Anlamsızlık
Rüya mı görüyorum acaba? Git gide kabusa dönüşen, hiç güneşin açmayacağı karanlık bir düş belki de… Acı tecrübelerle yıkanmış ve yıkılmak yerine daha da güçlenmiş böyle bir sevgiden sonra hiç hak etmemişim bunu. Zaten hayat ne zaman insana hak ettiklerini veriyor ki? Ne zaman adil davranıyor sadece tutunmaya, gülümsemeye çalışanlara?
Bu sinirim dünyanın düzenine mi yoksa kendime mi bilemiyorum. Sanırım taş kalpli olmak lazım biraz da. Başına ne gelirse gelsin şaşırmamak, sesini çıkarmamak, inadına mutlu olmaya çalışmak yerine sadece somurtmak ve üzgün bir ifadenin yüzüne temelli oturmasına seyirci kalmak…
Sadece içimden geldiği için yazıyorum sana bunları. İlk defa itiraf ediyorum yüreğimin saklı kalmış sırlarını ve son defa paylaşıyorum bu gözyaşlarından ıslanmış, sararmış kağıt parçasıyla.
Ben de bilmiyorum kim olduğumu. Evrende küçük bir nokta gibi görüyorum kendimi. Bazen de koca bir dev gibi. Herkese, her şeye karşı, ne var ne yoksa nefret eden, prangalarla olduğu yere hapsedilmiş bir dev gibi, tutsak edilmiş bir mahkum gibi, sevmeyi beceremeyen acemi aşıklar gibi şaşkın ve ne yapacağını bilemez bir halde…
Bazen de sadece düşünüyorum, düşünebildiğim kadarıyla yaşıyorum. Zamanı kavrıyorum yavaş yavaş, içime sindiriyorum artık çok uzakta kalan yaşanmışlıkları. Ve acıyor içim, tarif edilemez bir duyguyla beraber sızlıyor kalbim, doluyor gözlerim anlamsız bir güçlülük çabası içindeyken bile. Yoksa sadece bir tırnak darbesiyle kabuk bağlayan yaralarını kanatan bir canavar mıdır iyileştiren maskesi ardına gizlenmiş zaman?
Sesimin çıkmadığını hissediyorum. Son nefesini veren yatalak bir hasta gibi boğazımdan çıkan anlamsız seslere aldırmadan bir şeyler anlatmaya çalışan, belki hayatına doymamış, beyninde çınlayıp duran “Kurtarın beni” nidaları ve yaşamaya aç, umutsuz bakışlar arasında son kez canhıraş ama sessiz bir çığlık atıp gözlerini kapayan…
Koskocaman bir anlamsızlığın içinde, içime çektiğim her nefeste biraz daha eridiğimi hissediyorum. Bu zehiri her soluduğumda kendimi yitirdiğimi, düşüncesizleştiğimi ve ne olduğumu, amaçsız amacımı bile unuttuğumun farkına varıyorum sessizce.
Sahi nedir ki insanın amacı bu gereksiz dünyanın yükünü her saniye üzerinde taşıyıp, ezilmekten başka? Acılarla, umutsuzluklarla, hayal kırıklıklarıyla dolu bir yaşam sürüp sonra da arkasından hiçbir iz bırakmadan yok olup gitmek, zamanla hafızalardan silinmek, unutulmak ve kaybedenlerin arasına karışmaktan başka ne işe yararız ki biz?
Büyük bir oyunun içinde küçük oyuncular rolünü üstlenmeye çalışırız. Oyunu yöneten var mı diye tartışırız, hiçbir sonuç alamayız ama usanmayız kendi fikirlerimizi beyan edip, söz kesmekten ya da ısrar etmekten…
Aslında sıkılmayız hiçbir şeyden. Hep aynı düzende, aynı hareketleri tekrar edip dururuz. Hep farklı olduğumuzu sanırız ama sıradanızdır işte, öyleyizdir. Tabi bir de kabul etmeyiz bunları doğamız gereği.
Şimdi tek sırdaşım olan beyazlığını yitirmiş, eski kağıt… Cevap ver bana. Hangisi yanlış söylediklerimin, hangisi yalan? Ah, nasıl da unutuyorum elbette yanlışım! Ne de olsa en kusursuz olan “ben”dir değil mi?