“Adı Belemir! Peygamber çiçeği ; “yanardöner çiçeği” olarak tanınır âlemde… Hüznün lekesi sinsice düştüğünde yüzüne, bir tutam yeşili olmayan, kıraç topraklarda yetişen, çakırdikenleri egemenliğindeki kayaların arasında kalmış yalnızlığı. Kırmızı rengi sevmezdi oldum olası; pembe, mavi, lila, mor görünmek için didinir dururdu. Kırmızı ka...”
Peygamber çiçeği ; “yanardöner çiçeği” olarak tanınır âlemde… Hüznün lekesi sinsice düştüğünde yüzüne, bir tutam yeşili olmayan, kıraç topraklarda yetişen, çakırdikenleri egemenliğindeki kayaların arasında kalmış yalnızlığı. Kırmızı rengi sevmezdi oldum olası; pembe, mavi, lila, mor görünmek için didinir dururdu. Kırmızı kan, kan acı yüklerdi nötr bedenine… Bu çırpınışların kucağında yanardöner olmuştu kem gözlerde.
Gecenin zifirinde, el yordamıyla aradığı sevginin, bir ışık huzmesiyle süzülerek, kuyruklu yıldızın kuyruğuna takılıp da gidişine bakardı balımsı gözleri. Anlık hikâyelerin, boşluk dolduran maceraların ötesinde olmalı aradığı… Arayıp bulamadığı, bulduğunu sanarak kendini kandırdığı… Ona seninim derken bile başka kolların varlığından haberdar olup, katlanırken, doludizgin koşan atların zincirinde bağlı olma ihtimalini seven bir tutkunun esiri olurdu.
Adı konmamış yetim çocukları beslerdi koynunda, anne sütü tadında sevgisini verirdi. Aşk koyardı adını. Aşk olmayı severdi, aşık değil! Aşkı değil! Çoğu zaman turuncu çarşafların altına saklardı yalnızlığını, hızmasından yüzüne vuran nuru kapatırdı kara peçesiyle. Ne çare ki gözleri ele verirdi onu, umudun terkisine binmiş/birikmiş isyankâr süzmeleri saklamak mümkün değildi.
Acının doruğunda ne var bilmiyordu. Oraya ulaşmak için canını yakması lazımdı. Neşter mi vermeliydi sevdiğinin eline? Kanının aktığını seyretmek için. Kırmızı rengi sevmese de; ona kanı, kan acılarını anımsatırdı.
Her sevişme sonrası, çağlayarak akan duygu selinin ardından, kum ve çakıl tortularını doldururdu yüreğine. Ağlayarak temizlerdi, tırnak aralarındaki kurumuş çamurları… Yeniden hecelemek isterken hayatı, yalnızlığın ilk harfine takılı kalırdı yaprakları…
Boğazına tıkanmış lokmaların arkasından su içmek zorunda olduğunu bilirdi. Yine de yırtılırken gırtlağı, kalbinin acısını duymak isterdi. Yokluğunun saniyesine bile tahammülü olmayan, önceden kurulmuş mekanik saatlerde, baldırı açık bronz tenli kızlar takılırdı aklına. Göbeklerinde piersing parlayan fahişeler... Arkalarında bıraktıkları gölgelerden kalma ayak izlerinin altında ezilmiş masum sevdalar. Fahişe olmayı hiç aklından geçirmemişti oysa…
Beyninde kesintisiz dalgalanan tsunamiler… Dudaklarının hissetme duygusunu kaybedip uyuşmaya başladığı anlarda, su dolu bardağın kıvrımlarına dayarken dişlerini, ıslaklığa duyduğu buruk özlem, gizemli dizelerin fütursuzluğunda son bulurdu. “Sende de var mı aynı tuzlu tat?” diye sorardı, aynaya yansımış siluetine. “Sende yalnızlığını turuncu çarşafın altına sakladığında, şeytanın çıngıraklarını duyuyor musun?” Oysaki davet etmemişti, davetsiz girmişti "Şeytan" mabedine…
Özcan Yıldırım / 07.06.2008Acının doruğunda ne var bilmiyordu demişsiniz. Bilmek için yaşamak gerek en sonuna kadar neşter acısızdır hanımefendi. Tarzınız o kadar farklı ki içine giriveriyırsunuz yazının. Şimdi olduğu gibi. Saygılar hanımefendi.
Ersin Başeğmez / 12.05.2008Aşk olmayı severdi, aşık değil! Aşkı değil!
evet aşk olmak hayatın en güzel duygusu. olabilen, oldurulabilen, bu hayatta ne kadar da zor. saygılarımla
Ersin Başeğmez / 03.05.2008evet bu yazıdan sonra beni gariban sait faik de kurtaramaz. ilk harfden gizemli bir dünyaya çekiveriyorsunuz okuyucuyu sinsice sorgularken hayatı, okuyucunun avuçlarına bırakıveriyorsunuz hayatı. iç dünyalarında insanlar neler düşünür, ne güzel yansıma yapmışınız da insan bazen anlatmaya çekiniyor aklın arkasında dolaşan duyguları. saygılarımla
Ziyaretçi Yorumu / 31.03.2008Bu kadar mükemmel bir ironi okudum mu acaba diye düşündüm. harika yazıyorsunuz. Size gıpta ettim.
Tuğba Çetiner / 30.03.2008HİÇ AKLA GELMEYECEK BİR KONU!BİR O KADAR DA GÜZEL!
Ziyaretçi Yorumu / 28.02.2008benim adım belemir. bu siteye çok teşekkür ederim
Ali Taşkıran / 01.02.2008Olabildiğince estetik olmuş esintiniz. Üzerinde uzun uzadıya felsefe yapmak gerekir bence. Harika :)
Ziyaretçi Yorumu / 1/31/2008Bu ne güzel bir anlatım, okurken mest oldum. Yetenek işidir bu tarz betimlemeler ve tabiki o yazılanları anlamak da... Hikaye dediğiniz böyle olmalı, öyle kolaya kaçmadan, düşündürtmeli. Necla Hanım kocaman bir alkış size:)
Uğur Tavalıoğlu / 1/30/2008Her satırı düşünmeye zorlayan hoş bir yazı ve güzel bir anlatım,zevkle okudum...Finali çok hoş olmuş,kutlarım.
Ziyaretçi Yorumu / 1/30/2008Hani kasisleri olmayan yollar vardır ya dümdüz, engelsiz, işte bu yazı da öyle, bir solukta içtim, hiçbir şey düşünmeden öylece...
Metin Mert / 1/29/2008"Gecenin zifirinde, el yordamıyla aradığı sevginin, bir ışık huzmesiyle süzülerek, kuyruklu yıldızın kuyruğuna takılıp da gidişine bakardı balımsı gözleri."
Hep el yordamıyla aradık sevgiyi, ama o bizden hep uzağa kaçmadımı..
Eline sağlık güzel ve şiirimsi bir yazı, tebrikler..
Kenan Ocak / 1/29/2008Bence oldukça okunası ve şiir gibi dantel dantel işlenmiş bir yazı... Edebiyatta kolaycılığı tabii ki tasvip etmiyorum.. Edebiyatın okuyucuyu düşünmeye araştırmaya zorlaması gerektiğini hatta şart olduğunu dahi düşünüyorum.. Okuyucunun zor cümlelerde satır aralarında ne anlamların yüklü olmuş olabileceğine kafa yoruyor olması gerektiğini düşünüyorum.. Bu bağlam da belki çoğumuz ihmalkârız.. Ama edebiyatın da bu olması gerektiğini düşünüyorum.. Yazı başından sonuna ustaca harcanmış emeğe teşekkürü hakediyor.. Diğer yorumcular gibi bende kutluyor ve teşekkür ediyorum yüreği için yazanı... Var olun..
Necla Alptekin / 1/29/2008Yazmak yeti, okumak yetenek... yada tam tersi yazmak yetenek, okumak yeti gerektirir belkide. Bana göre o kadar kolaya kaçmamalı; anlamalı, anlamaya çalışmalı.Okumayı seven toplum haline gelemeyişimizin nedenlerinden birisi zahmetsiz olana aşinalık olmasın. Demek ki ortada ters giden bir şeyler var!Yine de insanlarımızın felsefeye duyduğu sempatiyi gözardı etmemeliyiz diye düşünüyorum. Değerli yorumlarınız için teşekkür ederim.
Saniye İnce Yıldız / 1/29/2008necla hanım uzun bir yazıyı başından sonuna süsleyebilmek elbetteki kolay değil. çok güzel yazmışsınız ne diyebilirim. bu bir sanattır. bana göre... fakat yazı dendiğinde zihne anında giriveren cümleler daha çok okunur. ki bizim okurumuz düz yazıyı okumakta bile zorlanır. bu bağlamda okurunuzu düşünerek yazmanızı söyleyebilirim. fakat çok başarılı bir tekniye sahip dile hakimsiniz. tebrik ediyor kutluyorum.
Erturan Elmas / 1/29/2008Senin yazıların beni yoruyor. Ben bir yazıyı okurken beynimi yormak, dikkatli olmak istemem. Bir şarkı veya bir ninni dinler gibi edilgen olmak isterim. Beynimi yoran yazıları genellikle iki üç paragrafını okuyup geçerim. Ama senin yazılarını bitirmeden geçemiyorum, üstüne üstlük ikinci defa okumak zorunda kalıyorum. Süslü nesir gibi... Sanatkarca kurulmuş, fikir ve duygu yüklü cümleler... Kısa ama özlü... Tebrikler...