Kâbus Bu! (2)


Kâbus Bu! (2)
Safiye, odanın ortasındaki teneke sobaya birkaç tane tahta parçası ve biraz çalı çırpı koyup, üzerine iki tane de odun attı. Yaz boyunca sokaktan, tepelerden, ellerine geçen tahta parçalarını, kâğıtları kömürlükte biriktirmişlerdi. Her yıl olduğu gibi yine, bir çeki de odun alabilmişlerdi. Bu yıl da yakacakları bundan ibaretti. Elindeki çakmağı birkaç defa çaktıktan sonra, sobanın altındaki kapaktan kâğıtları tutuşturdu. Odunların çıkarttığı çıtırtılar insanın içini ısıtıyordu ama odanın içini ısıtmaya yetmiyordu. Minik Osman, gece sabaha kadar kötü öksürmüştü ve hala da öksürüyordu. Safiye çocuğun hasta olma ihtimalini düşünmek bile istemiyordu.

“Hacer, kızım! Ben Kezban yengene kadar gidiyom. Hem, şu oğlanın öksürüğü için azıcık ıhlamur istiyeyim, hemi de bakayım Zeki amcan gece eve gelmiş mi? Gerçi, o gelseydi baban da gelirdi ya. Hayırlı haber olsun bakalım. Sen çocukları gönderirsin okula, he mi kızım?”

“Tamam anne. Merak etme, gönderirim”

Hacer, kucağında oturan Osman’a, çaya batırdığı ekmeği zorla yedirmeye çalışırken, kız kardeşini de acele etmesi için ikaz ediyordu. O sırada Ufuk, kapının önünden gelen çocukların sesleriyle pencereye fırladı. Sonra babasının eski ceketini aceleyle önlüğünün üzerine giyip başına yün bereyi geçirdi. Odadan çıkarken ablasına seslendi.

“Abla, ben arkadaşlarla gidiyom, Halime kendisi gelsin bu gün okula.”

“Olmaz, bekle” diye arkasından bağıran ablasını dinlemeden, çantasını alıp koşarak dışarıya çıktı. Hacer kucağında sürekli öksüren ve bir lokma ekmek yediremediği küçük kardeşini battaniyeye sarıp yer yatağına yatırdı. Kız kardeşinin üzerini giydirirken Halime ablasına:

“Abla” dedi “Bu akşam yılbaşı ya, Noel babadan portakal istemiştim getirir mi?”
Hacer, abla olmanın sorumluluğuyla cevap vermeden önce bir an düşündü.

“Noel baba diye bir şey yoktur Halime” dedi tüm ciddiyetiyle.
“Öğretmenimiz anlattıydı bize. Noel baba dedikleri aslında, bir nevi yardım kurumlarında gönüllü çalışan, özel elbiseler giyinmiş insanlar. Hıristiyanlarda kiliseler, yoksulları, çocukları sevindirmek, onların ihtiyaçlarını karşılamak ve dini inançlarını sağlamlaştırmak için yardımlarını böyle bi yolla fakir mahalledeki evlere getirip bırakıyolarmış”

“Peki, abla, Noel baba o çocukların istedikleri hediyeleri nasıl biliyo ki?”

“Ya ablacım, çocuklar isteklerini bir gece önce kâğıda yazıp yastığının altına koyuyo ya, anneleri de o kâğıtları kilisedeki yardım kurumuna götürüp veriyomuş işte. Onlar da Noel baba kıyafetli adamlarla, istenen hediyeyi eve gönderiyolarmış”

“Tüh! Keşke ben de dün akşam bi kâğıda portakal yazıp yastığımın altına koysaydım!”

“Of ya Halime! Sana da bir şey anlatamıyom. Allah’a dua et, babamız çok para kazansın. O zaman babam portakal da alır, her şey de alır bize tamam mı? Bak ben öyle yapıyom hep. Haydi, çabuk ol, bayrak töreni başlamıştır bile.”

Kardeşinin ayağına iki numara büyük ayakkabıları giydirirken içi acıdı.
“Halime! Yolda giderken kar tutmayan yerlerden git tamam mı ablacım? Ayağının içine kar girerse hasta olursun.”
Sonra, elinde tuttuğu annesinin başörtüsünü, küçük kızın başına bağlarken,ağzını burnunu da sıkıca örttü.

Hacer sofrayı toplarken annesi geldi.
“Babam niye gelmemiş anne? Zeki amca da mı evine gelmemiş?”
Safiye sobaya iki tane odun attı. Düşünceli bir hali vardı. Elinde tuttuğu kâğıttaki bir avuç ıhlamuru demliğin altındaki sıcak su dolu çaydanlığa boşaltıp sobanın üzerine koydu. Yer yatağında, öksürmekten ağlamaya dermanı kalmayan çocuğa acıyan gözlerle baktı.

“Yok, kızım” diye mırıldandı. “Kezban yengen de bi şey bilmiyomuş”

“Neyin var anne? Sen de mi hasta oldun yoksa?”
Safiye kızının sorusunu duymamıştı. Sobanın önüne oturmuş, elindeki demir çubukla alttaki külleri eşeliyordu. Kezban’ın konuşması tuhaf gelmişti ona. Yüzüne bakmadan konuşmuştu ve davranışları sanki kendisini bir an önce başından savmak istermiş gibiydi. Kim bilir? Belki o da, kocasını merak ettiği için öyle tuhaf davranmıştı. Yoksa senelerdir ailece görüşürler, kardeşten ileri görürlerdi birbirlerini.

Kar yağışı sessizce devam ediyordu. Okuldaki öğrenci ve öğretmenlerin yeterli sayıda olmadığını gören müdür muavini, hava muhalefeti nedeniyle ders yapılamayacağını söyleyip çocukları evlerine gönderdi. Ufuk, önlüğünü çantasının içine tıkıştırıp, çantayı kız kardeşine verdi ve arkadaşlarıyla kartopu oynamaya gitti. Halime, ayakları ıslanmış, burnu ve elleri soğuktan kızarmış bir halde düşe kalka eve geldi.
Hacer, hemen kız kardeşinin üzerini değiştirdi ve battaniyeye sarılı yer yatağında yatmakta olan Küçük Osman’ın yanına oturttu. Battaniyenin ucuyla da, Halime’nin soğuktan morarmış ayaklarını sardı. Osman hala kötü öksürüyor, zorlukla nefes alıyordu. Safiye, teneke sobanın içine kalınlarından iki odun daha attı.

Öğleye doğru, ciğerler dolusu ağıtlar mahallenin sessizliğini yırtıyordu. Sıvaları dökülmüş evin duvarları, şimdi simsiyah bir mateme boyanmıştı. Safiye, yüreğini yakan acıyla bayılıyor ve kendisine geldiğinde kocasının arkadaşlarına yalvarırcasına haykırıyordu.

“Yalan değel mi Zeki ağabeeey… Hüseyin ağabeyyy yalan deeee! Kadir ölmedi deyin bana… N’olur bu yalan deyiiin, bu kâbus deyiiin… Kadiriiim! Beni bu lânet hayatın ortasında bırakıp gidemezsiiin! Dört tane çocukla bi başıma ne yaparım beeen? Yalaaan! Ölmedi deyin bana. Allah rızası için ölmedi deyin!”

Hacer ise şok geçiriyordu. Kucağında oturan ve sürekli öksüren küçük kardeşine sımsıkı sarılmış, sessiz sedasız etraftaki insanları izliyordu. Zeki, kardeşi gibi sevdiği insanı gözlerinin önünde feci bir kazada kaybetmenin acısını yaşıyor, sessizce gözyaşı döküyordu. Hüseyin ise, içinden kendisine küfürler ediyor, çok sevdiği arkadaşının ölümünden kendisini sorumlu tutuyordu. Bazan hıçkırıklarının arasında “Keşkem ben düşeydim aşağıya, ben öleydim” diye söyleniyordu.

Otuz dokuz yaşındaydı işçi Kadir… Ayazdan çatlamış ellerinin kanıyla, alnında henüz kurumamış emeğinin teriyle, yüreğinde, alamadığı bir kilo portakalın acısıyla, musalla taşındaki tabutun içinde yatıyordu. Minaresi tamamlanamamış mahalle camisinin avlusunda, okunan salâsını sessizce dinliyordu şimdi. Yaşaması için kendisine bahşedilen kısacık ömrü, her gün biraz daha artan yaşam koşullarının ağırlığı ile omuzlarında taşımaya çalışmıştı. İşte şimdi omzundan atmıştı artık yaşam denen o ağır yükü ve sonsuz yolculuğuna çıkarken, bu defa, ilk ve son kez kendisi omuzlarda taşınıyordu.
Giderken, geride bıraktığı dört çocuğuna “Yetimliği” yeni yıl armağanı olarak bırakmıştı…

Hastaneden kendisini telefonla arayan Musa’dan kazayı öğrenen müteahhit Hamdi Bey, hemen hastaneye gelmiş ve orada Kadir’in daha yoldayken öldüğünü öğrenmişti. Hastane ve defin için gerekli tüm masrafları üstlenen Hamdi Bey, Musa ustayla cenaze evine gelirken, çocuklar için bir poşet dolusu meyve ve çerez getirmeyi de ihmal etmemişti.

Mezarlık dönüşü Safiye’ye biraz para vermek için eve uğrayan patron, kadının kendinde olmadığını görünce Zeki’yi kapıya çağırdı.

“Zeki, al şu poşetleri çocuklara biraz meyve falan almıştım. Bu iki yüz lirayı da Kadir’in karısına verirsin. Ben birkaç gün sonra, acısı biraz hafifleyince tekrar gelip kendisiyle konuşacağım. Merak etmeyin, her ihtiyaçları tarafımdan karşılanacaktır. Artık onlar rahmetlinin emanetleridir bize. Haydi, biz şimdi gidiyoruz, var mı bizden bir isteğiniz?”
Zeki, yanında duran Hüseyin’e, sonra da Musa’ya şaşkınlıkla baktı.

“Yok, yoktur beyim!” diye kekeledi. “Allah sizi başımızdan eksik etmeye. Görüyonuz halımızı işte. Bu kondulardan başka bir şeyimiz yoktur. Safiye bacım dört yetimle ortada kaldı. Kadındır, gençtir, cahildir. Siz sahap çıkarsanız beyim, çocuklar zebil olmaz heç değilse”

“Tamam, tamam merak etmeyin! Çocuklarını da okuturuz, ne gerekiyorsa yaparız, haydi hoşça kalın”
Musa usta, elini Hüseyin’in omzuna koydu.

“Allahtan kadının başını sokacak evi varmış. Ya kira olaydı? Neyse, ben demez miydim ‘hak edenin hakkını, bizim patron yemez’ deye. Görüyonuz işte, işinizin kıymatını bilin. Haydin eyvallah!”

Tüm şehir, gösterişli bir eğlencenin ortasında, coşkulu kahkahalarla, yeni yıla girmek için geriye doğru sayarken, gecekondu mahallesindeki küçük evde, kocaman bir acı yaşanıyordu.
Herkes birer ikişer cenaze evinden ayrılıp, evlerine gitti. Safiye ağlamaktan, bağırmaktan yorulmuş, yerdeki minderlerin üzerine kıvrılmış yatıyordu. Hacer, Hamdi Beyin getirdiği meyve ve çerezleri, yere serdiği sofra bezinin üzerine boşalttı. Halime, ölümün soğukluğundan, acısından habersiz, sobanın yanında oturmuş elindeki portakalı yemeğe çalışıyordu. İçinden de, “İyi ki ablamı dinleyip portakalı Allah’tan istemişim” diye geçiriyordu.

Ufuk ise annesinin başucuna oturmuş ağlamaktan kızarmış gözlerini sabit bir noktaya dikmiş, anılarına babasını yerleştirmeye çalışıyordu.
Geçen yıl, çocukların mahalledeki kanala attığı yaşlı bir köpeği kurtarmış eve getirmişti Ufuk. Annesi bağırıp çağırmıştı ama babası, adını “çapulcu” taktığı köpeğe, arka bahçede bakmasına izin vermişti. Çapulcu Ufuk’un en sevdiği dostu olmuştu birden. Annesi görmeden aşırdığı makarna ve çorbalarla besliyordu köpeğini.
Derisi kemiklerine yapışmış ve yer yer dökülmüş kirli tüylü bu yaşlı köpekle, iki ay içinde birbirlerine iyice alışmışlardı. Çocuk nereye giderse, köpek de oraya geliyordu. Kavga yaptığı aşağı mahallenin çocuklarından onu koruyor, havlıyor ve onları kovalıyordu.

Bir gün aşağı mahallede belediye ekiplerinin gecekonduları yıkmaya geldiğini duyunca, tüm mahalledeki çocuklarla birlikte Ufuk’ da köpeğini alıp olay yerine gitmişti. Evleri yıkılmak istenen kişiler çatılara çıkmış belediye ekiplerine kiremit, tuğla atıyor, polislerse üzerlerine gelen kadınlara coplarla vuruyordu. Kocaman dozerler, küçücük evleri sırasıyla; çığlıklar, küfürler ve gözyaşları arasında yerle bir ediyordu. İşte o anda çatıdan atılan bir tuğla çapulcuya isabet etmiş ve köpek oracığa yığılıp kalmıştı.
Ufuk köpeğini, gözyaşları içinde, kucağında eve kadar güçlükle taşımıştı. Annesi ‘ölmüş bu köpek’ dediyse de, o anda ölümü kavrayamamış, anlayamamıştı. Akşam babası gelinceye kadar hiç kıpırdamadan yatan dostunun başında nöbet tutmuştu. Babası her zaman “Ölüm, yok olmak değildir” diyordu. Demek ki çapulcu, hiç kımıldamasa da, yok olmayacaktı.

Babası geldiğinde, birlikte arka bahçeye gömdüler çapulcuyu. O zaman Kadir, oğluna ölümün ne olduğunu anlatmıştı. İnsanlar öldüğünde bedeni yok olsa da, ruhu capcanlı yaşayacaktı. Tüm ölen insanların ruhları Allah’ın katına ulaşıyordu. “Nasıl Allah’ı göremiyosak, ruhları da görmemiz mümkün değeldir” demişti babası. Hayvanlar sadece dünyada yaşıyor ve ölünce de yok oluyordu, çünkü hayvanlar sadece bu dünya için yaratılmıştı.
Konuşmanın sonunda da, elini oğlunun omuzuna koyan Kadir,

“Bak oğlum” demişti “Bir gün ben öldüğümde bu evin erkeği sen olacan. Anana, kız kardaşlarına sahip olacan. Gerekirse sırtında taş taşıyıp onlara bakacan. Ben öldüğümde artık siz beni göremeyceniz amma benim ruhum hep sizi görecek. Eğer onları ortada bırakırsan, namuslarına sahap çıkmazsan, ruhum azap çeker bilesin.”

Ufuk bunları düşünürken bir yandan da okulu bırakıp çalışmayı plânlıyordu. Okulu bırakmalıydı artık. Babası zaten dünyada hiç gün yüzü görmemişti, bir de ruhu azap çekmemeliydi. Şimdi babasının ruhu onları görüyordu. Bu düşünceyle birden çocuğun içi titredi. Korku dolu gözlerle önce pencereye, sonra da etrafına bakındı.

“N’oldu Ufuk? Sende elma, portakal falan yeseydin ya ablam”
Ufuk önce ablasına, sonra elinde yarısı yenmiş portakal ile sobanın yanında uyuyan Halime’ye baktı.

“Ne elması, ne portakalı abla ya! Ben ne düşünüyom, sen ne diyon?”

“Ne düşünüyon len Ufuk! Söyle bakayım?”

“Ben okulu bırakacam abla. Çalışmam lâzım artık değel mi?”
Hacer, yere çömelmiş minderlerle Halime’nin yatağını hazırlıyordu. Birden ayağa kalktı.

“Ne diyon sen ya? Olmaz öyle şey! Sen, Liseyi bitirinceye kadar okumalısın ablacım. Okumalısın ki, eyi bir iş bulup çok para kazanasın. Sen okulu bitirinceye kadar da, belkim ben çalışırım, belkim annem çalışır. Hem bak patron bize çok para verecekmiş ya. Sizin okul masrafınızı da almış üstüne. Dur bakalım hele. Annem kafasını toparlasın, patron gelip napacanı konuşsun, diyeceklerini birde bize desin, sonra düşünelim bunları. Haydi, kalk yatağına yat artık sen de. Yarın yeni bir yılın ilk günü başlıyacak.” Sesi titreyerek devam etti. “Babamız olmadan başlayacak bir yıl olacak bu. Yetimlere Allah yardım edermiş.”

Üç gün sonra Hamdi Bey, Musa ile birlikte Safiye’yi bizzat eve gelerek ziyaret etti. Kadir’in sigortasının yapılması için talimat verdiğini ama aptal muhasebecinin bu sözünü unuttuğunu belirtip, bundan sonra çocukların okul masraflarını da, evin ihtiyaçlarını da karşılayacağına söz verdi. Hamdi Bey ayrıca, sigorta konusunda eğer hakkında dava açılırsa avukatlarının bu davayı kazanacağından emin olduğunu, zaten olayda Kadir’in dikkatsizliğinin de bulunduğunu söyledi. Bu takdirde vaat ettiği yardımları kadının alamayacağını ve tamamen ortada kalacağını da hatırlatmıştı. Okuma yazması olmayan, yasal haklarından habersiz, yol yordam bilmeyen bir kadın olarak Safiye, çaresizliği kadar cahildi de. Karşısında duran adam kendisine göre, konumu ve görünüşüyle boy ölçüşemeyeceği kadar devasal boyuttaydı. Bu düşünceyle adamın teklifine boyun büküp razı oldu.

Musa gözaltından Safiye’yi inceliyordu. Zayıflıktan, âdeta bir deri bir kemik kalmıştı kadın. Şu anda da kocasının acısından rengi gitmiş perişan bir haldeydi ama Musa yine de, Safiye’yi çok beğenmişti ve evleneceği kadını bulduğunu düşünüyordu.

“Biraz yedirip içirdim mi kendisini toparlar, yeni elbiseler giydirdim mi de kız gibi olur” diye geçirdi içinden. Şimdilik genç kadın acılıydı ama bir süre sonra matemi bitince kendisine uygun bir dille açılırdı nasılsa. Daha olmadı Zeki’yi, Hüseyin’i aracı yapardı bu hayırlı iş için. Sonuçta kötü bir niyeti yoktu ya, evlenmek istiyordu işte. Evlendikten sonra bu gecekonduyu elden geçirip burada otururlardı ve müteahhidin vereceği daireyi de kiraya verirdi. Hamdi Bey iyi birisiydi ve kendisini çok seviyordu. Onun yanından ayrılmaz emekli olana kadar alacağı işleri yürütürdü. Kendi çocuğu yoktu ama dört çocuk da fazla gelmişti gözüne. Musa, kafasında hemen ona da bir çözüm buldu. Büyük kızı, bir, iki yıl içinde evlendirip, oğlanı da bir işe verirse, ortanca kızda ev işlerinde anasına yardım eder küçük oğlanla ilgilenirdi. Safiye kocasına kalmalıydı. Yani kendisiyle ilgilenmeliydi. Sekiz yıldır hizmet edeni yoktu. Kendisine akşamları güzel bir sofra kuracak, gelip başını göğsüne yaslayacak, onunla ilgilenecek, yatağını ısıtacak bir kadın düşlemişti yıllardır.
O anda kendisine bakan Hacer’le gözleri buluşunca aklından geçenlerin anlaşılmasından korkup başını iyice önüne eğdi.

Hamdi Bey giderken kadının eline yüz lira sıkıştırdı. Şubat ayında daireler teslim edildikten sonra Safiye’ye yüklü bir para vereceğini ve çocukların okul ihtiyaçlarını karşılayacağını tekrar etti. Musa giderken genç kadına bir kez daha baktı ve görüntüsünü beynine iyice yerleştirdi.

Devam edecek.........

Yazı Sahibi

NesrinGöçtürk Kaya
Nesrin Göçtürk Kaya

Yazı Sayısı 76 Yazısı var.
Yaptığı Yorum 720 Yorum Yapmış
Aldığı Yorum 1524 Yorum Almış
Bilgiler
Eklenme Tarihi 18.12.2008 tarihinde eklendi.
Okunma Sayısı 517 kez okundu.
Beğeni Düzeyi
Begeni Sayısı 0 kişi yazıyı beğenmiş.
Eleştiri Sayısı 0 kişi yazıyı eleştirmiş.
Paylaşım
Facebook da Paylaş Facebook' da Paylaş
Yazıyı Profilinizde Paylaşır.
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir. Yorum yapabilmek için üye olunuz ya da üye girişi yapınız.
Telif Hakkı Uyarısı!

Kâbus Bu! (2) isimli yazı, Nesrin Göçtürk Kaya tarafından 18.12.2008 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Etiket ve Anahtar Kelimeler

k+bus+bu+2+ , k , bus , bu , 2 , nesrin , göçtürk , kaya , toplumsal , hikayeler , , Kâbus Bu! (2), Kâbus Bu! (2) hikayesi, Kâbus Bu! (2) hikaye, Kâbus Bu! (2) nedir?, Kâbus Bu! (2) hakkında bilgi, Kâbus Bu! (2) hikayeleri, hikayeleri, Kâbus nedir, Kâbus hikayesi, Kâbus hikayeleri, Bu! nedir, Bu! hikayesi, Bu! hikayeleri, (2) nedir, (2) hikayesi, (2) hikayeleri,







Giriş Paneli







Haftanın Konusu
Sadakat

Bu hafta, haftanın konusu Sadakat seçilmiştir. Bu konuda yazılan yazıları okumak için aşağıdaki butonu kullanabilirsiniz...

Yazıları Oku

Okudunuz mu ?

EylemYurtseverKiralık Katil (3)
Eylem Yurtsever

Köşe Yazıları

Erol SunatÇarpık Ayakkabı Çarpık Ayağa Uyar
Erol Sunat

Ertuğrul ErdoğanArabesk Siyaseti
Ertuğrul Erdoğan

Aynur BaşKelimelerle Büyümek…
Aynur Baş
ADnet Reklamları