Asrın Evliyası 15
29 / 5 / 2008 Perşembe tarihinde İbrahim Demirkan tarafından eklendi, 203 kez okundu...
“ASRIN EVLİYASI- 15 ACIN KADAR ANLARSIN "HAK UĞRUNA HARCANMAYAN HER ŞEYİN İKİ KATI BATIL YOLDA GİDER" (İsmail Hakkı Bursevi) Özet: 30’lu yaşlarda bekâr bir öğretmen olan Cemil aldığı arabanın benzinsiz gittiğini gördükten sonra yavaş yavaş bunun bir keramet olduğunu düşünmeye başlar. Bu işin sırrını çözmek için dini kitaplar okurken bir yandan...” Okuyucu Puanı ;
Asrın Evliyası 15ASRIN EVLİYASI- 15 ACIN KADAR ANLARSIN "HAK UĞRUNA HARCANMAYAN HER ŞEYİN İKİ KATI BATIL YOLDA GİDER" (İsmail Hakkı Bursevi) Özet: 30’lu yaşlarda bekâr bir öğretmen olan Cemil aldığı arabanın benzinsiz gittiğini gördükten sonra yavaş yavaş bunun bir keramet olduğunu düşünmeye başlar. Bu işin sırrını çözmek için dini kitaplar okurken bir yandan da dindarane bir hayata başlar.Fakat karşısına çıkan güzel bir kız ve amatör sinemacı olan yakın arkadaşı Hamid’in ‘filmimde oynayacaksın’ ısrarı Cemil’i bir çok çelişkilerin kucağına yuvarlamaktadır. AŞKA VEDA ETMİŞ TOPRAKLARDA DURMUŞSUN Tam bir rezaletti. Sabah okulda hayatının en büyük skandalına imza atmıştı. ‘Kendi kendini bitiriyorsun oğlum Cemil’ diye söylendi. Olay kısaca şöyle gelişmişti; Zahide hanıma öğretmenler odasında bir şey soracakken Zahide hanım diyeceğine farkına varmadan ‘Nazan hanım’ demiş bunun üzerine Zahide hanım da ‘Nazan mı?’ diye tekrar edince öğretmenler odasındaki bütün bakışlar kendisine yönelmişti. E herhalde herkes ‘Nazan’ deyince kimin akla geleceğini biliyordu, Cemil’in fakir bir öğrencisinin gönüllü ve güzel velisi, belediye başkanının yeğeni, eczacı kız ‘Nazan’. Şimdi çık işin içinden çıkabilirsen durumu yani. Sadece okula değil tüm kasabaya afiş olmasına ramak kalmışken durumu son anda kurtarmak için insanüstü bir gayret sarfetmişti. Nasıl mı? Şöyle; Zahide hanım ‘Nazan mı?’dedikten sonra Cemil bir an durakladı ve vaziyeti idare etmek üzere ‘Ee şeyy’ dedi, tabi bu arada bir yandan da içinden ‘Ulan, bari belediye hoparlöründen duyursaydın da yedi mahalleli gelip yedi ceddimizi….’diye birden ‘Tövbe, estagfirullah’ diyerek kendini toparladı ve aşkının açığa çıkmaması için başladı manevralar yapmaya, -Şey pardon.. ee ben öğrencinin adını söyleyecektim. Nazan diye bir çocuk varda -Buyrun -İşte sizin sınıftan bi çocuk -Bende Nazan diye bir çocuk yok ki ‘Söyleme be kadın şu kızın ismini, söyleme Allah rızası için’ dedikçe Cemil içinden, öğretmenler odasındaki herkes daha bir dikkatle odaklanmıştı bile bu konuşmaya -Şey hoca hanım bana öyle dedi çocuklar ismi Nazan diye. Demek keratalar yanlış söylemiş. Heh he he… Neyse ben o çocuğu size gösteririm. Konuşuruz. -Tabi hocam, kimmiş bir bakalım. ‘Öff ulan öf ‘dedi Cemil içinden. Alnında biriken teri sildi. ‘Ah Nazan ah benim gibi Allah yolunda gitmeye çalışan bir adama dinin en nefret ettiği şeyi, en çirkin bir işi; yalanı da söylettin ya. Ne diyordu bir kitapta ‘İslamiyetin esası sıdktır, doğruluktur, küfrün esası kizbtir yani yalancılıktır.’ Gel işin içinden çıktı şimdi. Ve moralsiz bir şekilde okuldan ayrılıp eve gitti.Kendini yatağa attı.Bir ölü gibi.. Kapıya vuran sesle uyandı.Gelen Hamid’di. ‘Nerdesin be Celal’diyordu. -Celal? -Oğlum filmdeki adın, havaya girin diye size filmdeki adınızla hitap edeceğim. Hadi millet seni bekliyor. -Allah,Allah.Ben daha haz.. - Ya bu gün prova yapacağız, ön okumalar filan, senaryonu haa.. sahnede giyeceğin elbisenide giy, hadi hazırlan çabuk. Bu ne hızdı. Cemil şaşırmıştı. ‘Ne çabuk’ demeye bile fırsatını bulamadan soluğu prova yapacakları sette almışlardı. Set dediysek iki tane aydınlatma lambası (Hamid’in söylemesine bakılırsa park ve bahçeler müdürlüğünden alınmış Hüsnü’ye göre ise düpedüz çalınmıştı) sedir, rahle, yere serili kötü bir kilim ve ortalıkta dolaşan birkaç kişi, Sedat ya da filmdeki adıyla Tantana Rıza ve Nazan tabi. Köylü kadın giysileri içerisinde sanki daha güzeldi Nazan. Ay parçasını kim saklayabilir ki..Nazan’a baktıkça sanki daha bir güzelleşiyordu.’Allah’ım rüya mı görüyorum ben’ dedi Cemil içinden. Nazan ayağa kalkıp elini sıktı. Kendini koyvermişti Cemil. ‘Karşımda dünya güzeli bir hatun dururken yemişim filmini diyordu ama doğru ya iyi rol yapmalıydı ki bu kızı kapabil…Tövbe neuzubillah. Bu ne sert bir düşüş, bu ne alçalış diye kızdı birden kendine. Yahu bu ne çabuk teslim oluştu. Din, iman, Allah derken şu geldi noktaya baktı. Ve birden Şeyh San’an tepesi geldi aklına.Bu rezaleti sadece kendisi yaşamamıştı. Evet birisi daha vardı; Şeyh San’an. Bir kitabda okumuştu. Tiflis’teyken bir Rus zabitiyle bir İslam aliminin arasındaki konuşmaların geçtiği tepeydi..Konuşma ilginçti ama nedense O, oradaki şeyh San’an tepesini merak etmişti.Herhalde bu başındaki aşk belasından kurtulmak için kendisini tedavi edecek bir mürşid aramanın ihtiyacıyla olsa gerek, Tiflis’te kimdir bu şeyh San’an, bize de yol gösterecek bir hali, tavrı varmıdır gibisinden başlamıştı araştırmaya. Nedense San’an kelimesi kendisine Yemen’in başkenti San’a’yı çağrıştırmıştı ve ta ordan buraya bu şeyh niye gelmiş acaba diye de bir merak almıştı . Google hoca’dan tutun ta şehirde dini kitap satan dükkânlara kadar her yere sormuş sonunda karşısına düşündüklerinden çok farklı ama kaderi açıdan bir hayli ortak noktaları olan bir Şeyh portresi çıkmıştı. Şeyhin hikâyesini korku, şaşkınlık ve hayretler içerisinde okumuştu. Evet, kaderin sevkiyle arayıp bulmuştu aslında mürşidini. Ne acıklı, ne trajik bir hikâyeydi Şeyh San’an’ın hikâyesi. Böyle bir aşk hikâyesi duyulmuşmuydu yeryüzünde, zannetmiyordu. Ey okuyucu buraya kadar lafı çok uzattık galiba. Kısa keseceğiz ama meraklısı içinde San’an şeyhinin hikâyesini vereceğiz, vereceğiz ki herkes bilsin neden bahsettiğimizi ama ilgilenmeyende atlayabilir bu sahifeleri… ŞEYH SANAN HİKAYESİ Şeyh San’an zamanının en muteber şeyhlerindendi. Yüzlerce müridi, binlerce irşad ettiği insan vardı. İlim ve amelde zirve, Hz. Muhammed (s.a.v) efendimizin ‘Alimler peygamberlerin varisidir’ hadisinin mücessem bir örneğiydi. Min indillah(Allah katından) keramet sahibiydi ama gösterişten hoşlanmaz kerametini sanki bir kusur gibi saklamak isterdi. Çünkü ol zaman kerameti dünyadaki sevabı yemek olarak görür, ‘Burada elhamdülillah dersin orada elma yersin’ derdi. Kelamın kısası makbuldur deyip olaya geçelim hemen. Bir kaç gece gördüğü bir rüya onun ruhunu sarstı. Rüyasında Rum iline göçmüş, bir puta tapıyordu. Rüyayla amel olmaz, beli, çünkü kötü görünen nice rüyanın hayırlı yorumu olmuştur. Tıpkı bir müridin şeyhine ‘Efendim dayanamıyorum korkunç bir rüya gördüm sizden bir et parçası kopup kucağıma düşüyor’ deyince Şeyhin ‘korkma sen benim kızımla evleneceksin ve bir torunum olacak’ demesi gibi..Nitekim de şeyhin dediği gibide olmuş. Ama Şeyh San’an aynı rüyayı her gece gördükçe ruhu daralmaya gönlü bulanmaya başlamıştı. Artık bu dertten kurtulmalıydı. Ve bir gün nihayet dedi ki müridlerine ‘ Ey müridan bu rüyanın tabirinin çıkması, meyvesinin zahir olması için yola çıkmanın vakti geldi’ dedi ve rivayetlere göre bakılırsa dört yüz müridiyle yola revan oldu. Bütün Rum ülkesini baştan aşağı dönüp dolaştılar. Günün birinde bir yüce yapının önünden geçiyorlardı. Üst kattaki bir pencerenin önünde bir kız oturmuştu. Ruhânî sıfatlı bir gâvur kızıydı bu. Ruhullah yolunda yüzlerce bilgiye sahip olmuştu. Ama zannetme ki bildikleri ilimdendi, kalbinde iman nuru olmayan ne bilirse bilsin zandan öte bir şey değildir. O, güzellik göğünün en yücesine varmış bir güneşti. Sanki zevali olmayan bir güneş.. Hani İbrahimvari ağlayıp dersin ‘La uhibbul afilin’ yani ayet-i kerimenin meal-i alisini söyleyecek olursak ‘Ben batanları sevmem’ Doğru ya, kaybolmaya mahkum olan hangi güzellik sevilir? Şeyhte biliyordu bunu. Kaybolmaya mahkûm olan her güzellik ebedi bir aşk için yaratılan bu kalb ile sevilmez ve sevilmemeli. Ama ne demişler ‘Gönül ferman dinlemez’ O dilberin zülfüne gönül veren o zülfü zünnar diye beline bağlamaya razı olur. Gürzlerle, fillerle bir memleketi ezip toz haline getiren bir ordunun karşısında nasıl aciz kalırsa bir insan bu Rum kızının güzelliği de öyle aciz bırakıyordu Şeyh San’an’ı. Gerçi miski ezerler kâfuruda toz haline getirirler ama olan olmuştu. O güzelliği veren asıl güzellik sahibi Allah’dı. Allahın çok esmasını yüzünde okutturan bir güzellikti ama şeyh gaflete düştü isme takıldı harfe bakmadı. Manayı ismiyle baktı halbuki Allah hesabına mana-yı harfi ile bakmalıydı ama Hz. Adem’e hata yapma fırsatı verip tövbeyi de nasip eden yüce yaradan elbette tevhide dair delillerini ve imanın zaferini ehli gaflete izhar edecektir ama biraz sabretmek gerekiyordu.Çekilecek çile bitmemişti çünkü… Şeyh kemiklerine, iliklerine kadar ateşlere yandı, gönlü sevda ateşiyle dumanlar içinde kaldı. ‘Yaratan ne kadar güzel yaratmış’ diyemedi, oradan Allah vasıl olamadı, sanatlı bir şeyi yapan asıl sanatkârı unuttu ve o güzelin karşısında gönlü ebkem, dili lal kaldı. Takvayı sattı, rezilliği satın aldı. Dervişler onu böyle perişan görünce işi anladılar, öğüt verdiler, ama fayda etmedi. O uzun günde, Şeyh, akşama kadar ağzı açık hayran bir halde gözlerini pencereye dikti, öylece bakıp kaldı. O gece sevgisi birken yüz oldu, tamamiyle kendinden geçip gitti. Kendinden de geçti, âlemden de. Başına topraklar saçtı, feryat ve figana koyuldu. Ne uykusu kaldı, ne kararı. Dervişler ona söz geçiremeyeceklerini anladılar. Şeyh halvete çekildi, sevgilinin civarına yerleşti, o mahallenin köpekleriyle arkadaş oldu. Bir aya yakın oralarda kaldı. Sevgilinin kapısının eşiği ona yastık olmuştu. Kız, şeyhin kendisine âşık olduğunu anladı. Feryatlar içinde ona aşkını ilân etti. Kız da ona: "A kocamış kişi, utan, sen kendine gayri kefen tedarikine bak!" dedi. Fakat kız da ona laf anlatamayacağını anladı ve şeyhe ‘Eğer beni istiyorsan Hıristiyan olmalısın’ dedi. Şeyh kabul etti. Kız durmadı, bir şart daha ileri sürdü. ‘Mehrim domuzlarımıza çobanlıktır’ dedi. O uluların şeyhi tam bir yıl domuz çobanlığı yaptı. Herkesin içinde yüzlerce domuz vardır, biliyorsun. Ya domuzu yakıp yandırmalı, ya zünnarı kuşanıp kuru davadan vazgeçmeli. İçindeki domuzdan haberin yoksa mazursun, ama yol eri değilsin. Aşk ovasında domuzu öldür, putu yak! Bunları yapmazsan şeyh gibi aşka düş, rüsvay ol! Hasılı vel kelam ey dostlar şeyhi bu beladan dedik ya rabbül alemin kurtaracaktır. Çünkü hidayet ondandır. Derdi veren dermanı da vermiştir. Her neyse işte şeyhin müritleri çaresizlik içinde memleketlerine döndüler. Hem kalb hemde akıl ayağıyla sulük edene Arif derler işte bu Ariflerden birisi, onlara şeyhi sordu, müritler de Şeyh San’an’ın durumunu anlattı. Müritlere kızdı ‘sizinki iyi gün dostluğu asıl dostluk bu zamanda göstermeniz gerekirdi’ dedi. Rum iline hızla vardı. Şeyhi gördü ve ok gibi sözlerini Rum kızının güzelliğini yırtıp parçalamak için sıralamaya başladı.. Ama ne sözlerdi onlar. Şeyhin üzerine yeniden hidayet güneşinin doğmasına vesile olan güzel sözlerdi. Şeyh San’an’ın aşktan donmuş kemiklerini ısıtan, onu iman cevherine doğru hareketlendiren kelimelerdi bunlar;
Tavsiye Et :
Eylül
4
Ağustos
31
Ağustos
31
Ağustos
30
Ağustos
30
3 Yagmurdan Sonra Hüzün (yağmur Yağıyordu 2sezon)
• Ahmet Ünal ÇAM • Aşk Hikayeleri • 53 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Temmuz
24
İbni Fadlan`dan 13savaşçı Filmine2
• İbrahim Demirkan • Tarihsel Makaleler • 84 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Temmuz
24
İbni Fadlan`dan 13savaşçı Filmine1
• İbrahim Demirkan • Tarihsel Makaleler • 96 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Haziran
12
Tevhid Denizinden Bir Katre
• İbrahim Demirkan • Klasik Şiirler • 133 kez okundu. • 5 kez yorumlandı.
Mayıs
31
Asrın Evliyası 16 (son)
• İbrahim Demirkan • Toplumsal Hikayeler • 260 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Mayıs
29
Mayıs
7
Mayıs
31
Asrın Evliyası 16 (son)
• İbrahim Demirkan • Toplumsal Hikayeler • 260 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Mart
24
Mayıs
13
Nisan
24 |
![]() |
|
||||||||||