AldanışAldanışSokak kapısını kapayıp çıkan Fatih geçmişiyle yüzleşmenin verdiği derin acıyla kendini sokağa attı. O an yaşadıkları sanki üç sene önce yaşadıklarıyla aynıydı. Gözlerindeki yaşı silmek için kaldırımda durduğunda yan caddedeki kuaförden gelen aşk şarkısı kulağında inliyordu. Ve şakası yok diyordu şarkıda sanatçı, gerçektende öyleydi… Ayrılığın hiç şakası yoktu. Yorgunluğun sınırına yanaşmıştı içinde eriyip tükenmek bilmeyen geri dönme arzusu. Yapamazdı, kendi kurallarını çiğneyip sevdiği kadının yanına tekrar dönemezdi. “Ne yaşamak istiyorsan onu yaşa” demek geldi içinden, küfretti içindeki sese. Kalbi susmuştu. Duygularını yitirmiş gibi sadece dinliyordu caddedeki sessiz kalabalığın bandosuz geçişini.Yirmi iki yaşındaydı. Hafif esmer olsa da saçlarının açıklığından dolayı kumralım derdi. Hayalperest tavrı her zaman kaybetmesine sebep olsa da hayallerini hiç bırakmadı. Liseden sonra okumamasına içerledi hep. “Keşke okusaydım.” dedikçe sakinleşen ruhu biraz daha sinirlendi ve dayanamayıp açıktan üniversiteyi bitirmeye karar verdi. Dediğini yaptı da, artık o yitik üniversite mezunları arasındaydı. Sırf lisan öğrenme amaçlı dil kursuna gitti. İngilizce’yi altı ayda öğrendi. Bir çok işe girip çıktı, çıkma sebebi genelde çalıştığı yerleri beğenmemesiydi. Hayalleri büyüktü, bu hayallerini gerçekleştirmesi zor olsa da imkansız değildi. Bir iş yeri açacaktı ama amacı para olmayacaktı. “Para kazanılır ve harcanır. Önemli olan insanların memnuniyetini kazanmak. Bana dua etseler yeter” derdi. Bu yüzden çevresindekilerin alayına maruz kalırdı. Sırf onu kızdırmak için ona “bossman”(patron) demeye başladılar. O ise buna aldırış etmeyecek kadar ağırbaşlıydı. Çevresindeki insanların alayına tebessümle karşılık verirdi. “Hayal parayla değil ya” derdi. Tam o günlerde açılan yeni bir iş yeri çok sayıda eleman almak için gazeteye ilan verdi. İlanı gören herkes üşüştü iş yerinin önüne. Bir tanıdığı Fatih’e de haber verdi. O da şansını denemek için oraya gitti. İlk intibah her zaman önemlidir derim. Fatihte patronun karşısında ortaya koyduğu performansla işe girdi, hem de diğer personele göre üst seviyede. Kader insanların prangasıdır. Ona mecbur olduğumuzu hastalandığımızda veya başımıza gelen iyi kötü şeylerden anlarız. Onsuz bir hayat neredeyse düşünülemez. Yollarımızı rotamızı o çizer, biz ise geçeceğimiz yolu belirleriz o kadar. İşte Fatih’in kaderi de kendi seçtiği yollarla şekillendi. Çalıştığı yerdeki konumu bakımından çok rahattı. Çalışan elemanları denetliyor, - daha önceden öğretildiği gibi- hataları olursa düzeltmelerine yardım ediyordu. Ona haksızlık gibi gelse de onlardan daha fazla para alıyordu. İçine sindiremiyordu, ancak paranın yüzü sıcaktı. Kim paraya hayır diyebilirdi? Bir kadını seviyordu. Öğretmendi ve Fatih’e ayıracak pek vakti olmuyordu. Genelde öğrencileriyle saatlerce ders çalıştığını söyler bu yüzden randevulara gelmezdi. Hatta öyle ki kimi öğrencileriyle gece yarılarına kadar ders çalışır, onlara üniversite sınavı öncesi destek ve moral de verirdi. Fatih bunların farkında olduğundan sesini çıkarmaz,sevgilisinin mesleğine duyduğu saygı her zaman sevgisinin önüne geçerdi. O gece mesaiye kalmıştı. Saat bir gibi çıkacağından sevgilisini aradı ama karşı taraf cevap vermiyordu. Tekrar aradı… Yine cevap yok. Nihayet saat on iki kırk olunca mesaisi bitmişti. Eve doğru yol aldı. Sevgilisinin evi yolun üstünde olduğundan uğramaya karar verdi. Kapıyı çaldı… Açan olmadı. Tekrar, tekrar ve tekrar… Sonuç yok. Başına bir şey gelmesinden korkuyordu. Bin bir türlü ihtimal beyninden geçiyordu. Gözlerinin önüne inanılmaz hayaller geliyor ve bu hayallerin tesiriyle terliyordu. Sonra sevgilisinin kendisine dediği bir söz geldi aklına “Bazen canım sıkılıyor, annemin yanına gidiyorum. Cep telefonumu da kapıyorum. Dünyaya yeniden gelmiş gibi oluyorum.” Hemen Üsküdar’da ki eve gitti. Kapının ziline tekrar cevap verilmedi. Tedirginliği birden korkuya dönüştü çünkü içeriden garip sesler geliyordu. Hemen kulak kesildi. İçerdeki kadın sesi – bir soru soruluyormuşçasına- her şeye “Evet, tamam, birazdan” gibi cevaplar veriyordu. On beş dakika sonra iniltiler, hafif çığlıklara dönüşmeye başladı. Bunun üzerine Fatih dayanamayıp bir omuz darbesiyle kapıyı yıkıp içeri girdi. Gördükleri karşısında Fatih yıkıldı. Sevgilisi otuz beş yaşlarında bir adamla aynı yataktaydı. Aldanmıştı. Hayatta en güvendiği insana aldanmıştı. Ayağının bağı çözüldü ve oracığa yığılıp kaldı. Uyandığında kendini hastanenin soğuk yataklarından birinde seruma bağlanmış şekilde buldu. Beyin kanaması geçirmişti ve on beş gündür de buradaydı. Küçüklüğünden beri sevmezdi oysa hastaneleri. Babası da ansızın hastanede öldüğü için hastaneler ona sadece ölümü hatırlatırdı. Bilinci açılıp kendine geldiğinde iş yerinden arkadaşları onu ziyarete geldiler. Hepsi çok üzgündüler. Duydukları şeyden sonra onun üzerine gitmemeyi kararlaştırdıkları için onun “o nasıl?” sorusunu herkes duymazlıktan geldi. Sonraysa kendinden emin bir gülümsemeyle etrafındakilere “öldü desenize” dedi. Her ölümden sonra hayat yaşayanlar için devam ediyor. O da bunun bilincindeydi. Yaşamına kaldığı yerden devam etti. Bir çok sevgilisi oldu ama bu defa aldatan kendisiydi. Artık her kadın onun için çözülmeye değmeyecek bir problem gibiydi. Allah vergisi yakışıklılığını yeni keşfetmişti ve bunu çok iyi kullanıyordu. Bir, iki, üç, dört…derken iki eve sığmayacak kadar sevgilisi olmuştu. Yataktaki her kadının yüzüne baktığında o gece aklına geliyor, kadınlardan aldığı intikamın tadını sigaranın berbat zevkiyle taçlandırıyordu. İlerleyen zamanlarda gitgide zengin oldu. Hayalini kurduğu iş yerini üç sene sonra açarak bir nebze olsun eski yarasını tamir etti. Araba ve ev sahibi olduğunda ise çocuklar gibiydi. Tanrı ona yeniden yaşama umudu verdi. Bu umut sayesindedir ki, hiç tatil yapmayan Fatih Uludağ’a tatile gitti. Bursa çok güzel yer, Uludağ ise adı üstünde, her mevsim kar’ı olması sebebiyle Tanrının bize sunduğu bir imkan. Yazın suni yollardan karlandırma yapılsa da oranın Ulu olduğunu düşünürüm. Fatih Uludağ’da dört gün kaldı. Bu dört gün içinde yeni şeyler öğrendi, yeni yerler keşfetti. Her tatil mevsiminde buraya gelmeyi düşünmeye başladı. Kar’ın beyaz olduğunu burada keşfetmiş gibiydi. Tabi ki Uludağ’da aşk… Merak ederdim, eski Türk filmlerinde neden hiç Antalya’ya, İzmir’e, Bodrum’a değil de Uludağ’a gider aşıklar diye. Benim gibi merak eden varsa hikayeyi iyi takip etsin. Yine sıradan bir güne uyandı. Perdeleri açtığında bembeyaz yeryüzü ona Merhaba dedi. Otelinin penceresinden nokta halinde gözüken insanlar bu beyaz örtüyü kirleten mahlukatlar gibi göründü gözüne. Elinden gelse o noktaları silerek bu manalı örtüye saatlerce öylece bakacaktı. Kendine bir kadeh şarap koydu ve Attila İlhanın kitaplarından birini okumaya başladı. Yemek salonuna indiğinde yemek vakti geçmek üzereydi. Hemen masasına oturdu ve gelecek yemeği beklemeye başladı. Yemekten sonra lobide gazete haberlerine bakmak için durakladığında ağlayan sarışın, uzun boylu ve çok güzel bir kıza rastladı. Neden ağladığını sordu. Kız cevap vermemekte kararlıydı. Bir iki zorlamadan sonra biraz gezintiye ikna etti ve konuşmaya başladılar. Kız Manisa’dan gelmişti ve eski sevgilisi onu terk edip gitmişti. Her insanın olduğu gibi kızında bir gururu vardı ve bunu kaldıramıyordu. Anlattıkça açılan kız sonunda rahatlamış ve ağlamaktan da vazgeçmişti. Biraz gezintiden sonra otele geri döndüler. İkisi de utangaç tavırlar sergiliyordu. Birbirinden hoşlanan bu iki genç geceyi aynı yatakta geçirdiler. Aşktan korkan ve ondan köşe bucak saklanmaya çalışan Fatih en sonunda saklanmak istediği aşkın batağına saplandı. Bu çok farklıydı, sanki karnının içinde başka biri daha vardı ve ona direktifler veriyordu. Gelen bu sese kulak vermek istemese de içinde oluşan bu garip, garip olduğu kadar hoş duygunun esiri olmak üzereydi… Ve olmuştu. Geçen günler birbirlerini tanımalarına yardım etti. Artık onlar sevgiliydiler. Her gece beraber dışarı çıkıyorlar, eğleniyorlar ve sabahlara kadar dans ediyorlardı. Aşk gözlerini öylesine kör etmişti ki bu iki sevgili işlerini aksatmaya başladılar. Bir iki küçük kırgınlıkta oldu arada. Kırgınlık zamanları kızın söylediği tek söz “Ne yaşamak istiyorsan onu yaşa, bir daha beni arama oluyordu.” Ama aşkın gücü bunları bertaraf etmekte zorlanmadı. Artık onlar birbirinden vazgeçemeyen iki tutkulu aşıktı. Birinin eline diken batsa diğerinin eli kanıyordu. Birinin dişi ağrısa diğeri acısını çekiyordu. Şartlar baştan konuşulmuştu. Birbirlerini aldatmayacaklar, yalan söylemeyeceklerdi. İkisi de söz verdiler. İstedikleri çok mutlu olmaktı… Ta ki o güne kadar… Fatih sabahın erken saatinde işlerinden dolayı evden erken çıktı. Uğraması gereken yerler vardı. Bu uzun ve bitmez işler sevgilisinin canını sıkıyordu. Hatta dün gece Fatihe “beni aldatmıyorsun, değil mi?” demişti. Tabi Fatih buna bozularak ayrı yattı. Sabahsa ona görünmeden evden çıktı. Sabaha karşıydı. Günlük sayım işlerini tamamlayan Fatih sevgililiğin uzun sürdüğünü düşünüp kuyumcudan bir yüzük almıştı dün. Evlenme teklif edecek ve hayatının kadınının sahibi olacaktı. Bu hayallerle daha önceden aldığı evin anahtarını emanet ettiği bir arkadaşından anahtarı alarak evin yolunu tuttu. Özel olmasını beklediği bugüne ayrı bir renk katmak için her zaman yaptığının aksine sevgilisine haber vermedi. Sürpriz yapacaktı. Zili uzun uzun çaldı. Kapıyı açan olmadı. Bu sahneyi bir yerden hatırlar gibiydi. Ama hemen kötü düşünmekte istemedi. Öyle ya sevgilisine güveniyordu. Hem ayrıca sevgilisi haklı da olabilirdi. Çünkü yatak odasından kapının zili zor duyuluyordu. Biraz daha sabredip kapıyı açmasını bekliyordu. Aniden onu elinde yüzükle görecek olan sevgilisinin yüz ifadesini çok merak ediyordu. Bu yüzden anahtarını kullanmayı düşünmedi. Kapı açılmıyordu. Cep telefonundan arayarak uyandırmayı denedi. Cep telefonunu antrede unutmuştu kız. O yüzden sesini telefonun sesini duyabiliyordu Fatih. Derken yatak odasının kapısı açıldı. Ayak sesi antrede belirmişti. Telefonsa çalmaya devam ediyordu. Fatihin aradığını görünce şaşıran sevgilisi “Eyvah Fatih arıyor” deyince Fatih kapının önünde öylece dondu. Kız telefonu açtı: “Efendim aşkım!” “…” “Orada mısın tatlım? Cevap versene.” Kendini toparlayan Fatih cevap verdi: “Evet, buradayım.” “Hayırdır bebeğim bu saatte. Ne oldu kötü bir şey mi var?” “Yo. Sadece bugün geç geleceğimi söylemek için aradım. Tamam mı canım.” “Nasıl biliyorsan öyle yap. Zaten biliyordum beni aldattığını.” Telefon kapandı. Fatih hemen aşağı inerek beylik silahını arabadan aldı. Hızlı adımlarla merdivenleri çıkarak kapının önüne geldi. Yavaşça kapıyı açtı, yatak odasına yöneldi ve… Sevgilisini kendini aldatırken yakalayan Fatih utancından ölmek üzereydi. Hemen beylik tabancasını çıkarıp ateşlemek üzereydi ki içinden bir ses ona bunu yapmamasını söyledi. Oradan çıkıp giderse onların utançtan yerin dibine girmemesi işten değildi. Kendi kendilerini yiyip bitirecekler, suçu birbirlerinin üzerine yığmaya çalışacaklar ve çok pişman olacaklardı. Hepsini düşünüyordu. Gururuna yediremediği tek şey en yakın arkadaşının karısıyla aynı yatakta olmasıydı. Hiçbir savunma bu iğrenç durumu açıklamaya yetmeyecekti. Fatihaz önce karşısındakilere tuttuğu tabancayı usulca yere indirdi ve kaçarcasına oradan uzaklaşıp gitti.” Daha sonraları bu yaptığına belki pişman olacaktı ama içinde duyduğu sesi dinledi. İsterseniz Fatihin hikayesine şöyle devam edelim: Bütün gün sokaklarda deli gibi dolanıp durdu. Hayatını yitirmek istiyordu. Ölünceye kadar içmek, belinde duran tabancadaki tüm mermileri kafasına boşaltıp intihar etmek niyetindeydi. Sonunda sahil kenarında bir parka oturup düşünmeye başladı. Karısı onu neden aldatmıştı? Para için dese, değil. Yatakta mutlu olmadığı için dese, değil. Peki neydi karısının kendisini aldatmasının sebebi? Bu düşünceler beynini kemiriyordu. Yerinden kalktı ve cebinde ne bulursa denize atmaya başladı. O denize geçmişini attıkça boşalan sadece cebi değildi, bir yandan içindeki kini de biraz olsun hafifletiyordu. En sonunda bugün karısına aldığı evin anahtarını da denize atıverdi. Tarif edilmez üzüntüler içinde parmağındaki yüzüğü de denize, balıkların yanına yolladı. Babasının ölümünü hatırladı birden. Aynı üzüntü içindeydi. Yanında onu teselli etmek için duran kadın artık karısıydı. O gün ellerini tutup sakin bir sesle üzülmemesini söyleyen kadın artık karısıydı ve onu en yakın arkadaşıyla aldatmıştı. Sokağın az ilerisindeki bara yöneldi. İçeri girdiğinde, içerideki müzik kulaklarını sağır edecek kadar yüksekti, oysa aldırmadan barmenin yanına giderek en sert içkiyi istedi. Başı ağrıyordu. Gözleri sigara dumanının etkisiyle yaşarmaya başladı. Dans eden insanlara imrendi birden. Ayağa kalkıp dans etmeye güç bulsa hemen yapacaktı. Tekrar barmene döndü ve aynısından bir tane daha istedi. Bu gecenin ilerleyen saatlerine kadar devam etti. İçti Cemil, sarhoş olana kadar, kusana kadar içti. Unutmak için içti, acısını bir yudum dindirmek için içti… Ama başaramadı… Gözünün önüne karısıyla en yakın arkadaşının sevişmeleri geliyordu. Sevgilisi başka bir tenin büyüsüne kapılmış inlerken o kapıyı açıp tekrar tekrar içeri giriyordu. Sonra silahı onlara çeviriyordu, bu defa daha kararlıydı, ikisini de öldürüyordu. Hiç acımadan, karısını başından, arkadaşını göğsünden vurarak öldürüyordu… Ama onlar hala yaşıyordu, belki de şu an Fatihle dalga geçiyorlar, hatta ileri gidip birde bunun şerefine sevişiyorlardı… Elindeki kadeh yere düşmese bu hayallerle boğuşmaya devam edecekti. Uyanıverdi gayet memnun. Çünkü biliyordu ki şu an onlar çaresizlik içindeydiler ve onu her gördüklerinde utançlarından yerin dibine gireceklerdi. Kırılan bardağın yerine eline yeni bir tane aldı. İçinde bilmediği garip bir huzur vardı artık. Evet, dans edebilirdi, piste yöneldi. Sabahın ilk saatlerine kadar yerinde durmadan ve bilinçsizce dansetti. İçkinin de etkisi vardı kuşkusuz ama rahat, sakin, bir o kadarda kuşkulu gözlerle çevresini süzüyordu. Sanki her an sevgilisi oraya gelecek, onu dans ederken görecek, bundan duyduğu üzüntüyle barın içini savaş alanına döndürecekti. Daha beş altı saat önce kendisini aldattığı adamın dans etmesini sevince yoracaktı… Saat hayli ilerledi. Bardan çıktığında ayılmak üzereydi. Kaldırım taşlarını sayarak yürümeyi küçüklüğünden beri çok severdi. Çok sevinçliyken yaptığı gibi bugünde aynısını yaparak en yakın otele doğru yürüyordu. Cebinden çıkardığı sigarayı yakmak istedi ama ateşi yoktu. Etrafına bakındı, aksi gibi kimsecikler yoktu sokakta. Sigarayı tekrar sokup cebine yoluna devam etti. Martıların sesini duyduğunda denize yanaşma hissi uyandı içinde. Az önce yakamadığı sigarasını tekrar cebinden çıkarıp ağzına aldı ve martıları izlemeye koyuldu. Ama O da ne! Aniden yaptığı bir hareketle kendini Marmara’nın soğuk, soğuk olduğu kadar da hiddetli suyuna bırakıverdi. Peki nereye gidiyordu? Kendini aldatan insanların olmadığı bir yere…
Telif Hakkı Uyarısı Aldanış isimli yazı, Harun Altay tarafından 4/21/2007 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Aralık
2
Aralık
2
Aralık
2
Aralık
2
Aralık
1
Eylül
12
Eylül
10
Eylül
10
Eylül
10
Eylül
5
Nisan
21
Karşı Camdaki Yabancı
• Harun Altay • Sevgi ve Aşk Denemeleri • 1124 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Temmuz
27
Nisan
21
Mayıs
30
Nisan
22 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||