Annemi Hatırlıyorum(manzum Hikaye)
Tüm Annelere Sevgiler...
Hak`ka yürüyenlerin mekanı Cennet olsun...
-Annemi anlattığım ve kurgu olmayan bu hikayem TRT2 için çekilen Fasl-ı İstanbul belgeseline de fikir öncülüğü yapmış temalardan biri oldu ve ben de çocukluğumun istanbul`unu ve musıki hayatını anlatmıştım o belgeselde-
ANNEMİ HATIRLIYORUM...
annemi hatırlıyorum,
dar vakitli,
kurşun renkli ikindilerinde Emirgân’ın,
akşamıbeklerken....
oturma odamız sıcacık.
“Şakir Zümre” sobasında, korlar çıtır, çıtır,
üstünde mavi porselen demlikli çaydanlık.
yeşil gözlü “Philips” radyoda saba faslı,
ud’la ara taksimi; Şerif İçli’den...
annemi hatırlıyorum,
ikinci kattaki misafir odamızın şahnişinde, pencerye dayanmış,
siyah sürmeli elâ gözleri,
mor salkımlı akasyalara dalmış...
akasyaların ardında Kanlıca uzakta,
akşam güneşine boyanmış...
annem, o güzel, ahenkli sesiyle, usulünce,
eski bir şarkıyı söylemeye başlamış;
“Kırdın ümmidimi, yıktın şu gönül lânesini,
Dil unutmaz ölür amma, yine bir tanesini...”
kaç kez gördüm onu böyle,
şarkılara sarılıp, gizli, gizli ağlarken....
annemi hatırlıyorum,
kahve rengi kalın yapraklarının kenarları fistolu bir albüme
hapsettiği gençlik yıllarında,
henüz on beş yaşındayken...
sağ dizinde bir “zenne ud’u”,
mızrap yakışmış yumuk eline,
düzgün kaşları, gür perçemin altında gizlenmiş,
üzerinde, “krep dö şin” den alfranga, kolsuz,
epey kısa etekli bir elbise,
yeni yetme kurumu, azametiyle,
“Foto Sadi”nin objektifine çalım satarken...
annemi hatırlıyorum,
Taksim Meydanı’ndan, Tarla Başı’na açılan köşede,
1957-58 lerde yıkılan “Kristal Gazinosu”nda,
Selahaddin Pınar’lı, Ahmet Yatman’lı,
Necati Tokyay’lı bir sahnede,
Hamiyet Yüceses’i, Perihan Altındağ Sözeri’yi,
Ahmet Üstün’ü dinlerken...
annemi hatırlıyorum,
sene 1958, mevsim yaz, ilk okul ikinci sınıfa geçmişim,
gözümde , nefret ettiğim , miyop gözlüklerim.
“pekiyi”lerle dolu karnem
ve kırmızı satenden “başarı” kurdelam gözbebeğim,
annemin göz bebeğinde ben,
örgülerinde kolalı beyaz fiyonklar danseden
siyah saçlarımı okşarken....
annemi hatırlıyorum…
sokakta oynamama izin vermezdi asla.
komşu çocukların seslerini duydukça,
gidip, gelip yalvarırdım da, kimin umurunda...
biraz da onun korkusuyla derslerimi hiç aksatmazdım ama,
ille radyo açık olmalıydı çalışırken…
ve ille de şarkıları duymalıydım yanı başımda...
ödevler bitince,(çocuk romanları külliyatında okunacak bir şey bırakmadığımdan)
ya boyumdan büyük romanlara sardırırdım,
ya da gömerdim burnumu,
annemin tiryakisi olduğu “Radyo Haftası” dergilerinin sayfalarına
ve zor hecelediğim,
anlamını bilmediğim şarkı güftelerini ezber ederdim de
sonra, pek sevinirdim o şarkıları radyoda duydukça,
annemle birlikte söylemeye çabalarken….
annemi hatırlıyorum…
çok az kalmıştı okulların tatil olmasına.
taş sofamızda bir boy aynası vardı.
bir gün,
aynanın karşısında ben, pür eda,
elimde uzun saplı bir tahta kaşık, mikrofonum güya,
Hamiyet Hanım`dan sahnede pek çok dinlediğim bir şarkıyı ,
yırtınarak söylüyorum, O’na benzeterek aklımca...
“Bakmıyor çeşmi siyah feryade,
Yetiş ey gamze , yetiş imdade.”
buraya kadar pek ala beceriyorum da,
“meyan” a gelince, ne çare elden gidiyor fiyaka.
durur muyum,
istifimi bozmadan
soluğu mutfakta alıyorum tahta mikrofonumla,
annemin yanında
“bu şarkının hepsini öğret bana” diyerek,
musallat oluyorum başına...
annemi hatırlıyorum,
bana şarkının meyanını, hevesimi kırmamak adına,
tekrar, tekrar söylerken...
“Gelmiyor hançer-i ebru dade,
Yetiş ey gamze, yetiş imdade.”
şarkının bu kısmında pek güzel bir “gazel” vardır,
annem onu da söylüyor sonunda.
can kulağıyla, pür dikkat dinliyorum.
sonra, annem susuyor, ben söylüyorum.
“olmuyor” diyor, “olmuyor, dikkat et”
olmadığını ben de biliyorum ama,
fazla bir şey gelmiyor elimden.
annemi hatırlıyorum,
o zoraki konserin sonunda, beceriksizliğimden sabrı taşıp ta,
”git başımdan” diyerek, beni mutfaktan kovalarken...
annemi hatırlıyorum,
Emirgan’dan kalkıp yağmurlu bir günde,
İstiklal Caddesinin üzerindeki,
(bu gün yerini iğreti iş yerlerinin doldurduğu )Saray Sinemasında,
bir “Münir Nureddin Selçuk Konseri”ne yetişirken soluk, soluğa...
salonda birbirinden şık, edepli, saygılı seyirciler,
sessizce yaslanmışlar koltuklarına,
herkes, henüz açılmamış ağır kadife perdenin ardındaki sanatkarların ince akort seslerine kulak kabartmakta..
nihayet başlıyor konser,
yerimiz ön sıralarda...
annemi hatırlıyorum,
öyle şık, öyle güzel.
kızıl –kahve saçları dalga, dalga.
omuzları vatkalı, beli dar, siyah bir rob-manto giymiş,
“Paçikakis”e ısmarlanmış, ince topuklu, siyah süet
iskarpinler var küçük ayaklarında...
nefesini tutarak dinliyor herkes gibi,
nedense yaşlar var göz pınarlarında...
arada eğilip kulağıma, dikkatle dinlememi söylüyor
ve saz üstadlarının isimlerini sıralıyor fısıltıyla ...
annemi hatırlıyorum,
aklım erip, okumayı söktüğüm günlerde,
özenle sakladığı, sararmış bir gazete göstermişti,
elleri ve sesi titremişti, “Şu resme bak” derken...
“Son Havadis” miydi, “Tercüman” mıydı unuttum,
şaşkınlıkla bağırmıştım, “Aaa...bu sensin anne ! “
gazete 1938 tarihliydi,
resmin çekildiği yer, “Dolmabahçe”
büyük Ata’mızın cenaze merasiminde,
O’nu son yolculuğuna uğurlarken.
annemin kucağında, iki buçuk yaşında iken,
Yaratan’a geri verdiği o kıymetlisi,
yüzünü hiç görmediğim ablam,
bir göz yaşı ve dua harmanının içinde,
foto muhabiri dokunmuş deklanşöre
ve baş sayfada zamanı durdurmuşlardı birlikte...
yanaklarında sel gibi göz yaşları,
hıçkıra, hıçkıra ağlarken....
annemi hatırlıyorum,
aylardan Mayıs, sene 1960, Beyazıt’tayız...
İstanbul Üniversitesinin bahçesinde,
gençlik heykelinin kaidesine tırmanmışız,
ortalık mahşer yeri,
marşlar gökleri sarmış,
“ Olur mu böyle olur mu?
Kardeş, kardeşi vurur mu ?”
annemin bir elinde Türk bayrağı,
bir elinde ben; “yavru kurt” formalı,
bileğimden sımsıkı tutmuş,
dalgalanan kalabalığın omuzlarında bir tabut,
“Turan Emeksiz” al bayrağa sarılmış.
annemi hatırlıyorum,
daha iyi görebilmem için beni, kucağına almış.
bu gün gibi gözlerimdedir hala,
“Emeksiz”in yarasından sızan kanla,
bayrağımız hare, hare ıslanmış...
annemi hatırlıyorum,
çocukluğumun tüm 23 Nisanları, 19 Mayısları,
30 Ağustosları,29 Ekimlerinde Dolmabahçe Stadında,
ya da Vatan Caddesindeki resmi geçitli kutlamalarda,
ben ve mahallemizin gençleri, çocuklarıyla kol, kola,
ellerimize verdiği kağıttan, çıta saplı bayraklarla, en ön saflarda,
harp görmüş toprağına,
aşkla sevdiği bayrağına ölüm pahasına sahip çıkan Mehmetçik’leri,
onca topu, tüfeği, tankı, sancağı
bağrına basar gibi, göz yaşlarıyla,
avuçları patlarcasına alkışlarken....
annemi hatırlıyorum,
huysuz ve çekilmez çirkin ördekliğimde ergenliğimin,
ilk bozgununda yüreğimin,
var`a yok’a isyan edip, çemkirmelerimin ,
ayna karşısında geçirdiğim saatlerimin dayanılmazlığına
“Ya sabır” larla dişini sıkarken...
ve sonunda kendi halimi hatırlıyorum,
hakkımda hiç hayırlı olmayan öfkesi patladığında,
kendime kaçacak bir delik ararken...
annemi hatırlıyorum,
mevsim kış, sene 2001...
on yıl geçmiş, sol kolumda iyatarken,
son iki yudum su yunu içip de,
kalkıp Hak’ka yürüyüşünün üzerinden...
yüreğimde, dilimde hala düğüm ,düğüm,
o’na yeterince diyemediğim sevgi sözleri...
gönlümde , hiç paylaşamadığımız duyguların tortusu....
annemi hatırlıyorum,
güz yaprakları gibi topluyorum tüm anıları
Çınaraltı’ndaki çay bahçelerinden...
her zaman oturduğu masada yağmur damlaları...
tenha otobüslerden inen eski dostlar,
aşina selamlar.
o’nu yıllardır, beni doğduğum günden beri tanıyanlar
eski günleri yad’ederek,
içtiğimiz buruk çaylarla yüreklerimizi ısıtıyor,
sonra vedalaşıp ayrılıyoruz.
Çınaraltı mahzun, “Kanlı kavak” çeşmesi mahzun,
güvercinler çoktan uyumuş kurşun oluklarda...
Meydan mahallesine çıkan yokuşta,
o’nun ve babamın gölgesini görüyorum birden,
önlerinde sekerek giden ben....
annemi hatırlıyorum,
rüzgara karşı yürürken sahilden,
yüreğimde tarifsiz bir acıyla,
o’nun en sevdiği şarkıyı
Yahya Kemal in sözleriyle
Selahaddin Pınar`ın şaheserini söylüyorum içimden ,
“Kalbim yine üzgün, seni andım da derinden,
Geçtim yine dün, eski hazan bahçelerinden
Üzgün ve kırılmış gibi en ince yerinden
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden."
Ceyda Görk
İSTANBUL Nisan 2001