Beşinci MevsimBeşinci MevsimBEŞİNCİ MEVSİM…Bu duruma bozuluyordu. O gelmiş kesin. Geldiğini adı gibi biliyor, bunu hissediyor ama niye ortalıkta yok akıl erdiremediği bu; dikilip dinlenmek ve bu bahaneyle biraz daha beklemek istiyordu. Karnı burnunda kadının ne zoru var yalan söylesin öyle ya? Aklından zoru olan taş kalpli biri mi ki durduk yerde yalan atıp sevdalı bir kızın canını yaksın, acıtsın! Hasret gelmiş bu kesin; yalan palavra bir yana, gelmiş olma ihtimaline kendini daha çok inandırıyor, inancı arttıkça arayışları artıyor ama gene de bazı şüphelere kapılmaktan kendini kurtaramıyordu. Belli diyordu kendince. Geldiği belli tamam da; ya özlediği, özleyip görmek istediği, unutup terk etmediği biraz şüpheli; içinde bir sürü burgu burunlu kurt, aklı karmakarışık, acabalar içinde tir tir titriyordu. Hem şüpheler, hem endişeler, hem kandırılıp aldatılmış gibi kendini küçük görmeler; bir yandan da umutluydu. Geldiği bile belli değilken kaybolmuş birinden sonra onu da kaybetmek istemiyordu. Yani bir de umudunu kaybetmek istemiyordu. Eve değil de su kaplarını duvar dibinde bırakıp Zeynep’lere gitmeyi düşündü. Aslında aşklarının başladığı yer burası değil esasen Zeynep’lerin yol boyu, karanlık gecede çarpışıp karlar içinde yuvarlandıkları yerdi. Belki Zeynep’lerin oradadır, belki köprübaşındaki su yanındadır, ya da gezinti için çıkmış asfalt boyundadır diye düşünüyor öyle böyle tahminler yürütüyordu. Öyleyse düşündüğünü yapmalıydı. Sokak sokak aramış bulamamış bir de oralara baksa ne kaybederdi ki! Düşündüğünü yaptı da. Termosları duvar dibine bırakıp başka bir şey düşünmeden Zeynep’lerin oraya doğru koşmaya başladı. Hem savrulup koşuyor hem de dört göz dört kulak her yerlerde onu arıyordu. Yollarda Hasret yoktu. Yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen yakın arkadaşı Okan yok, yani görünürlerde ikisi de yoktu. Çarpışıp kıvılcımların çaktığı yer bomboş orada da yoktu. Yokların olduğu yerde durmanın anlamı bir yok durmadı zaten. Arkadaşı Zeynep’lerin evi vardı sokağın ucunda; orada mıdır diye düşündü ama vazgeçip oraya sapmadı. Kapılmış bir yele kuru yaprak gibi, o ahvalde dönmek, caymak yok deyip yürümeye devam etti. Köyden öteye, derenin berisine, taş köprüye kadar gitti. Ali beyin kahvesi yanında pinekleyen, tozlu yollarda, kara suratlı asfaltta bir öte bir beri volta atıp gezen, kuytu bir köşeye çökmüş gizlenen ne Okan, ne Hasret hiçbirisi yoktu. Köprüden döndü çaresizce. Orada olabilir mi diye düşündüğü o eve gene girmedi. Girse; gördün, duydun mu diye sorup sual etse ama artık Zeynep de umurunda değil çünkü usanmış, yüzsüzce köşe bucak arandığı için kendinden utanmış, müthiş sinirlenmişti ki bundan böyle kimse umurunda değildi. Arayıp bulamadığı vefasız bir sevgilimi; canı çıksın artık o bile umurunda değildi. Onun yüzünden su termoslarını cami dibinde bırakıp gitmiş; gururu paramparça çok incinmiş bundan sonra hiçbir şey umurunda değildi. Anlamsız bir telaş içinde, bir heyecan silsilesinde ve özlemen denen şeyin korkunç kisvesinde o yol senin bu yol benim deyip delik içlerinde bile onu arıyordu he pes artık. Bırak Allah’ını seversen Gökçe dedi kendi kendisine. Hiç mi gururun yok? Hiç mi onurun yok? Kızlık gururu denilen şeye ne oldu o da mı yok? Bir kız bir oğlan peşinde böyle deli danalar gibi mi gezermiş? Su kaplarını bile bıraktın cami yanında. Evet düşüncesizce bırakmış büyük bir aptallık yapmıştı kendice. Arkası arkaya iki kez suya gelmişti bir umut diyerek. Kimseyi görememişti. Madem geldi, madem yengesi gördüm deyip öyle söyledi de neden yoktu. Ve yok olduğunu bildiği halde yok oğlu yok işte deyip neden pes etmemiş, ne akıl, ne fikir ki onunki; kızım kap termosları çek git evine, sana ne? Çok kıymet veriyorsa… Canım cicim çok seviyorsa… Madem gelmiş, gelmiş de bir haber bile iletmemişse… O arasın seni sana ne! Çeşme taşında yok! Cami yanında yok! Yolda yok, belde yok. Hiçbir yerde yok! Ta asfalt boyuna kadar gitmişti. Köprü altında, subaşında, karşıda, çarşıda… Yok, yok, yok! Yok oğlu yok ortalıkta yoksa sana ne! Bu düşünce içinde koşup gittiği yerden umudunu kesip cami yanına geri geldi. Kaplarını kapacak, kaptığı gibi evin yolunu tutacak, yok oğlu yok Hasret’i de aklından silip atacak, unutacaktı. Bu ne be! Bir girecek eve giriş o giriş bir daha kapı dışına bile çıkmayacaktı. Görsün gününü… Onu düşünmeyen hayırsızı o hiç düşünmeyecek, gram üzülmeyecekti ki içinden böyle yeminler etti. Bu ne be dedi. Bu kadar üzüldüğü yetmez mi? Üzüle üzüle içi bağrı büzülmüş, dili damağı buruşmuş, ağla ağla gözyaşları bitmiş kurumuş, iki kemik bir deri tazı gibi, şimdi gör gününü Hasret bey dedi içinden. El mi yaman bey mi yaman? Okulluyum deyip kabarırsın, sanki dev aynasına bakarsın ki kendini pahalıya satarsın; gör bakalım! Gökçe’yi saf mı sandıydın? O köylü kızı ben şehirliyim, nasılsa koşar it gibi peşimden deyip öyle mi sandın? Ama aldandın. Gör bundan böyle! Sen mi yaman ben mi? El mi yaman bey mi? Tabii… Daha dündü yalım yalım yalvardığını, kız gibi salya sümük ağladığını çabuk unuttun! Öyle mi yaptın? Unuttun mu? Sen unutursan Gökçe unutmaz mı sandın? Hadi şimdi gör bakalım… Aynayı Konya’yı anla bakalım! Cami yanına gelince bir de baktı ki termoslar bıraktığı yerde yok; kaybolup yok olmuşlar yerinde yeller esiyordu. Dilini yutmuş gibi dondu kaldı. Termoslar yok, çalmışlardı. Ne yaptığını ve ne yapacağını bilemeden çaresizce ve şaşkınlık içinde o yol senin bu sokak benim nerdesin ulan nerdesin diye diye bunca zamandır olmayan bir sevgili peşinde gezip deli divane gibiyken bıraktığı yerde su kapları da yok ne yapacaktı şimdi? Bir de sularını çalmışlar; elleri boş sallana sallana eve ne yüzle gidecek, anasına ne söyleyecek, neyi nasıl izah edecekti? Laf anlamaz anası ne diyecekti bu olanlardan sonra; ne bekliyordu ki! “İki termosa sahip çıkamayan Gökçeee!” böyle böyle bağırıp kudurup sinir küpü gibi, “aklı başında olmayan Gökçeee! Bastığı yeri bilmeden aklı bi garış havada gezen Gökçeee! Deli bi çocuğun peşinde gezen deli Gökçeee!” anası böyle bağırmayacak mıydı? “Deli gibi deli bi çocuğun peşinde gezen Gökçeee…” Böyle bağırıyordu Gülsüm kadın beyninin içinde. Duvar dibinde donup kalmış şaşkın mı şaşkın, anası ha bire bağırıp çığırıyor, sesi çan sesi gibi kulaklarında; demek öğrenmiş, her şeyi biliyor. Küçük kızı on beşine gelir gelmez ne çok büyümüş, büyümüş de birini sevmiş ve karasevdalar içinde yani bu yüzden dünyalara küsmüş; yandı şap gibi ne yapsın ne desin di şimdi? İyi yürekli, karnı göbekli, ikiz bebekli Aççe, kandırıp aldattığı yetmez gibi bununla da yetinmeyip demek olanı biteni bir bir anlatmış ki anası âşık olduğunu öğrenmiş, rezil rüsva oldu ya yazıklar olsun böyle kendisine hem de vicdansız Aççe yengeye! Anasının ciyak ciyak sağır eden sesi beyninde; bir sürü çekirge kulakları uğulduyor, dünya karardıkça kararıyor her yer zindan gibi boğuluyordu bu karanlığın içinde “Bi çocuğun peşinde deli divane avare Gökçeee…” “Ana suuus… Bubam duyacak!” “Duysuuun… Duyarsa duysun! Duysun da tülü saçlarını yolsun! Boynunu ursun…” “Ana suuus… Bubam duyacak! Duyup boynumu uracak!” Taş duvar dibinde donmuş kalmıştı. Termosları çalmışlar elleri boş kalmıştı. Hasret, zaten yoktu. O, yok oğlu yok… Yüreği boş, bir de elleri boş, umut yok beklemek boş. Gönül boşken boşuna düşünmek boş… Demek ne sevgi gerçekmiş ne aşk; her şey yalan her şey boş. Boş hayatın bir anlamı yok, boşa yaşamanın anlamı boş… Akıl yok işte bu yüzden beyin bomboş. “Ana suuus… Bubam duyacak!” Önce sevdiğini kaybetmişti. Şimdi de su kaplarını. Ne biçim bir gün ki bugün işsiz güçsüz bütün belalar gelip onu buluyordu. Biri öbürü üstüne… Şimdi ne yapsın? Alıp başını hangi diyarlara kaçsın? Garip başını hangi taşlara çalsın? Kahvelerdeki adamlar çıkmış, bu deli kız deli deli neler yapıyor, bir o yana bir bu yana neden savrulup duruyor, ne kaybetti de neyi arıyor diye patlatmışlar meraklı gözlerini ona bakıyorlardı. Belki herkes kendi âleminde kimsenin baktığı filan yok ama o öyle sanıyordu. Çeşme başında bekleşen bir sürü karı kız, yollarda oynayan enik encek, ufak tefek kedi köpek, genç, yaşlı kadın erkek, herkes dikilip put kesilmişler, hepsinin gözleri pörtlek pörtlek alay eder gibi, sanki hepsi fesat yürekli sinsi sinsi güler gibi... Yedi yüz tane… Tam yedi yüz tane kem göz… Yedi yüz tane nazar yüklü yeşil göz… Yılan gözü, kurbağa gözü, baykuş gözü… Yedi yüz tane… Sanki meraklı yedi yüz göz, yedi yüzü de üstünde hepsi ona bakıyordu. On beşinde âşık olmuş bu deli Gökçe’ye… Kimse bilmiyor ki deli değil divaneydi o. Kimse bilmiyor ki divane değil seviyordu o. Bu sebepten aklını toplayıp hemen kaçmalıydı bu lanet yerden. Hasret’i de, termosları da unutmalı; koşmalı rüzgâr gibi, hatta kanat takıp uçmalı, sağa sola sapmadan doğruca eve konmalıydı. Eve kapanıp hapsolmalı ve bir daha ömür boyu kapı dışına çıkmamalıydı. Çünkü bütün köye rezil olmuştu kendi düşüncesine göre. Ancak böylesi paklardı onu. Bu düşünce içinde termosa bidona, Okan’a Hasret’e lanet okuyup eve doğru koşmaya başladı. Koşarken etekleri savruluyor, ayakları kıçına vuruyor, yoldan tozlar kalkıyor; pis sakal Aziz’lerin evini geçmiş tam Keremce’lerin oraya gelmişti ki neye uğradığını anlayamadan zınk edip durdu. Hasret oğlan, Keremce’lerin gürgen avlusundan yola atlayıp dalları çok yapraklı ceviz ağacının altında önünü kesmişti. Karlı soğuk bir Şubat ayındaki gibi gene kontrolsüz koşuyor, gene sağını solunu görmüyor, gene ayakları yere değmiyor; kör gibi koca birisine, yani buram buram özlediği kimseye gene çarpıyordu ki bu sefer zor da durabildi. İşte olan olmuş ummadığı bir anda karşısında onu bulmuş, işte dizbağları çözülmüş, ipler kopmuş, boş çuval gibi yere düşmesin de kim düşsündü şimdi. Gözleri kararmış, beti benzi sararmış o ölmesin de kim ölsündü şimdi. Birden bire karşısında görünce hiçbir şey diyemedi. Tek söz söylemek ne kelime boğazı düğümlenip soluksuz kalmış, boğulup oracıkta ölecek gibiydi. Hasret de tek kelime söylemedi. Ya da söyleyemedi. Belki o da Gökçe gibi sersem gibiydi. Sadece elinden tuttu ve çekip bir hiçmiş gibi onu Keremce’lerin bahçesine uçurdu. Dere boyuna yakın yerde dallı budaklı, yeşil yapraklı fundalığın her şeyi saklayıp gizlediği o yere girdiler. Gecelerin içi nasıl kara karanlıksa gündüz vaktindeki fundalığın içi de yeşil karanlıktı. Burası gizli saklı bir yerdi ve dallı budaklı, yeşil yapraklı, içi çiçekli ve otlu, otlar büyüyüp serpilmiş yer is toprak değil yeşil döşek gibiydi. Kadife tüylü yılanyastıkları vardı kocaman yapraklı. Ve sıcak bahar kokuları… İkisi de sık soluk içinde; Gökçe’nin göğsü bir şişip bir iniyor, korkuyla karışık ürkek tavşanlar gibi küçücük yüreği pır pır ederken eli Hasret’in elinde, gözlerini dikmiş bir şeyler söylemek istiyor ama nefesi kesilmiş gık bile diyemiyordu. Hasret, anlıyordu. Bunca olaydan sonra, yaşanmış bunca ayrılıktan ve bu kadar karmaşık zamandan sonra biliyordu ki zor, hele sevgisine ve samimiyetine gönülden inandığı bir kız içinse zordan da zordu. Eliyle ağzını kapattı usulca, az soluklansın, rahatlasın ve toparlansın düşüncesiyle. “Suuus…” dedi ona, “biraz konuşma…” Öylece suskun bir zaman beklediler. Sessiz beklerken, bir gören duyan oldu mu diye de kulak verip dinlediler, ürkek tavşan gözlerle dışarıyı gözlediler. Keremce’lerin ev yanlarında, bahçede, yolda, ötelerde, beride dere içinde, karşı yerdeki komşunun kümesinde, ahırda, samanlıkta… Duyulurda bir ses, görünürde kimse yoktu. Bir kedi, bir köpek, bir tavuk bile yoktu. El ele tutuşup kaçarken onları gören olmamış durum öyleye benziyordu. Saklandıkları yer güvenli bir yer belli ama ne olur ne olmaz temkinli olmak lazım, ne de olsa köy yeri bir açık vermemek lazım, sonra dedikoduların önüne geçilmiyor, suçsuz günahsız olsa bile çirkefin diline düşerse insan kolay iflah olmuyor, sonra feleği şaşıyordu ki düşman başına vermeye diye düşünürken, Gökçe; “Sularım yok…” dedi usulca Hasret’e, “sularımı çalmışlar…” Hasret, Gökçe’yi ilk kez görüyordu gündüz gözüyle. Dikmiş gözlerini gözlerinin içine, yüzünün sarıyla karışık kara rengine, gölgeli çizgilerine tepkisiz ve kıpırtısız tam bir put gibi. Gökçe; “Termoslarım...” dedi sessiz ve çaresizce. Hasret: “Suuus…” dedi gene kendi bildiğince, “biraz konuşma…” “Çalmışlar… Yok!” “Suuus… N’olur konuşma!” Hasret, beyaz tenli kumral bir oğlandı. Bahar gelmiş ama henüz güneş görüp renk değiştirmemiş. Gökçe, siyah saçlı, az esmer karaca tenli bir kız; esmer yüzü kızarmıştı ya güneşten benzi alabildiğine soluktu. Aslında bahar kızarmıştı tenini ama yüzündeki solgunluk başka sebeptendi. Güneş yaktığı ya da bahar yelinin yakıp kavurduğu bu kızarıklık olmasa, bir de esmer tenli biri olmasa sararıp solmuş olduğu çok belli olacak, sıkıntısı tez anlaşılacak ya Hasret’in haberi yok bundan; o, ölümlerden ölüm beğenmiş bunu bilmiyordu. Bilmiyordu ki bir gitmiş bir gelmiş, ölmüş gene dirilmişti sıkıntılar içinde beklerken. Umutları bir solmuş bir yeşermişti sokak sokak arayıp içi içine sığmaz tir tir titrerken. Özlem dolu yüreği çırpınıp dururken can evinde bir bulmuş bir bulamamıştı onun haberi bile yokken. Hasret bilmiyordu ki, o, bir üzülmüş bir sevinmişti. Bir kurumuş bir yeşermişti. Bütün bunların üstüne tuz biber; su termosları da kaybolmuş yok mu; beti benzi solmuş, aslında yüzü güneş yanığı değil kara sarı olmuştu. Sonra dünyasının karardığı bir anda umutsuzca her şeyi bırakıp deli gibi eve doğru koşmuştu uçarcasına. Cılız bir kelebek gibi esmeyen yelde bile savrulmuş, sonra bilmiyor ki ne olmuşsa olmuş; birden bire bir mucize gerçek olmuş ve kaybolan umutlarının umutsuzluğu içinde, aklını kaybedeceğini sandığı bir zaman diliminde, hiç ummadığı şekilde yerde arayıp bulamadığı yâri onu gökte bulmuş ve elinden tutmuştu. Bak şu feleğin işine ya hala şaşkın bir ördek misali eli elinde ama o el kimin eli bunun pek de bilincinde değil, yangınlar içindeki kor ateşlerle boğuşan hasta çocuklar misali; “Güpegündüz… Gündüz vakti… Gören olacak… Yılan oynamış yeraltında duyulmuş. Duyan olacak. Haber kanat takıp uçacak… Bubam kıyma gibi kıyacak…” diyemiyor, dili tutulmuş konuşamıyordu. Ağzında tek o, “Sularım… Çalmışlar… Yok…” deyip durmadan onu sayıklıyordu. Hasret de konuşmuyordu. Kız bir şey söylemek istese ağzını örtüp “suuus” diyor, istese de konuşmasına izin vermiyor, susturuyordu. Soğuk bir kış gecesi tanışmışlardı onunla üç ay önce. Karanlıkta. Sonraki günlerde gece buluşmuşlar gece konuşmuşlardı hep karanlıklar içinde. Bir de gözlerden ırak mektuplardaki sevgi sözcüklerinin derinliklerinde. Gönül gözü müydü ki o; ya da bir elektrik meselesi, bir başka şey her ne ise bilemedikleri “gözleri menekşeymiş” diyordu içinden, “menekşe… Menekşe… Yeşil, ya da gece mavisi mi ne…” Sus derken kapadığı dudaklardan çekip aldı elini. Kız gibi o da suskundu. Kırpmadan bakarken sadece gözlerinin derinliklerine “gamzeliymiş” diyordu içinden, “yanağındaki gamze mi ne…” El ele kaçıp giderken kendilerini fundalığa atmışlar, girer girmez de görünmemek için otların içine upuzun yatmışlardı. Öyle de kalmışlar kalkıp oturmamışlardı. Soluk soluğa suspus, rüyadan bile daha yakın yan yana, nerdeyse koyun koyuna, titrek parmakları heyecan içinde belki farkında bile olmadan uzanmışlar saçlarıyla oynuyordu istem dışı. Bukleli saçları kara mı karaydı ipek gibi. Kara saçlar karakaşlarla, menekşe gözler gamzeli yanaklarla, benzi sararıp solmuş korkular içindeki Gökçe, sıkıntılar içinde mimikleriyle de olsa bir şeyler söylemek istiyor, Hasret ise kendice bildiğini, hep aynı şeyi diyordu; “Suuus… N’olur konuşma!” Eli Gökçe’nin saçlarında, kömür karası saçları titrek parmakları arasında, bir dolayıp bir bırakıyor, tutturmuş bir oyun kızı susturmuş; kendince ve ürkekçe onu oynuyordu. Bir saçıyla oynuyor, bir yüzünü okşuyor, kız put gibi tepkisiz itiraz dahi etmiyordu. Bırakmış kendini ne yaparsa yapsın itiraz yok sorgusuz sualsiz izin veriyor, izliyor bakalım işin sonu nereye varacak, bekliyordu. Fundalık içinde ve gizli yerde upuzun yan yana ottan döşekler üstünde… Yüz yüze ve göz göze, soluk sesleri kulakların içinde… Nefesleri nefeslerinde… Kokuları burun deliklerinde; “Suuus… Nolur konuşma!” Sanki konuşursa sihir bozulacak gibi takıntılı bir şekilde. Böyle ne kadar kaldılar belli değil kendilerine gelip uyandıklarında ilk konuşan Hasret oldu. “Kararmışsın…” dedi usulca Gökçe’ye. Gökçe korkuyordu. “Yakalanacaz!” dedi onu duymamış gibi. “Mart karasını sana atmış…” “Bi gören olacak… Çıramız yanacak!” “Ne kadar karası varsa hepsini sana atmış...” “Ben zaten garaydım.” “Sen kara mıydın?” “Evet…” “Gerçekten mi?” “Eveeet…” “Seni gündüz gözüyle hiç görmedim ki…” “Yakalanacaz...” “Seni geceleri gördüm. Hep karanlıkta…” “Beni garanlıkta mı sevdin?” “Evet…” “Ben çirkin biriyin. Garanlıkta aldandın. Güzel sandın…” “Olsun…” “Şindi şavukta görünce… Beğenmezsin! Beni bırakırsın.” “Saçmalama Gökçe!” “Yalan mı?” “Yalan… Ben senin ruhunu sevdim kızım. Nefesini sevdim. Bana ne karanlıktan! Elimi tutuşunu sevdim. Bak böyle. Yüreğini… Yüreğimi okşayışını sevdim. Saçını sevdim. Ben senin önü düğmeli fistanını, başındaki yazmanı… Ben senin titreyen içini, kokunu, soluğunu sevdim. Sevincini, korkunu… Yumuşak huyunu, inatçı oluşunu sevdim. Ben senin canını sevdim kızım! Sesini, ağzını, dilini… Bana ne gündüzden! Bana ne karanlık geceden!” “Oooo… Başka? Daa başka? Saymadığın başka bişey galmadı mı? Unuttuğun…” Hasret: “Vaar…” dedi, “bir ömür saysam… Saysam saysam bitmez ki!” “Burda yattık galdık... Otluk içinde. Yakalanacaz birisine. Güpgündüz… Görecekler! Dünyanın orta yerinde… Apaçık… Allah’ın altında. Yanlış anlayacaklar! İkimiz…” “Korkma kimse göremez. Burası kimin aklına gelecek ki? Kimse göremez. Burasını çok aradım. Sonra buldum. Tamam deyip nişan koydum. Böyle planladım ve uyguladım. Bırak onu bunu, av köpeği salsalar peşimize o bile bulamaz bizi.” “Duyacaklar!” “Duymazlar…” “El âlemin bahçesindeyiz. Hem de güpgündüz…” “Olsun… Burası iyi… Dedim ya burayı bilerek seçtim.” “Neden seçtin?” “Çünkü Kerem amca yok. Mercimek inge dersen, görmez işitmez…” “Hani utangaçtın ya sen! Bakıyom dilin çözülmüş bülbül gibi olmuşsun. Beni susturup kendin gonuşuyon.” “Neden böyle diyorsun ki?” “Bilmem…” “Konuşkan olmamı istemez misin?” “İsterin tabii. Hiç istemen mi? Gonuşmayan yavukluyu kim naspın! Gonuş tabii. Gonuş gonuş da… Ama boşuna... Bi kere bile sevgilim demedin nedense…” “Sevgilim mi?” “Eveeet…” “İşte onu diyemiyorum.” “Neden deyemiyon?” “İşte… Utanıyorum.” “Yalan… Beni kendine yakıştıramıyon da ondan...” “Gökçee… Böyle deme! Kızarım bak…” “Gızarsan gııız…” “Gökçee… Lütfen!” “Gızarsan gıız… N’olacak ki! Düver misin?” “Öperim…” “Oooo… Öp de görelim o zaman!” “Gökçee...” “Eee? Öp de göreliim!” “Gökçeee…” “Öp de görelim dedim ya!” “Bak kızıyorum ama…” “Öpemezsin ki!” “Öpemem… Haklısın.” “Bi kere öptüydün ama!” “O zaman karanlıktı. Gündüz öpemem.” “Zaten gecelerin adamısın sen. Yabani gibi… Hep gece hep gece… Gündüzleri yoksun. Gara gayıp…” “Şimdi gündüz değil mi? Bak varım. Hem de yanındayım.” “Seni aradım durdum!” “Yalan…” “Yalancı sensin. Geldiğin gibi nereyi gittin? Benden gıymetli biri mi var? Ona mı gittin? Aradım durdum. Gitmediğim yer bakmadığım delik galmadı. Hep aradım deli divane gibi…” “Yalan!” “Yalancı sensin! Sözünü tutmayan sensin! Arayıp sormayan sensin…” “Seni hep gördüm ki ben! Ne yaptın, nereye gittin hep gördüm. Hepsinden haberim vardı. Peşindeydim. Ajan gibi gizli gizli takipteydim. Ben gördüm ama haberin yok sen göremedin.” “Termoslarımı… Yoksa sen mi aldın?” Gökçe, kalkıp doğruldu. Bağdaş kurup oturdu. Ellerini dizlerine sertçe vurup patlattığı sorgucu gök gözlerini de Hasret’e dikip… O kalkıp oturunca Hasret de yan dönüp sırt üstü olmuştu. Başında oturan Gökçe’nin sinire kesmiş allak bullak yüzüne, yiyecekmiş gibi bakan sorgucu kızgın gözlerine bakıyordu ki Gökçe, sinirden asılmış, kasları kasılmış, kaşları çatılmış, asabileşmiş, öfkeli bir kedi gibi; Hasret’se bakıp sırıtıyordu yaptığı şakanın masumluğu içinde; “Öyle bakma…” dedi esprili bir sesle, “korkutucu oldun kız!” “Termoslarımı sen mi çaldın?” “Gökçe bak… Valla… Şaka yaptım… Bu kadar kızacağını bilseydim…” “Sularımı neden çaldın?” “Gökçee! Aaaa… Uzatma! Diktin başını kazık sıçanı gibi… Çök yere, görecekler.” “Benle dalga geçtin! Hem kaçıp saklandın, hem kendini arattın, hem de sularımı çaldın. Beni divane yaptın…” “Gökçe özür dilerim...” “Yedi yüz tane kem gözü bana baktırdın. Beni utandırdın!” “Yedi yüz tane göz de nerden çıktı? Geldim diye sevinçliydim. Sana kavuştum diye sevinçliydim. İçim içime sığmıyor havalarda uçuyordum. Durduğum yerde duramıyordum. Yaptım işte ne bileyim? Sürpriz hoşuna gider sandım. Kızacağını ne bileyim yaa! Sen de şakadan…” Gökçe, çok kızmıştı başına gelen bu hallere. O, deli divane, ölmüş gebermiş haberi yok; böyleyken şaka yaptım diye bir de sırıtıp söylemez mi gamsız baykuş gibi, hem de yaptığı şaka değil eşek şakası; fırlayıp kalktı. Sırtüstü yatan Hasret’in üstüne kızgın kedi gibi atladı. “Salak! Öküz! Manda! Hayvan...” Göğsü, karnı, kolları, omuzları neresi denk gelirse yoldu, yumrukladı, tırmıkladı. Bağırıp çığırıyor, küfürler savuruyor, yumrukluyor, tırmıklıyor, itip kakıyor, yolup saçıyor; otların, çalıların, toprakların içine sokuyor, boğazını sıkıyor; gene de hıncını alamayıp bir türlü rahatlayamıyordu. “Bet çocuk… Bet çocuk… Bet, bet, bet!” “Ne dedin sen ne dedin?” “Hayvan dedim… Öküz dedim… Malak dedim… N’olmuş?” “Öyle demeye utanmadın mı?” “Sen de beni gızdırma!” “Ayıp değil mi Gökçe? Bir de ne dedin… Ağzından çıkanı kulağın duydu mu?” “Ne dedim ki?” “Bet çocuk dedin. Ben bet miyim?” “Ben saa demedim...” “Gökçe kime dedin? Burda başka biri yok ki!” “Ben saa demedim.” “Gökçe kime dedin?” “Eşek şakasını kim yaptıysa ona dedim. Yaptığını beğendin mi?” “Eee… Şakayı kim yaptı?” “Kim yaptı?” “Ben yaptım…” “Valla saa demedim. Sinirimden…” “Anlamam özür dile. Hemen, şimdi…” “İyi, özür dilerim.” “Bir daha demek yok ama!” “Söz veremen. Gızdırırsan gene derin.” Hasret: “Hayda…” dedi, “yaptık senle işi! Kız sen bela mısın?” derken, sımsıkı tutuğu incecik bilekleri bıraktı. Elleri kurtulan Gökçe boşta kalıp yüzükoyun Hasret’in üstüne kapaklandı. Memelerin şişliğini ve yumuşaklığını göğsünde hissedince şaşırıp afallayan Hasret, fırlatıp onu üstünden attı. Kız yere düşünce bu sefer kendisi kalktı oturdu. Gökçe yerde yatıyor, yorgun göğsü bir şişip bir iniyor, gözleri çakmak çakmak gülüyor, sırıtıyor, sanki eliyle ve diliyle hırpalamanın zevkini doyasıya çıkarıyordu. Gökçe’nin kızgınlığı bitmiş, bu sefer de Hasret sinirlenmişti. O da panter kesilip kızın üstüne bu sefer kendisi çıktı. Üste o çıkınca kız onu attı, üste kendisi çıktı. Sonra oğlan kızı attı, üste çıtı. Sonra kız oğlanı attı… Bir Hasret üstte bir Gökçe üstte… Bir kedi bir panter, bir panter bir kedi; alt alta, üst üste, kol bacak kenetli sarmaş dolaş yuvarlanmaya başladılar. Bu böyle sürüp gitti ki ta dere boyundaki ağacın gövdesine çarpıp durana kadar. Alt alta, üst üste; sonra yan yana yüz yüze kalıp sarmaş dolaş katıla katıla kendi hallerine gülmeye başladılar. Biri duyacakmış, bir gören olacakmış dünya umurlarında değil; el ele, göz göze, nefes nefese, ten tene, çünkü bu böyleydi, şekil bu şekildi ve kimden kime neydi. Çünkü onlar birlikteydi ve şimdi yaz değil, ilkbahar, sonbahar değil, hele kış hiç değil; bu mevsim başka bir mevsimdi. Beşinci mevsim aşk mevsimiydi ve bu mevsim başka bir mevsimle kıyas kabul etmezdi. Hasret, Gökçe’ye; “Sen tatlı belamsın,” diyor Gökçe ise susuyordu. Yuvarlanmışlar da yuvarlanmışlar, sonra bir ağaç gövdesine toslayıp durmuşlar, darmadağın olmuşlar; kafa, kol, saç, baş, el, etek farkında değil düğmeler çözülmüş göğüsleri görünüyor apaçık, belki farkında ama Gökçe’nin umurunda bile değildi. Hasret, usulca uzandı. Eli tenine değmesin, değerse kirlenmesin diye korka korka çözülen düğmeleri iliklemeye çalıştı ama titriyordu. Bakışlarını kaçırmış baka tarafa, biraz da utana sıkıla çözülen düğmeleri zar zor ilikleyip yeniden kıza döndüğü zaman gördü ki Gökçe mukallit mi mukallit olmuş onun bu utangaç hallerine kıkır kıkır gülüyordu. “Ne gülüyorsun kızım?” dedi Hasret, “dağıtmışsın kendini… İliklesene düğmelerini!” “Kim görecek ki?” “Ben görüyorum ya!” “Görsen n’olacak? Sen el misin?” Başını büktü. Burnunu eğdi büktü. Ezildi büzüldü, ne desin bilemedi. İçinden vay anasını dedi bu kız bir âlem. Yaman yaman. Buna can dayanmaz ki! Kız yaman mı yaman zavallı Hasret bu kızla ne yapacaktı? Biraz deli, biraz terelelli, hem de sevimli mi sevimli. Durup dururken acılaşıp zehir gibi yakıyor, birden değişiyor dilinden bal şerbet damlıyor. Hem acı hem de tatlı; sanki abıhayattı ama biraz karmaşıktı. Belki de bunun adı aşktı ve cin Kerim dayanamamış yerinden fırlamıştı. Cinistan tutar mı onu çıkıp gelmiş gene dibindeydi ve kulağına vermiş ağzını bir şeyler söylüyordu. Oğlum diyordu Hasret’e. Bu kızı bırakma diyordu. Sakın bırakma! Bu kız tam sana göre. Koca dünyayı gezsen dolaşsan böyle bir kız zor bulursun diyordu. Artık büyümüştü cin Kerim. O da Hasret gibi on beşini bitirmiş on altısına girmişti. Çocukluk bitmiş, ergenlik dönemi gelmiş, nerden nereye hep birlikte gezmiş, birlikte yemiş içmiş, birlikte ders dinlemişti. Beyinleri gelişmişse birlikte geliştirmişler, yön verebilmişlerse hayata birlikte yön vermişlerdi. Dünkü oyunlardaki çocukça yaramazlıklar nerde, şimdi kendilerince büyümüşler bugünler bambaşka bir yerde, hem iyi yürekli olmuş cin Kerim çok haklıydı. Yerden göğe kadar… Onun dediği gibi bu kızla mutlu olunurdu. Bu belli, kimi günler çekişseler de, saç saça baş başa didişseler de, kavga etseler çene çeneye bile çabucak unutur gene barışırlar; cin Kerim’in dediği gibi öyle olurdu ki bu çok belli ama bunlar da tuz ve biberdi. Hasret, kalkıp oturdu. Gökçe’yi de elinden tutup kaldırdı. Dere boyu gölgelik ve serindi. Birisi erik ağacına birisi de muşmulaya dayanıp karşı karşıya durdular. Bir süre sessiz sessiz baktı gökçe’ye. Sonra az tebessüm edip sessizliği bitirdi. Usulca; “Zayıflamışsın…” dedi Gökçe’ye. Gökçe: “Nerden anladın?” dedi az mukallitçe. Hasret: “Bilmem…” deyip ağzını büktü gene. “Gündüz gözüyle görmemiştin ya hani beni?” “Bilmiyorum… Sanki öyle gibi geldi.” “Daa önce hiç görmedin… Sahiden mi? Yani… Gerçekten mi?” “Görmedim.” Gökçe, sustu. İnanmamış gibi... “Gerçek kızım! Nerden göreyim?” “Hasreet… Ben hep burdaydım! Şindi nası burdaysam… Aydan uzaydan gelmedim ya oğlum! Geçen sene vardım bi kere. Geçen seneden önce de vardım. Ondan önce de… Hep vardım oğlum beni nası görmezsin!” “O zaman… Yani geçen sene başka… Önceki sene daha başka… Ben bu sene diyorum. Yani benim… Yani… Yani şey olduktan sonra… Yani… Biz şey… Sen benim… Şey olduktan sonra… Yani ben…” “Yani, yani, yani… Yani neyin? Ben senin neyin… Neyin olduktan sonra? “Yaaa… Sen de şimdi… Beni utandırma işte!” “Gene utangaç oldun dimi? Tabii… Bi utangaç oluyon bi utangaç oluyon ki sorma! Bi sevgilim lafını bi türlü süleyemiyon… Yani pes! Pes valla!” Hasret, durdu, dondu. Bakışları gök gözlerin bebeklerinde, içinde; bir şeyler söyleyecek oldu ama konuşamayıp sustu. Yutkundu. Söyleyeceğini söyleyemedi. Kız bekliyordu. Ne söyleyecekse ama çocuk yutkunup duruyor, bakla büyük mü ne bir türlü çıkmıyordu. Acaba “sevgilim” sözünü mü söyleyecek; Gökçe, bunu bekliyordu. Hasret, baktı ki böyle olmuyor oturduğu yerden kalkıp Gökçe’nin yanına gitti. Tekrar sağa sola bakındı. Durdukları yer gizli bir yer tamam da bundan iyice emin oldu. Bir taraf pırnallık içindeki dere, ön taraf bahçe, yolsa uzaktaydı. Burada üç gün üç gece dursalar onları kimse göremez, seslerini bırak yoldan geçenler dallardaki kuşlar bile duymaz bundan emin oldu. Kızın dayandığı ağaca sırtını verip onunla sırt sırta gelecek şekilde oturdu. “Burası güzel…” dedi, “kimse göremez. Sesimiz duyulmaz. Korkmaya gerek yok.” “Neden sırtını döndün?” “Ne oldu ki?” “Sırtını döndün…” “Yakın olmak istedim” “Yüzüme bıktın mı çabıcak?” “Yapma… Ömür boyu baksam sevgilimin yüzüne bıkmam ki ben.” “Bak seeen! Hasret’in dili çözüldü.” “Ne oldu ki?” “N’olacak, sevgilim dedin!” “Evet… Ne olmuş, sevgilim dedim.” “Aferim saa! Vallaha aferim! Bu da iyi… Kabul. Sırtını dönünce dedin ya! Bu da iyi… Kabul. Belki bi gün yüzüme de dersin. Beklerin. Beklerin beklerin… Günler çuvala girmedi ya!” “Bak Gökçe…” dedi Hasret, “bu çok da önemli değil. Yani söylem… Ben sana Gökçe desem ne olur Gökçe’m desem ne olur. Sevgilim desem ne olur demesem ne olur. Ne değişir ki? Önemli olan samimiyet, önemli olan içtenlik değil mi? Önemli olan yürek. Yürekte var olan, gönülde taşınan. Önemli olan… Önemli olan sevmem. Önemli olan aşk ve bunu senin bilmen… Böyle olduğumu bilmen ve beni böyle kabul etmen… Eee? Söz dediğin ne ki, dilin kemiği yok! Saz dediğin ne ki, elin ayarı yok. Bir kere yalanın cezası yok! Şiir gibi olmuş, roman gibi olmuş, ya da başka türlü... Farz et ki bir türkü… Yanık ya da süslü püslü… Ne fark eder? Önemli olan…” “Olsuun… Ben istiyom gene de. Demeni istiyom. İstiyom işte itirazın mı var? Sevgilim demeni istiyom o kadar. İstiyom yaaa Allah Allaaah!” “İstiyorsan derim kızım! Ama beni çok çok zorlama. Mesela karam desem… Mesela sana Gökçe’m desem… Canım desem… Mesela inci tanem, bitanem… Tatlı belam, gözümün nuru, başımın tacı, al yanaklım ipek saçlım, gök gözlüm, güzel kokulum desem… Daha çok şeyler desem… Mesela… “Güzeeel… Çok çok güzel! Aferim! Saa iyi verdim ama pekiyi diil. Gene şiir gibi gonuştun. Şiir olmaz dedin ama şiir gibi bişeyler dedin dedin… Bi sevgilim lafını dememek için neler neler deyip bin dereden su getirdin ama... Ne çok şey… Ne zor şey… Sevgilim demek çok zor bişey… Aman Allah’ım ne zor ne zor! Olsuun… Bunlar da güzel. Ama boş ver sen büle güzel şeyler süleme. Sonra şımarın… Belli mi olur! Bi verisin yetmez bin isterin, belli mi olur! Sona şımarın şımarın şımarın… Şımarık biri olurun belli mi olur!” “Şımar n’olacak? Ondan korkum yok. Şımarıklığın bile güze kızım senin! Uysallığın ne kadar güzelse aksiliğin de güzel kızım! Sanki peşine neden düştüm sanıyorsun? Benim için her yerin, her şeyin, her halin güzel. Güzeel… Tek üzün güzel olmuş bana ne… Kaşın güzel, gözün güzel, saçın güzel… Bana ne! O kızdan bana ne?” “Kaşım gözüm çirkin, bunu mu demek istedin şindi?” “Gökçeee! Ben ne anlatıyorum, sen ne soruyorsun?” “O zaman yüzünü beri dön. Büle sırt sırta oturmak zoruma gitti.” Hasret, kalktı. Gökçe’nin önüne gelip ellerini uzattı; “Ellerini bana ver” dedi. Gökçe, uzatıp ellerini ona verdi. “Verdim işte… N’oldu?” dedi. “Bişey yook! Tutmak istedim. İçimden geldi yaa! Gelemez mi?” Sonra sustular. Gözler kalbin aynasıymış bir zaman el ele göz göze öylece bakıştılar. Sonra Hasret: “Çok üşüdüğüm o gece ellerimi tutmuştun ya…” deyip o sihri bozdu, “hani ahırda… Buz tutmuştum hani, üfleyip ısıtmıştın ya…” “Üfleyip mi?” derken o geceyi hatırlayınca gülümsedi Gökçe. Sonra; “yağma yoook!” diye devam etti, “bi daa bacaklarım arasına… Tövbe valla, buz tutup donsalar bile…” “Sen bilirsin. Sok demiyorum. O gece de dememiştim.” “Kızma kızama! Gene üşürse ellerin gene sokarın meraklanma” “O gece tutmuştun. Nasıl da ürkektim.” “İlk buluşmamızdı.” “Evet.” “Evet…” “Sonra ellerimi tutmuştun. Ben ürkektim. Ellerin benim olsun demiştin.” “Üşümüş ellerin demiştim…” “Öyle demiştin, hatırlıyorum.” “Isıtayım deye… Onlar kendine lazım… Isıtayım deye… Heptenlik alırsam ellerini kalemi nasıl tutarsın? Yazı neyle yazarsın? Parmak neyle kaldırırsın? Yumruk nasıl yapıp bas bas nasıl bağırırsın? Yüreğin duman duman olursa bi gün isyan bayrağını neyle açarsın? Ve gelip karşıma dikildiğin zaman elimi nasıl tutarsın? Onlar saa çok lazım.” “Seninkiler de benim olsun mu?” “Aptal… Zaten seen. Verdim ya! Al işte… İstersen heptenlik olsun.” “Temelli istemem. İstediğim zaman ver yeter. Hem ellerini temelli alırsam mektup neyle yazarsın dimi ama?” Hasret, mektup demiş Gökçe’nin yarasını deşmişti. Derin bir iç geçirip; “Mektup yazdığımız mı var sanki?” derken birden bire hüzünlendi. “gideli kaç ay oldu! İki satır ne yazdın ne yolladın. Ne mektup ne selam hiç bişey yapmadın. Beni unuttun, bıraktın sandım. Şüphelere kuşkulara kapıldım. Ne kadar kahrettim, ne kadar ağladım sabahlara kadar. Gözyaşlarım sel olup aktı bilsen. Yastıklar ıpıslak, uyku tutmadı dertlere kardım. Gamsız olduğunu sandım.” “Bundan sonra söz… Özür dilerim. Semiha’ya postalarım. Ondan alırsın. Sen de yazıp ona ver. O bana gönderir. Tamam mı?” “İnşallah… Nerde o günler!” “İnşallah maşallah yok. Yazacaksın bak!” “Sen yazarsan…” “Ben hep yazarım. Belki derslerim sıkı olduğu zaman, belki sınavlardan başımı kaldıramadığım zaman, belki o zaman yazamam. Ama sen her zaman yazacaksın. Söylemek istemezdim bunu ama mecbur kaldım. Gurbet ellerdeyim. Kimsiz kimsesizim. Tek başına. Bir sen varsın. Sen de buradasın ve yüreğimde yarasın. Yazacaksın. Tamam mı? Mektupsuz bırakmayacaksın.” “Sen de beni bırakmazsan… Üç aydan çok oldu gelmedin!” “Gelemem. Okul sıkı. Yurt sıkı. Başımızda bekçi var. Olmadı öğretmen var. Gece gündüz yoklama var kontrol altındayız. Onlar da haklı kendince çünkü sorumlulukları var. Omuzlarında bir sürü çocuğun taşınması zor yükü var. Tatil dışında salmıyorlar. Ha dediğin zaman gelemem.” “Şindi nasıl geldin?” “Kaçtım…” “Abooov! Kaçtın mı?” “Kaçtım. Sakın kimseye söyleme! Bizimkiler duymasın.” “Deliii! Neden kaçtın?” “Deliii! Anlamadın mı? Senin için kaçtım.” “Olmaaaz! Şindi olmadı işte. Ya okuldan atılırsan! Ben yüzümden…” “Korkma her şeyi ayarladım. Kaçtığım anlaşılmayacak.” “Bi daa kaçma ama. Küserin.” “Sen meraklanma.” “Hadi kalk o zaman. Kalk kalk kalk! Durma… Dakka durma! Bin otobüse hemen git...” “Heyecanlanma yaa! Telaş yapma. Çarşaflara dolaşma. Dur bakalım. Bugün, yarın buradayım. Öbür güne kadar vaktim çok… Hem yarın direllez unuttun mu? Bayram sayılır. Yani tatil, unuttun mu? Arkadaşlarla Seyfi abinin haberi var idare edecekler. Hem yeni geldim nereye gidiyorum? Ateş yakıp üstünden atlayalım. Bitleri pireleri bir güzel yakalım. Kirden, yükten kurtulalım. Dilekler tutalım. Kara kazana köz atalım. Isırganlı suda yıkanalım. Sabah olsun göksuya varalım. Kırk bir çiçekten taç yapalım. Bu telaş ne hele biraz dur bakalım…” Hasret; alaca akşamdan, kızıl ateşlerden, karanlık geceden, çul, çaput, bit, pireden, sabahın seherinden, güneşin yükselişinden, Gılgamış’ın söylediklerinden, Hızır ile İlyas dervişten bahsedince Gökçe zamanın farkına ancak varmıştı; “Anaaam...” deyip telaşlandı, “akşam olmuş! Burda bi durduk… Durduk da durduk kendimizi unuttuk! Çıkalı yıl oldu. Suya gittim ya kim sorarsa; suya gittim sanki gömülüp boğuldum. Sanırsın çeşme anasının gözünde. Anam düşmüştür yollara, elinde üğrende… Nasıl çıkarız şindi burdan? Hapis olduk galdık! Garanlık olunca mı çıkarız? Bi de işin gücün yok gibi şaka yaptın! Su termoslarımı n’aptın?” “Dur telaş yapma! Çıkar tin tin yürür gidersin. Bişey mi oldu utanılacak? Göğsün ilerde, başın dik, korkusuzca ve gururunla… Bidonların avlu boyunda… Ben de dereye dalar kimseye görünmeden öyle giderim. Hem kime ne be! Hiç de canını üzme. Gören varsa görsün. Görseler n’olacak? Kime ne? Herkes bakacak keyfine! Biz aşığız onlara ne? Alnımız ak, içimiz pak, başımız dik… Korkusuzca…” “Hadi o zaman… Ben gideyim.” “Tamam…” “Akşama gel ama…” “Tamam. Hiç gelmem mi, bağlasalar tutamazlar…” “Bu gece Hızır’la İlyas buluşacak...” “Gece yarıyı az geçince… On ikiyi bir geçe...” “Erken gel. On iki çok geç! O zaman ya bubam gelir ya da agam…” “Ben onu demedim. Saat on ikiyi bir geçerken Hızır’la İlyas buluşacak…” Gökçe, yanlış anladığı için gülümsedi kendisine: “Biz yarım gün önceden buluştuk…” dedi Hasret’e. “Hızır’la İlyas buluştuklarında akan sular duracak...” “Dünya duracak dönmez olacak...” “O zaman…” “O zaman… Sadece insanlık olacak. Kötülük susacak…” Başını çevirip dereye baktı Gökçe. Niye baktığını Hasret çok iyi anlamıştı. Akşamın alaca karanlığı çökmüştü çukur içlerine ama dere durmamış şırıl şırıl akmaktaydı. Kuşlar hala dallarda, susmamış yarış edercesine şakımaktaydı. Hayat vardı süre giden ve öyle ya da böyle yaşanmaktaydı. Dönen dünyayı durdurmak kimin haddine! Hasret: “Biz buluştuk ama dere durmamış!” dedi gülümseyerek. Bu söze gülüştüler. Sonra yüzleri asıldı birdenbire bıçak kesmiş gibi. Gül yüzlerine, gülen mutlu gözlerine tarifsiz bir hüzün çöktü. Ayrılmalıydılar. Ayrılık vakti gelmişti gene kim yaratmışsa; gözü kör olsun. Kim demişse adına ayrılık; adı batsın adsız kalsın, çıkalı yıllar olmuş artık gitmeliydi Gülsüm ana çekip gelmeden. Gelip bulmadan, görmeden… Gitmeliydi. Gitmeliydi ama bir türlü ayrılıp gidemiyordu. Elleri bir güzelin elinde çekip terk edemiyordu. Öyle bir zaman beklediler. El ele ama suspus hüzünler içinde, konuşmadan… Çünkü diller susmuş yürekler konuşuyordu. Vakit bitmiş gün devrilip gitmiş alaca karanlık basarken gözler konuşuyordu. Sonra eller kurtuldu, koptu ve büyü bozuldu. Olsun. Ayrılık olursa olsun ama ölüm denileni uzak olsun. Olsun. Sevgi yumak yumak olsun gönülde olsun. Ayrılık… Eller boş. Olsun… Ayrılıklar kavuşmak için değil mi; akşam karanlık olunca gene buluşacaklar, gene konuşacaklar, gene kucaklaşıp koklaşacaklar; onların canı sağ olsun. Uzanıp oğlanın yanağına öpücük kondurdu. Oğlan bozuldu sapsarı oldu. İşte esas olan buydu ve ok gitti yerini buldu. “Akşama gel” dedi sevgiliye kız, “unutma! Sakın sakın… Sakın unutma! Gözlerim yolda kalmasın sakın beni ağlatma!” deyip gitti. “Gelmez miyim?” diyordu sevgili. Boğazı düğümlenmiş konuşamıyor,sadece mırıldanıyordu. “Gelmez miyim gülüm, gelmez miyim?” diyordu, “unutur muyum? Hiç hiç… Seni nasıl unuturum ki? Zincirlere vursalar… Pranga taksalar… Mahpuslara atsalar… Beni assalar… Tutabilirler mi sanıyorsun? Gelmez miyim hiç? Hiç, hiç, hiç… Hiç unutur muyum?” “Istrancalar’da Gündöndü Tarlası”ndan Tevfik Tekmen. 2004 / T.C.S – 2007 / Lüleburgaz
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Telif Hakkı Uyarısı Beşinci Mevsim isimli yazı, Tevfik Tekmen tarafından 25.10.2008 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Gülşen Yılmaz yazıyı tebrik etti...
Murat Yalçın yazıyı tebrik etti...
Can Sarıahmet yazıyı tebrik etti...
Ocak
7
Ocak
6
Ocak
4
Her Aşkta Bir Hikaye Vardır Aslında…
• Gülşah Subaş • Aşk Hikayeleri • 180 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ocak
2
Ocak
1
Ocak
6
Ocak
5
Ocak
4
Ocak
3
Ocak
1
Yetim Ali`yi Döven Boz Ayı
• Tevfik Tekmen • Yaşamdan Hikayeler • 91 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Ekim
25
Ekim
28
Ekim
12
Alışmadık Kıçta Don Durmazmış
• Tevfik Tekmen • İronik Hikayeler • 204 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Kasım
3
Anılardan Yansımalar ve Akıl mı Nefis(içgüdü)mi Sorusu
• Tevfik Tekmen • Kişisel Denemeler • 173 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
10 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||||||
Copyrights © 2000 - 2009 Hikayeler.net | Tüm Hakları Saklıdır

Rss |
İletişim