AlmAlmAmaç: anlık öykü denemesiAdı; A.L.M … bir tır… devasa büyüklükte, simsiyah bir treyleri asılıyor, şehrin tam göbeğine çıkmak için dapdar bir yolu olan erle caddesini kullanıyor… tır, dikey giriyor ana caddeye… birden sola kırıyor direksiyonu… şoför kabinine bakıyor… camlar simsiyah, çeliğin soğukluğunu almış cam… dışarıyı gözetleyen gözleri hissediyor… içerisi gözükmüyor… çelik kasa yaylanıyor, dev bir balinanın midesi gibi gurulduyor… insanlar tırın yola çıkmasını bekliyorl… her şey normal… bir insanlara bakıyor, bir tıra bakıyor… A.L.M harfleri alnındaki rüzgârlığına kazınmış… Bir şirketin logosu olmalı… Belki petrol işleriyle uğraşan bir şirketin. Duymamış daha önce, tahmin yürütmeye çalışıyor… midesinde yavaş yavaş büyümeye başlamış korkuyu hissediyor… Elleri cebinde tırın dönüşünü izliyor… insanlar izliyor, çocuklar izliyor… treyler’in rengi değişiyor, alacalanıyor, sapsarı oluyor, renk uzadıkça uzuyor, devasa bir altın külçesine dönüşüyor, gövdesi anbean büyüyor… “bu büyüklükle” dönemez diye düşünüyor… beş-altı katlı apartmanların boyuna ulaşıyor, geçiyor… bir obez gibi, büyümesini durduramıyor… korkuyor, ellerini cebinden çıkarıyor… Bir gürültü… apartmanın yan cephesini değen sarı rengin üzerinde bir an siyah bir çizik beliriyor, sonra kayboluyor… dördüncü kattan düşen küçük sıva parçalarını izlerken anlıyor… durmayacak, kesinlikle durmayacak… insanlara doğru koşuyor, bağırıyor, “bu tarafa, bu tarafa,” … o insanlara doğru koşuyor, insanlar ona… tır devam ediyor dönüşüne… o, tırın mekanik gözleri tarafından izlendiğini biliyor… koşuyor, koşuyor… küçük bir çocuk görmüş tırın hemen dibinde… kucaklıyor… akıllı iplerle örülmüş olduğu belli olan açık mavi bir kazağın, yumuşak dokularını kavrıyor elleriyle… canıymış gibi yapışıyor… Diğer caddeye “esenler blokları” yıkılmadan önce yetişmeli… ara sokağa bir sapsa tamam… nefes, nefese… çocuk sakin.. o ölesiye korkuyor… insanların önüne geçmiş yine… bilinçsizce onu takip ediyorlar… tüm insanları “cennet” caddesine sokuyor… içindeki merakı yenemeyerek geriye doğru bakıyor, yuvarlak, koca bir kolon kaldırımları parçalıyor, çökertiyor, yarık ona doğru yaklaşıyor… hızlıca koşmaya başlıyor… kalbi fırlayacak gibi, kucağındaki çocuk olmasa pes edip olduğu yere çökecek… çünkü biliyor, “tırın dönüşü” durdurulamaz… tüm blokları yutacak… … bir an sesler kesiliyor… erle caddesiyle, cennet caddesi arasındaki ölümcül dörtgenden kurtulmuşlar… cumhuriyet bulvarına çıkmış… asfalttan cehennemi bir sıcaklık yükseliyor… tır kaybolmuş, sakinleşiyor… insanlar hiçbir şey olmamış gibi dört bir yana dağılıyor… bir adam çocuğu onun kucağından alıyor… sessizce boyun büküyor bu alışı… çocuk adamın kucağında… sarılmış adama, mavi gözleriyle ona bakıyor… bu içten bakış karşısında sinirleri boşanıyor, hüngür hüngür ağlamaya başlıyor, gülümseyerek el sallıyor… ama içindeki kuşku geçmemiş, “nasıl bu kadar ucuz kurtulabildiler” sorusu beynini kemiriyor… adamın sağ elinde simsiyah bir çanta görüyor, çanta hiç hareket etmiyor gibi geliyor bir an… dikkatlice bakıyor “a.l.m” harflerini tekrar görüyor… “harfler” parıldıyor… ışık gözlerini alıyor… eliyle perde ediyor… arkasına saklanabileceği, korunabileceği tek şey elleri… Koşmaya başlıyor… o koşuyor, adam sakince yürüyor… çocuk gülümsüyor… mesafe bir türlü kapanmıyor… koşuyor, koşuyor… birden bir şeye çarparak yere düşüyor… simsiyah bir cam, çelik-beton karışımı kirişlere olan bir binanın önünde böcek gibi oturmuş… gökyüzünü erişmek isteyen bir gökdelene bakıyor, bakıyor… bu bakış koşmasından uzun sürüyor… eski yüksek katedrallerin, kulelerin, minarelerin, derebeyi konaklarının, çelikleşmiş hali serili gözlerinin önünde… zirve tepesinde ışıl ışıl “a.l.m” harfleri parıldıyor… sapsarı bir ışık saçıyor… anaç bir yaratık gibi insanı içine çekiyor ışık… gözleri acıyor, sımsıkı yumuyor gözkapaklarını…”a.l.m” logosu gitmiyor gözlerinin önünden… zemini tekmeliyor… bir kaçış yolu… birden zemin çatırdıyor, hızla aşağı doğru kaymaya başlıyor, hiç bitmeyecek yuvarlanma… bu helezondan kurtulmak için ellerini yana doğru bir pergel gibi dümdüz açıyor, elleri hiçbir yere değmiyor… inanamıyor, düşmesi devam ediyor… Maddesiz bir helezon, bir değirmen sanki… bir bumerang gibi çılgınca döne döne parçalayacak kendini.. Tok bir ses duyuyor sonunda… kafasını cam gibi bir mermere çarpmış… zorlukla ayağa kalkıyor… kristalleşmiş bir dünyanın içine girmiş, sanki özel bir retina tarafından inşa edilmiş burası… “ışığı içine hapsetmiş, çiçek dürbünüyle dahi renkleri gözükmez” diye düşünüyor… … karşısında puro içen adamların, dumanları hemen kayboluyor… her şeyi emen şıklık, tüm canlılığı kemiren… üşüyor… kendisini düşmanca bakan adamların lağım fareleri olduğunu biliyor, kanalizasyon kokularının somut hale dönüşmeleri… Ama hiçbir koku duyumsamıyor… alnındaki kanı siliyor… binlerce adam… ellerini açıyor, avucundaki kanda çocuğun gözleri şekilleniyor… hışımla ileri doğru atılıyor.. insanlar önünü kesiyor, itekleniyor… dilleri bir karış dışarıda… çiğ çiğ yemek ister gibi onu yalıyorlar… iğreniyor… umutsuzca yumruklarını savuruyor… avazı çıktığı kadar bağırıyor; “sizlerdiniz… o tırın sahibi sizlerdiniz… insanlar ölebilirdi… çocuklar ölebilirdi, çocuklar ölebilirdi…” Sesi yankılanmadan “şık” duvarların içinde eriyor, yutulduğunu hissediyor… insanlığın devasa açlığı… yumrukları yana düşüyor… pes ediyor… zemine dertop bir şekilde kıvrılıyor, her şeyi kabullenen bir cenin gibi… midenin onu eritmesinin “acısız” olmasını diliyor… Katil görünüşlü bir adamın onu kucakladığını hissediyor… takım elbiseli adamlar bir şey olmamış gibi işlerin başına dönüyor… havada asılı kalmış gibi… başı ve kolları aşağıya sarkmış… nasırlı bir elin saçlarını okşadığını hissediyor… içine bir anlık huzur kaplıyor… çocuğun yanına uzatılıyor… bakışıyorlar… onun gözlerinde kendi gözlerini görüyor… ilk başta kornea bir lens gibi parçacıklar saçarak gözden çıkıyor, aşağı doğru süzülüyor… jöle benzeri mavilik eriyor… dağılıyor… bir tutam ışık, son bir defa canlı kalabilmek için direniyor… sonrası zifiri karanlık…. ... Orhan, kan ter içinde uyanıyor… yüreğindeki korkuyu florsan lambanın beyaz neon ışıklarına bakarak dindirmeye çalışıyor… yararı olmuyor… doğruluyor… yatağın dibindeki, yarım yamalak kapatılmış şarap şişesinin tıpasını dişleriyle açıyor…, “bir besin maddesi” gibi yutulup, “bir dışkı” gibi atılacağını biliyor… “hiçbir şeyin yararı yok,” diye düşünüyor… bu kabuslar bitmeyecek… direnmenin anlamı yok…
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Aralık
2
Akıl Hastanesi ve / veya Dinlenme Odası 2
• Zeynep Tümöz • Düş Hikayeleri • 13 kez okundu. • 4 kez yorumlandı.
Aralık
1
Akıl Hastanesi ve / veya Dinlenme Odası 1
• Zeynep Tümöz • Düş Hikayeleri • 65 kez okundu. • 12 kez yorumlandı.
Kasım
30
Kasım
27
Kasım
26
Mart
27
Şubat
14
Şubat
7
Ocak
29
Ocak
28
Şubat
7
Aralık
24
Ocak
28
Aralık
15
Ocak
29 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||