır çekiyordum bu hayatı,üstelik binbir ümitle yeni bir şehre okumak üzere gelmiştim,güya hayatımın üzerine yeniler koyarak büyüyüp,güçlenecektim.temelini sağlam gördüğüm karakterime bir de kariyer ekleyerek,daha doğru dürüst biri olmak içten değildi... lakin benim bir derdim vardı ve bu dert konuya hiç de uzak olmayan bu şehirleydi. burda,kendimi rutubetli kabına sıkışmış “sardalya konservesi” gibi hissediyordum. Ben, salatayla beraber salamura edilip yenmek üzere ertelenendim! ”-evet ben oydum!” “-bir kutu dolusu,ertelenmiş,avanak sardalya…” bulutu ve balığından başka hiçbirşeyi olmayan bu şehirde adam değil ancak sardalya olunurdu.”Hem çoğu zaman hava almayan metal bir kutuya girip,çıkacağın günü beklemek kokuşmaktan iyidir.” Böyle düşündüm ve kafamı kadırıp önümdeki bilgisayarı açtım… bu yeni dünyayı incecik bir ekrana sığdıran seramoni;betimsiz bir müzikle başlamasını müjdelerken,sabırsızlanıyordum. Yuvarlak bi düğmeye sağlam bir dokunuşla, işte emekli sandığının garip kalöliferci çocuğuna hediyesi cıyırtıyla açılıyordu.birazdan küçük şekiller yerine gelecek ve hemen köşedeki o küçük suratsız yeşil imgeye tıklayarak tanıdıklarımı adları yada ruh halleriyle renkli bir dikdörtgenin içinde bulacaktım.. bu dikdörgen dünyada;bazen kimseyle konuşmuyor,bazense büyük bir tartışmanın içinde herkesin konusu farklıymışcasına kendimi bir kargaşanın tam ortasında herkese yetişmeye çalışırken buluyordum.zor olanı cevap yazmak değil yazacağım sıraya karar vermekti.karşımdakini nadiren beklettiğim oluyor ve nedense bu hep sıranın en başındakilerin beni titretmesiyle son buluyordu. Monitörün seyri nihayet yerine gelmişti. kum saati okun peşini bırakmış,daha fazla özgürlüğünü kısmıyordu..ne yapacağımı unutmuş gibi bir süre bakındım.henüz hazır değildim..müziklerime girip has kadınımı açtım,sitemkar sesi sert sessiz demeden harfleri kıra kıra çıkıyor,’bir ihtimal daha vardı felaket oldu diyordu’..kimse beni terk etmeyecek kadar kimsesizdim ama nedense bu ayrılık beni de vuruyor,bu şarkıda da birileri giderek sırtını ardından bakana son görüş olarak bırakıyordu. odada kimse yoktu ama yine de bu melodilerle aklımdan geçeni benden başkaları bilmesin istedim.sese ve hüzne daha çok yaklaşmak için,hemen solumda arap saçına dönmüş kabloların arasından zar zor çıkardığım kulaklığı kulağıma taktım.işte şimdi tam içindeydim şarkının ve içinde geçen melodram apaçık gözümün önündeydi. herşey yine böyle bir sonbaharda olmalıydı..etrafı mevsimlerden trabzanları renk atmış,çoğu çürümüş ahşaptan,kısacası sadece hatıraları taze,geri kalanı yılgın ve eskimiş iki katlı evler arasında geçiyordu.hafif dik bir yokuştan sahildeki ana caddeye uzanan parke taşlı bir ara sokakta,bir çift bu defa sadece yanyana yada yüzyüze değil aynı zamanda hazin gerçekle karşı karşıya da duruyordu.kızın gözleri yaşlı erkek buruk ama hali hazırda gitmek zorundaydı.kızın tüm kırılganlığıyla dediği gibi “bu kadar basit” olmayabilirdi ama bilindik hikayeydi işte!bizi ilgilendiren kişiler,yer ve zaman üçlüsü nasıl olursa olsun onlardan biri diğerine “gitme” diyordu. aşk buydu ve çiftten bir tanesi çıkıp, bütün herşeyini ayaklar altına alarak gidene kal diyordu.kendine sırt çevirene dön demek,bunu diyebilmek ne büyük birşeydi.sadece bunu diyebildiği için bir zamanlar zaten aşık olduğun biri defalarca taptaze sevilebilirdi.”gitme”demek;karşındakini “sebebi ne olursa olsun sensiz bir bilinmezlikten kollayabilmek” şüphesiz eşsizdi.en güzel kıskançlık,en güzel sahiplenme duygusu bu kelimenin ağızdan çıkışında gizliydi.şarkıda kadın sanki bir oka ip bağlayıp sevdiğini öldürmeden kendine çekmek ister gibi “gitme” diyordu.herşeye rağmen en çok sevdiği varlığın canını acıtma pahasına son silahını onu dundurmak için kullanıyordu.bütün kutsallığıyla ayrılığa can havliyle direnç gösterip kafasına koyanı döndürmek için “gitme” diyebiliyordu.ve ipini koparsa bile; “o en azından gideni için sırtındaki yara avuntu olsun diye” haykırıyordu. Kafamdaki hikaye ve bana kulaklık taktıran kıskançlığı bitince,şarkıyı dinlediğimi konuştuklarım da görsün diye müzik eklentisini açtım.ben tüm hayal dünyamla şarkının içimde uğuldayan hikayesindeyken birkaç arkadaşım; sesli harfleri sağır olmuş bir dille çoktan halimi hatrımı sormaya başlamıştı;onlara bildikleri gibi olduğum mahiyetinde herşeyin alıştığım bombokluğunda olduğunu ima ettim.ilk başlarda yadırgamama rağmen bende artık onlarla aynı dili kullanıyordum. ilk zamanlar dolduruşa gelerek böyle konuşmaktan gelecek adına rahatsız olsam da,şu an yazdığım gibi birileriyle haberleşirken yazışılmayacağını ve aslında kelimeleri bu şekilde kullanışımızın zaruriyetini herkesten kolay kanıksadığımı düşündüm. zamanla kendimden pay biçince anlamıştım ki anında iletilecek küçük mektuplar dizisi eski yöntemlerle yazılıp,okunamıyordu. ne yani onların dediklerine uyup,her gün görüştüğümüz arkadaşlarımızla; hadi onları geçtim kıçımızın evrimini bilen ailemizle böyle edebi aksanla mı konuşacaktık.hadi konuştuk diyelim kraliyet mensubu gibi hergün her birimiz arkamızda tarihi değer taşıyan fazla ciddiye alınmış günlük yazışmalar bırakmaz mıydık. Peki ya bunları napacaktık? bu konuda; bence edebiyatla ilgilenen bir çok kuralcı zihniyetin yersiz endişeleri boşunaydı.hem neden herşeyden çarçabuk tedirgin oluyor,daha rüzgarın yönünü bilmeden ondan hemen nem kapıyorduk.yaklaşan bir kargaşadan sıyırma,acilen sınıf atlama dürtüsüyle “aman dilimiz elden gidiyor aman vatan gidiyor aman millet kışkırdı vs.” gibi felaket tellalı laflar edince entellektüellikle güya haklarını savunduklarımızdan kendimizi ne de çabuk sıyrılıyorduk.az olsun bildiğimiz bir konu gündeme gelince hemen rengimize boyanmak büyük bir erdem miydi, yoksa düpedüz gerzeklik miydi? peki ya bu muallakta hayata fetva vermeden önce, sakınca gördüğümüz şeyleri yeterince tartıyor muyduk?hadi diğer konular bir kenara, dil için daha önce de teknoloji karşıtı yaklaşımlarda da bulunmadık mı?pes yani yoksa hala devam mı ediyorduk buna? Bu renkli dikdörtgenin de büyüsü burdaydı işte! bir yandan sesli harfler olmadan selamlaşırken,aynı anda edebiyat tartışmalarına katılabilecek kadar çok şey düşünebiliyorduk.önümüzdeki alet(böyle demeyi seviyorum) sonunda bizi de kendine çevirmişti.artık günlük konuşmalar için bir ön bellek, daha ciddilerini gizli saklı düşünmek için kocaman bir “hard disk” (edebiyatçılar buna sert disk mi demeyi düşünüyolardı hep merak etmişimdir) ve ihtiyaç durumunda birbirlerini destekleyebilen bir sürü ekipmanla dolu hale gelmiştik..artık gözümüzle değil monitörümüzle görüyorduk.o olmayınca kör,hoparlörsüz sağırdık.mausesuz klavyesizse büsbütün eli kolu bağlı hissediyorduk.hele işin içine kamera,mikrofon gibi kehanet sahibi “dişi baykuşlar ¹” girince büsbütün kendimizden geçiyor,insanlıktan çıkıyorduk. Farklı şeyler düşününce rahatlamıştım. az önceki bitkinliği yavaş yavaş üzerimden atıyordum.bir yandan kısa yazışmalara devam ederken diğer yandan elimle üzerimdekileri çıkarıyor,ayakkabılarımı terliklerle değiştirip tepeden tırnağa pijamalı bir budist rahatlığına kavuşuyordum. elbiselerimi dolaba gelişi güzel atarken bi kaç gün önce içip,etiketini dolabıma yapıştırdığım boş şarap şişesine gözüm ilişti.pansiyona yemek hele hele içki sokmak yasaktı.normalde yukardaki,bulaşıkçısı doksan yüz kilo,aşçısı at hırsızı kılıklı yemekhanede gidermemiz gerekiyordu. bu gibi ihtiyaçlarımızı,bu masaları yapış yapış tavan penceresi tavan arası lokantasında giderme zorundaydık.neyseki benim,bilhassa oda arkadaşımın uzun süredir burada kaldığımızdan her türlü yasak konusunda göze gelmeyecek kadar imtiyazımız vardı.zaten bu şişelerde yurdun sahibi olan büyük patronun oğlu gece nöbetçi kaldığında kafaları çektiğimiz şişelerdi.okumamış, şımarı, aksi biri olmasına karşın büyük patronun oğlu bonkör derecesinde gözü bol,açık sözlü ve çoğu konuda harbiydi.şekil olarak pek biçimsiz bir yüzü yoktu ama bu şehri fazlasıyla anımsatan çizgilere sahipti.yeşil kısık gözleri geniş yanakları düz ve her zaman traşlı “bana göre fazlasıyla temiz” bir yüzü vardı.para sorunu doğuştan halledilmişler gibi o da berbere sıkca giderdi.ve bazen bu parlak hali, yüzüne dikkatle baktığımda beni eskiye götürürdü.ilk traş olmaya başladığım zamanlar bende yüzümün hergün böyle tertemiz olması gayretindeydim. patronun oğlu benim için pek kıskanacak biri olmayıp,benden yaşça ve tecrübece küçük olsa da; ben böyle saçı jöleli, yüzü traşlı birilerini görünce kendi kıskançlık dürtülerimi bastırmak zorunda kalıyordum.ne güzel sanki hiç dertleri yokmuşcasına hergün kendi yüzlerine görüntülerine fazlaca vakit ayırıyorlardı. etrafımda böyle yüzler görmeye çok fazla tahammül edemiyordum.bu yüzleri görmek bana nedense geçmişi hatırlatıyordu. işin garibi; bu bahsettiğim temiz yüzlü arkadaşım da benim giyimimin,sakkallarımın,dağınık saç tarzımın daha popüler olduğunu düşünüyor,hatta bazen bunu abartıp bana gıpta ediyordu.her zamanki gibi kendince ölçüleri kız faktöründen alarak, bunu kendi ağzıyla da açık açık söylüyordu. zaten buranın insanlarının tek sevilecek yönü de buydu.biri hakkında akıllarından geçen iyi yada kötü düşünceleri uzun süre içlerinde kalamıyordu.bu tarz dobralıklar çokları için arkadaşında,dostunda aradığı iyi insan özellikleri olsa da,ben zeka ve olgunluğun bu çıkışları fazla içermediğini biliyordum.şimdi fikrim az çok değişsede o zamanlar karşımdaki kişi açık sözlü olmasa da onu çözebileceğimi düşünüyordum. Bu düşünceleri masada bırakıp kapının dış arkasındaki çöpe poşetlediğim şişeleri atarken merdivenlerden hiç yabancısı olmadığım bir şıkırtı odaya doğru yaklaşıyordu…. Koridor “nerde o eski birbirinizi kovaladığınız günler!” dercesine boştu,gelenin zaten sabah akşam gördüğüm biri olduğundan emin,meraksızca içeri döndüm.terlik şıkırtısı yaklaştıkça üzerinden çıkmayan noylon eşofmanının da ona eşlik ettiğini duyuyordum.ses koridorun sonundaki kapıya gelince bir eliyle oda kapısını aralayarak biraz bekledi. *** Gelen;Uzunca boyu, alnını ve kulaklarını kapatan saçlarıyla son derece evcil,uysal biriydi.beyaz teni ve seyrek turuncu sakkalları, yirmi üçünde olmasına karşın haala ergenlik çağında bir çocuğun yüzünü anımsatıyordu. Görüntüsü toy olsa da sürprizleri olmayan,olgun ve tutarlı biriydi.göze batıp da kötü denecek huyları yok denecek kadar azdı.en önemlisi de güvenilirdi.onla hemen her konuda birbirimize itimat ederdik; aramızda hep aynı seviyede,gereksiz samimiyetten ve faydacılıktan uzak,sağlam bir dostluk ve “oda arkadaşlığı” vardı.tırnak içinde “oda arkadaşlığı” diyorum çünkü gerçekten samimiyete aç bir dünyada biriyle aynı odayı paylaşmak kuru bir arkadaşlıktan öteydi. *** Kapıyı birkaç kez tıkladıktan sonra bilindik homurtularından birini daha çıkardı ve odaya girip,benimkinin karşısındaki yatağına yüzü koyun,kendini bıraktı.kısa bir süre öylece uzandıktan sonra klavyeden çıkan tıkırtılarla burda olduğumu hissetmiş olacak ki; “-geldin mi lan nerdeydin bu saate kadar” dedi yüzünün yapışık olduğu yastıktan,ağzında lolipop varmış gibi çıkan sesine kafa salladım. Sonra vereceği cevabını bilerek”sen naptın“dedim. sanki cevabını bildiğimi tastikler gibi, can sıkıntımı körükleyerek ”hiç! aynı” dedi. Dışarda bir süre vakit geçirip tekrar odaya geldikten sonra; hep yaptığımız gibi, bir kaç dakika uzanıp,sanki neden konuşmadığımı sorgulayan bir nefes uğultusuyla kalktı.dolabın kapağına asılı havlusunu aldı.belli ki az önce boş bulamayınca homurdandığı lavabo için,şansını bir daha deneyecekti. aradan yarım saniye geçmeden öncekinden daha sert ve taze bir sövmeyle,içerdekine; “-yatıya mı girdin piç kurusu!çık” diye çıkıştı.bunu der demez içerden sifon sesi benim kulağıma kadar geldi; hafifçe sırıttım,kapı açıldığında çıkacak kişiyi ve surat ifadesini onun gibi ben de adım gibi biliyordum.bu yüzden kalkıp bakmak bir yana kafamı bile çevirmeye gerek duymadım. Belli ki yan odamızdaki götten bacaklı haşere,hayattaki tek fantezisi olan tuvalet meşgul etme işini yine başarıyla icra ediyordu.hep de sonu aynı bitiyor; telaşla dört beş saniyeyi aşmadan, bekleyeni daha fazla öfkelendirmeye cesaret edemeyerek kapıyı açıyordu. bahse girerim yine yüzündeki değişmez ifade belliydi ve fantezisini sonlandırıp, kendine homurtuyla edilen küfrü duymamış gibi arsız sessizliğiyle bitişikteki odasına siniyordu. Bir aydır süregelen bu hadise;bana tüm detaylarıyla göründüğü gibi pek cesur olmasa da, her akşam endişe bırakarak“yarın görüşürüz” diyordu. Dışardaki olaya her ihtimale karşı kulak kabartışım bittikten sonra İlgimi tekrar ekrana çevirdim.günün bu sıkıcı anında herkes umduğunu nette arıyor olmalıydı ki dikdörtgenimdeki yeşil sayısı yine artmıştı.genelde olduğu gibi bu defa gelenin, köşede adının yada adresinin yazdığını fark etmemiştim.haneme yeni biri mi ekleneceği de kimse tarafından henüz müjdelenmemişti.beklenen birine sahip olmadığım gibi ben böyle akşam yemeği sofralarında hiç de misafir perver değildim.hiçbir zaman davetsiz konuklarıma “en fazla bir tabak eklenir gözüyle” bakamayıp,bu yüzden sofrada çoğu zaman yalnız oturuyordum. şunu itiraf etmeliyim ki bu kez, (yine kimseyi kolay kabul edemeyecek olmama rağmen) heyecanlanacak;ve sonrasında yeniliğe ardına kadar açık "camsız" bir pencereden tüm mahalle meraklısı edamla,komşular duyun der gibi bir “büyük sırrı” daha kucaklayacaktım. devam edecek
Telif Hakkı Uyarısı Zihnimde Yazılı Bir Romanın İlk Sayfaları isimli yazı, Hamit Güllüce tarafından 18.10.2008 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Ocak
4
Ocak
3
Ocak
3
Ocak
2
Ocak
2
Aralık
18
Aralık
18
Doğar Gibi Öleceğim (son Olamayan Şiirim)
• Hamit Güllüce • Hayata Dair Şiirler • 48 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
14
Nefessiz Günlerimde Tütün Gibi Seni Sevmek
• Hamit Güllüce • Aşk Şiirleri • 41 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Aralık
14
Aralık
14
Ekim
18
Ekim
19
Ekim
18
Ekim
18
Zihnimde Yazılı Bir Romanın İlk Sayfaları
• Hamit Güllüce • Deneme / Karalamalar • 127 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ekim
19
Mazlum Manzum(boynu Bükük Kısa Sözlerim)
• Hamit Güllüce • Karalama Şiirler • 120 kez okundu. • 0 kez yorumlandı. |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||
Copyrights © 2000 - 2009 Hikayeler.net | Tüm Hakları Saklıdır

Rss |
İletişim