Ayakkabı - 1
Kapıdan çıktı. Ev hiç bu kadar basmamıştı onu. Severdi evini aslında. Ama bu o nadir günlerden biriydi yine ama o alışmıştı.
Ne yapacağını biliyordu. Kulaklıklarını taktı ve fonda tango çalmaya başladı. Ritme uygun yürüyordu. Dans ediyordu adeta. Kenarları yeşilliklerle çevrili merdivenlerden indi. Denizin sesi daha yakındı artık ve kokusu…
Bir yanında yeşil, diğer yanında mavi, yürümeye başladı. Bunu yaptığında dünyayı bir objektiften görüyormuş gibi hissederdi kendini. Ve tek gözlemleyen oymuş gibi. Ama bugün bir farklılık vardı. Toparlanmak istermişçesine başını salladı ve yürümeye devam etti. Bastığı kum öyle güzel bir ses çıkarıyordu ki… Durdu. Gri ayakkabılarını çıkardı ve bağcıklarından omzuna astı. İşte şimdi kum tenine değiyordu. Denize doğru baktı. İrkildi. Bir daha baktı, anlam veremedi. Ellerini başına uzattı, kulaklıkları çıkardı, inanamadı. Dalgalar durmuştu. Taktı, başladı, çıkardı durdu, taktı başladı çıkardı durdu… "tamam" dedi. "Oynuyorum". Kulaklıklarını taktı ve bu kez farkında olarak baktı etrafa. Bütün doğa dans ediyordu sanki. Yürümeye devam etti.
Tam o sırada bir hıçkırış duydu ve başını çevirdi. Başını ellerinin arasına almış bir çocuk oturuyordu kayalıkların üzerinde ve hıçkırarak ağlıyordu. Düşünemiyordu o an. Ve ayakları kendi kendine gidiyordu sanki, o engel olamıyordu. Olmadı da zaten. Tamam demişti bir kere. İşte şimdi yanındaydı. Baktı, sağ eli cebinden çıktı, yavaşça çocuğa doğru uzandı. O sadece izliyordu… Omzuna dokundu çocuğun ve sonra başına. Okşadı bir süre. İşte şimdi yüzünü kapatan avuçları gevşemeye başlamıştı çocuğun. Önce burnu, sonra gözleri, güzel bir ışıkla bakan gözleri. Çenesine doğru inen gözyaşları geri gittiler ve gözlerinin içine doldular. Büzülmüş dudakları yana doğru yayılarak yukarı doğru kıvrıldı. "hoşça kal" dedi çocuğa. "Hoşça kal" dedi çocuk. Saatler olmuştu demek ki yürüyeli güneş batıyordu çünkü. Ayakları üşümüştü. Yere oturdu, elini omzuna attı ve mor ayakkabılarını giydi...