Alı Mac Graw Diye Biri/ 1980
kendi ağzından;
otuz dokuz yaşıma bastığımda bu yıl senin yılın olacak dedim; kendi kendime. o anda kendimden, yaptıklarından, durumumdan sorumlu olduğumu idrak ettim. ömrümde ilk kez yaşamımı kontrol etme gereğini hissettim.
şimdi 41 yaşıma yaklaşıyorum ve çok samimi olarak; şu geçen birkaç yılın çok hoş olduğunu söyleyebilirim. genç bir meslek hayatı ve çok büyük bir sessizlikten sonra, çok büyük filmlerde, çok büyük rol önerileri, mucize değil midir?
ama meslek hayatımdaki beş yıllık fasıla için pişman değilim. prodüktör robert evans ile evliliğimden olan çocuğumu büyütmek ve ailemin tadını çıkarmaya kendimi tamamen vermek fırsatını buldum. o sıralarda benim ve oğlum için bunun gerekli olduğunu düşünüp yaşamıma normal bir ritim vermeye çalışıyordum. uzun bir süre bu denemem iyi gitti.
sonra kocamdan ayrıldım. 1977 kasımında steve mc queen; sonra 1978 ağustosunda tekrar ayrıldık. sonunda içimde çalışmak için sabırsızlık hissettim.
işe dönmeyi bir süre daha geciktirirsem, hiç kimsenin ali mac graw ın ne yapacağını görmek istemeyeceğine karar verdim. ve bunun böyle olduğunu biliyordum. bir süre sonra çalışma seçeneğim olmayacaktı. ama henüz çalışma imkanım vardı ve bunu benim durumumdaki kadınlarınki ile kıyaslayınca; benim şansım çok daha fazlaydı. benim için sekiz yaşındaki bir çocukla bekar yaşamanın, pekçok kimseden çok daha kolay olduğunu biliyorum.
çalışma hayatımın başlangıcından beri şaşılacak derecede şanslıydım. "goodbye columbus" isimli çok tutulan bir filmde rol amkakta şanslıydım ve sonra "love story" ile oynayabilmekte şanslıydım. şimdi bunların şanstan başka birşey olup olmadıklarını öğreniyorum. bunu yeni filmlerim gösterecek.
işimin, oğlum joshua ya etkisi ne olacak bilmiyorum. bunu öğrenmek için vakit çok erken. çok sık çalışmıyorum. üç ay çalışıyor, üç ay boş kalıyorum gibi birşey. ama bu ayrılıklar, ikimiz için de zor.
her gidişimde, birlikte yaşadığımız ritm bozuluyor. joshua ya baktığım günlerde; bazen odasına gitmek veya yalnız kalmak istese de yakın olduğumuzu hissediyorum. gene de, kendi kendinize iyi olmazsanız, başkasına da iyi olamayacağınızı, biliyorum. yaşamımın bu noktasında bencil olmaya hakkım olduğunu sanıyorum. bunu anlatabilmek için başka bir kelime bulabilmeyi arzu ederdim.
uzakta iken josh a her akşam telefon ederim. beni ziyaret etmeyi isterse, yalnızca bunu söylemesinin yeterli olduğunu bilir. on gündür, burada, new york city de josh benimle birlikteydi. beraber öyle öğlendik ki!.. evvelsi gece eve dönecekti ama hıçkırarak ağlamaya başladı.
-eve kime gideceğim? neden seninle kalamıyorum dedi.
öleceğimi sandım! ona, okulu ve beyzbolu özleyeceğini, benim gündüz onunla geçirecek vaktim olmadığından bir yabancı ile beklemesi gerektiğini açıklamaya çalıştım. bir sonraki hafta sonu tekrar new york a gelebileceğine dair söz verdim.
dün telefon ettiğimde; üzülmememi arzuladığını ve beyzbol sezonu başladığı için gelemeyeceğini söyledi. çok rahatladım. çünkü o rahatlamıştı. ve umarım hala öyledir.
çocuğunuzla telefonda kucaklaşamazsınız.
seyahat etmem gerektiğinden, diğer annelerinkinden daha fazla sorunlarım var. çocuğunuzun size o gün yaptıklarını anlatabilmesi için yatağa gitmeden önce on dakikası bile olsa günü paylaşmak önemlidir. telefonda bu öyle olamaz. ben kucaklaşmaya çok düşkünüm. fakat bunu telefonda yapmam imkansız.
onu da yanımda götürmeyi düşündüm. sonra ben sekiz yaşında bir çocuk olsam herhalde bundan hoşlanmazdım dedim. onu alıştığı okulundan almak, arkadaşlarından ayırmak doğru olmazdı. insanın bir tek kökü olması herhalde önemlidir. işte bu nedenle california eyaleti malibu kentinde çok hoş bir evimiz, sevecen arkadaş ve komşularımız var.
evim benim için çok şey ifade eder. benim bir tek odam, "benim" diyebileceğim bir odam bile olmamıştı.
anımsıyorum; küçükken arkadaşlarım, "burası babamın çalışma odası", dediklerinde "annenizinki nerede?" diye sormayı içimden geçirirdim. belki bu beni, kendi evim olması konusunda fanatik bir duruma getirdi. onu çılgınca seviyorum kirasını ben veriyorum. ben döşedim. o benim ve benim için önemli olan da bu..kendimi, kendi kendimle iken rahat hissediyorum:
dürüstüm, biliyorum. benim için bugün önemli.
ben şimdi ne isem oyum. umarım, hoşlanırsınız. artık ben sizin istediğiniz gibi olamam. kendi mutsuzluğunuza neden olarak, başkasını suçlamayınız.
"bütün sorunlarım yenilgiye uğradı", demek istiyorum. yapmam gereken çok iş var, önümde. ama işlerim gittikçe daha düzene giriyor. kendimi. kendi kendimle ve bu yaşa erişmiş olmakla rahat hissediyorum. sanırım bu kendimi olduğum gibi kabul etmemden ileri geliyor. işte benim yaşamım bu ve ben bundan hoşlanıyorum.
lisedeki coşkun yaşamım artık çok gerilerde kaldı. saçımı uzatıp ortadan ayırmamın artık anlamı yok. otuz yaşında iken ondokuz yaşındakilerin rolünü oynuyordum. "player" de, kendi yaşımda bir kadının çok daha genç erkeklere düşkünlüğünü oynadım. yirmiüç yaşındaki tenisçiyi, dean-paul martin oynadı.
şimdi artık yaşlanmaktan ürkmüyorum ve görünümümden mutluyum. amerika da kadın haklarını savunma hareketlerinin öncüsü gloria steinem in kırkıncı kırk yaş günü partisinde, ona birisi kırk yaş için çok iyi göründüğünü söyleyince; kırk yaş böyle gözükür, diye yanıt verdi. bu yanıt benim çok hoşuma gitti. ben kırk yaşının harikalığı, daha iyi olduğu hakkındaki konuşmalardan bezdim. ama kırk yaşını aşarken ben gerçekten kendimi daha iyi hissediyorum.
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :