Herhangi Bir Hafta Sonu GünlüğüHerhangi Bir Hafta Sonu GünlüğüHerhangi Bir Hafta Sonu GünlüğüYaşasın cuma! İşten çıktım eve gidiyorum. Benden mutlusu yok. Yol üstü uğranacak yerleri ve alınacakları sıraya koydum kafamda bir bir. Kepek ekmek alınacak, sonra manava uğranacak, sebze meyve takviyesi yapmak lazım buzdolabına. Şuraya, buraya, bir de oraya uğranacak. Aktara da bir uğramam lazım ya, boş ver, yolumu uzatmayayım şimdi, pek bir yorgunum zira. Her iş bana bakıyor olduğundan acımak geldi içimden kendime. Tam acımaya hazırlanırken vazgeçtim. Günden aklımda kalan minik minik kareler yandı söndü kafamda. Filmlerin etkisi olsa gerek. Bir de gaipten müzik gelseydi tam olacaktı. Kendimi gülümserken buldum kareleri yeni baştan yaşarken. Düşündükçe tebessümüm kulaklarıma kadar yayıldı. Yanımdan geçenlerin bir ikisi, deli miyim ne gülüyorum kendi kendime, gibisinden baktı bana. Doğru ya, sokakta yürürken boşluğa tebessüm edilmez. Yüze mümkün olan en ifadesiz ifadeyi yerleştirmek lazım. Hele bir de iki metre ince topuklu ayakkabı giyerseniz daha iyi olur. Tak tak tak yürürken saçlarınızı da hoplatabiliyorsanız önemli biri bile sanılabilirsiniz. Tüm bu enteresan insan manzaralarını düşündükçe daha çok gülmek geldi içimden, kendimi zor tuttum. Elimdeki poşetler de ne ağır, kollarım uzadı. Binamızın kapısında bekliyorum, içeri giremedim daha. Anahtarımı bulmalıyım. Tam işkence. Her tarafında gözler olan çantamı özellikle almıştım oysa. Gözleri; telefon gözü -zira telefonum çaldığında ben bulmaya çabalarken, bulamadan kapanıyor-, anahtar gözü, kimlik gözü, falan gözü, filan gözü diye taksim etmiştim. Gelin görün ki bu sefer de hangisinin ne gözü olduğunu unutuyorum, gene bütün fermuarlar açılıyor tek tek. Değişen bir şey yok yani. Bu anahtar illa ki her gün aranacak bu kapının önünde. Evim evim, güzel evim. Bir çay yaparım şimdi kendime, oooh, bütün yorgunluğumu alır. Otururum şöyle kırmızı koltuğuma, açarım kitabımı. Gün boyu merak ettim zaten, Sabit Ağa ikinci seferden sağ salim dönebildi mi? Habip Ağa niye onu yarı yolda bırakıp vazgeçti sefere çıkmaktan? Tam kitaba kendimi kaptırmışken -saat 21 suları-, Bedriye gelmiş, hadi dışarı çıkalım diye tutturdu. Gülümsedim. Gülümsemeyip de ne yapacaktım? Ne desem anlamaz zaten. Tek doğru kendisidir. Kimse bir şeyden anlamaz, o her şeyi bilebilir. O da gülümsedi. Sandı ki fikir hoşuma gitti. Cesaretlendi, ısrarı arttırıyor. Israrına, kararlı yüz ifadesine güldüm. Ben gülünce o da güldü. O gülünce ben daha çok güldüm. Tutamadım artık kendimi. Gözlerim yaşara yaşara, ellerimi birbirine vura vura gülüyorum. Bedo benim gülüşüme gülüyor, ben onun gülüşüne daha fazla gülüyorum. Bedo huylandı nihayet. Ne gülüyorsun, komik miyim, dedi. Evet, dedim, komiksin. Çok komiksin. Bu saatte ne işimiz var dışarıda? Hava karardıktan sonra dışarı çıkmam ben, bilmiyor musun? Tabi siz de takdir edersiniz ki bu uzun(!) cümleleri gülerken söyleyebilmek çok zor oluyor. Bedo, ben tek çıkarım o zaman, dedi, çekti gitti. Küstü galiba bana. Bu yazıyı yazarken yüzümde hala geniş bir tebessüm var. Uyuyunca geçer belki. Yarın normale dönerim. Masa saatini, telefon saatini, diğer telefonun saatini kurmadan uyuyacak olmak ne büyük saadet. ***** Bugün cumartesi. Kötü haber, yazdan kalma kıyafetleriyle Bedo karşımda. Hava soğuk, ellerim üşüyor. Ne soğuğu, ben terliyorum, dedi Bedo. Ters ters baktım yüzüne. Sinir oluyorum zaten upuzun saçlarına, git kestir diyorum, yanaşmıyor. Ben diyeyim diz kapağı arkası hizasında, siz deyin topuklarında. Bunları yazdığımı görse darılır bana. Yok, darılmaz aslında, darılmış gibi yapar. Takmaz çünkü o hiçbir şeyi. Hem göremez ki, nerden görecek. Okuma özürlüdür kendisi. İlkokulu zar zor bitirmiş, bitirene kadar canı çıkmış kendi deyimiyle. Okuyanlarla da çok dalga geçer. Millet salak salak kitap okurken ben sevgililerimle geziyordum, der. Sensin salak, derim. Gezdin de ne oldu? Aha şimdi sen de yalnızsın. İki de bir arıyorsun, işin yoksa çıkıp dolaşalım mı, diye. Yüzüne söyleyemiyorum sanmayın bunları. Söylüyorum. Şiddetle savunur önce kendini, iki dakika sonra unutur. İyi kızdır, kafa kızdır aslında da, derde deva olmaz. Ne zaman işiniz düşse sırra kadem basmıştır. Ara ki bulasın. Saçlarını savura savura nerelerde geziyordur Allah bilir. Yanında yazıyorum her şeyi gördüğünüz gibi. Karşımda oturmuş, dumanını savura savura sigara içiyor. Arada bir, bırak o kalemi de gel, diye haykırıyor. Okuma özürlü dedim ya, para versem, gözüne de soksam gene okumaz. Okumaz değil, okuyabilemez. Tabela okuması bile, be-bi-bö, derken iki saat sürüyor. Rahatım anlayacağınız. Bu son cümleyi yazarken göz kırptım, görebildiniz mi? Öğleden sonra ektim Bedo’yu. Ekemezdim de, onun iş yerinden arkadaşları aradı, gezelim demişler, fırladı gitti. İtiraf edeyim, galiba ben ekildim. Ekilmek de çok güzel olabiliyormuş bazen. O gider de ben çıkamaz mıyım evden? Ben de arkadaşlarla oturuyorum her zamanki yerimizde. Her zamanki dememin sebebi, müşkülpesentlik var serde, öyle her yeri beğenemiyoruz kolay kolay. Birden aklıma sevgilisiyle her buluştuğunda, günü ölümsüzleştirmek adına o günden ufak tefek bir şeyler saklayan biri geldi. Tiyatro bileti, peçete, kibrit kutusu, kürdan falan. En acayibi sakızdı. Adamın çiğneyip attığı sakızları da biriktiriyordu hatıra diye. Ne çatlaklar var dünyada. Biri elimden kapıp kaçar korkusuyla mıdır nedir; aşkım, aşkım diye yapışık geziyordu adama. Ayrıldıklarını duydum. Aşkısı yeni bir aşk bulmuş. Sakızlara bakar bakar ağlar artık. Acıdım yine de, yazık, çok da çabuk bağlanan biri. Yıkılır yıkılmasına da geri kalkabilir mi bilemem. Efkârlandım bak, bir çay daha içeyim bari. Ben de çay içtiğim bardağı, bu günün anısına, günlüğümün arasına koyup kurutmaya karar verdim. ***** Yine bir pazara uyandık. Annem geldi aklıma. Arayıp bir hayır duası alayım dedim. Kulakları ağır işittiğinden ahizeyi olanca gücüyle kulağına yapıştırır, sonra da kulağım ağrıdı diye kısa konuşmak ister. Ha, bir de kıyamaz bize, çok yakmayalım, der hemen. Hal hatırdan sonra başlar duaya zaten, konuşmanın yarısı dualarla geçer. O da olmasa her işimiz ters gider. Onun duaları sayesinde ayakta durabildiğimi düşünürüm hep. Bugün unutturabildim kendimi Bedo’ya. Takılacak başka kurbanlar buldu herhalde kendine. Hiç susmaz, kafam kazana döner onun yanındayken. Söylediği şeyleri yeniden, yeniden, yeniden söyler. Ta ki bıktırana ve dediğini yaptırana kadar… Yok’tan hayır’dan anlamaz asla. Çaresizlikten gülerim çoğu kez. O ısrar eder, ben gülerim. Küser sonra, susar. Rahatlarım. Ooh be, derim içimden, dünya varmış. O da öyle bir çeşit işte. Çeşit çeşit, çatlak çatlak insanlar da olmasa etrafımızda, hayatın ne anlamı kalır? Tuz, biber, malzeme, eğlence lazım hayatı sürükleyecek. Değil mi ama? Pazarları sevmiyorum. Pazartesi sendromum var. Pazardan başlıyorum pazartesi korkusu yaşamaya. Keşke bir gün çalışıp altı gün tatil yapsaydık. Çok gürültülü bir ortamda çalıştığımdan, kalabalık ve gürültülü yerlerden de nefret eder oldum ayrıca. Toplu taşıma araçları, alışveriş merkezleri, hatta ana caddeler. Korkulu rüyalarım benim. Aksi gibi her an herkes dışarıda. Her yer insan kaynıyor. Bunların evleri yok mu diye düşünüyorum, ne çok geziyorlar. Elime bir megafon alıp bağırasım geliyor: “Sizin eviniz yok muuu? Hadi gidin evinize, evinize, ze, ze, ze!” Elimde Son Yeniçeri (Reha Çamuroğlu) adlı bir kitap var. Tavsiye etme meselesine gelince, evet, ederim, güzel kitap. Arkadaştan almıştım. Araya başka şeyler girdi, bitiremedim daha. Az kaldı. Bir de, saksıyı kaldırırken dibindeki tabaktan su döküldü kitabın üstüne. Kurusun diye bekliyorum. Umarım belli olmaz. Yoksa çok mahcup olurum. Emanete hassasiyetle dikkat ederim aslında, nasılsa bir sakarlık yaptım işte. Nasılsa derken sanki ilk defa sakarlık yapmışım gibi oldu. Sevmediğim işleri yaparken aniden sakarlaşıveriyorum. Çiçek sulamayı sevmiyorum örneğin. Mutfakta hakeza, sevmediğim bir iş yaparken mutlaka bir şey döker veya kırarım. Elimin ucuyla yapıyorumdur o işi çünkü. Ne de çabuk geçti hafta sonu. Önümüzdeki hafta sonuna daha beş gün var. Beş koca iş günü. Oof, of! “Neler çeker bu gönül, söylesem şikayet olur.”
Telif Hakkı Uyarısı Herhangi Bir Hafta Sonu Günlüğü isimli yazı, Hatice Taşdelen tarafından 20.10.2008 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Ocak
7
Ocak
7
Bir Çift Güvercin Gördünüz Mü?
• Kadriye Arslan • Yaşamdan Hikayeler • 54 kez okundu. • 3 kez yorumlandı.
Ocak
7
Ocak
7
Ocak
7
Ocak
4
Ocak
4
Geç Kalan Sevda Hakkında
• Hatice Taşdelen • Kişisel Denemeler • 59 kez okundu. • 10 kez yorumlandı.
Ocak
4
Aralık
19
Aralık
18
Aralık
1
Kasım
7
İlginç Bir Evlenme Teklifi
• Hatice Taşdelen • Komik Hikayeler • 1103 kez okundu. • 8 kez yorumlandı.
Kasım
8
Bana Matematiği Sevdiren Öğretmen
• Hatice Taşdelen • Anı Hikayeler • 810 kez okundu. • 12 kez yorumlandı.
Aralık
19
Kasım
19 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Copyrights © 2000 - 2009 Hikayeler.net | Tüm Hakları Saklıdır

Rss |
İletişim