Ayn Aldavlâ1
Bir atlı tırısta yürüyor. Nal sesleri taş sokaklarda bir ahenk gibi yankılanıyor. Ay doğuyor ve hızla yükseliyor. Kara bulutlar ayın önünden hızla ve ağararak geçiyorlar. Bir poyraz esiyor, damların üzerinde gücünün yettiği kadar kar tanesini tuz edip sokaklara indiriyor. Kar üzerine bir fidan başını uzatıyor, hızla büyüyor. Bilemediği bir ağaç ay ışığında çiçeğe duruyor. Birden çiçekler hep birden kıpırdanıp, top yekun kara sineğe dönüyor. Sinekler bütün ağacı yiyip tüketiyor. Her kare ayrı, her olayı ayrı yaşıyor. Sinekler birden kendi etraflarında büyük bir anaforda dönerken insan yüzüne dönüşüyorlar. Ağzı, burnu ve yüzü belli. Sinekler yine de hareket ediyorlar. Fakat yüz bozulmuyor. Hızla ona yaklaşıp avazı çıktığı kadar bağırıyorlar. “Uyaaaaaan!...”
Birden başını dayadığı eğerden fırlıyor. Kılcını refleks olarak eline almış, alnı tomurcuk gibi ter. Uzun, beyaz saçları bir gözünü kapatmış. Zor nefes alıyor. Sırtındaki siyah içlik sırılsıklam. Közlenmiş ateşin kızıllığına bakıyor. Sanki murat saati. Tabiat kıyamda gibi. Gün doğusuna bakıyor. Simsiyah gözleri ufuktaki ağartıya dalıyor. Ansızın sırtına yalayan soğuk rüzgardan ötürü kılıcını yere atıp kollarını koltuk altlarına saklıyor. Atına bakıyor. Kara at gece karanlığında tam bir hayalet gibi, orada taşa kesmiş, orada tıraşlanmış bir heykel gibi kıpırdamadan duruyor. Tabiata uymuş, susmuş, sanki nefes bile almıyor. Süvarisi ata yaklaşıyor. At halen kıpırdamıyor. Elini sağ kulağına götürüyor. Serçe parmağını içine sokup sallıyor. Birden bağırmayı deniyor. Bağırıyor. Avazı çıktığı kadar… Yok! Ses yok! Birden başını atına çeviriyor. At da birden binlerce sineğe dönüşüyor. Sinekler aynı yüze… Aynı yüz aynı şekilde karanlıktan yaklaşıyor. Aynı şekilde bağırıyor: “Uyaaaaan!...”
Birden uyandı. Sabah namazı geçmiş, güneş çoktan doğmuştu. Eli ile yüzün kapattı. Besmele çekip Ayetü’l-Kürsü’yü okudu, sol yanına tükürdü. Tekrar, tekrar yaptı aynı şeyi. Ateşe baktı. Duman bile kalmamıştı. Atına baktı. Siyah at kızıl güneşin yamacında ışıl ışıldı. Uzun adımlarla atın yanına gitti. Rüyası aklına geldi. Sağrılarını okşadı hayvanın. At tımar sandı ki tıkır tıkır arka ayaklarını oynatmaya, kuyruğunu ritimli bir şekilde sallamaya başladı.
- “Deli soyha!” dedi. Arkasını döndü ve testiye uzandı. Baktı su az. Pınar yakındı ama gümüş eyerlerini toplayıp atını eyerledi. Zırhını kuşandı. Silahlandı. Saçları ap ak, kaşları ap ak, Beli bükülmemiş, dik. Elleri de titremiyor. Sanki yirmilik delikanlı. Gözleri yorgun ama, dudakları titriyor bazen, dalıp gidiyor uzaklara. Semerkant’ın taş sokaklarına uzanıyor zihni. Her şey berrak. Sanki dün gibi, sanki sabah olmuş gibi her şey. Tamgaç Han İbrahim camisinin kalın, helozonik minaresinin dev gölgesinde oynadıkları oyunlar geliyor aklına. Şehre hakim bir tepe üzerine kurulu Karahanlı kalesinin üzerinde dalgalanan çift başlı kartalın ayakları altında kalmış gibi duran şehrin Şii halkı üzerlerine her sabah doğan Türkmen güneşinin ateşi Daryüs’ün Mecusi ateşinden daha kavurucuymuş gibi, halkın Tuğrul Bey’e karşı sessiz şikayetleri geliyor aklına. Atının dizginlerini gerdi. Hayvan durdu. Üzengileri üzerinde doğruldu. Bacakları gergin. Hayvan alışmış bu duruma kıpırdamıyor. Gözleri boşluğa bakıyor. İkisinin de gözleri dumanlı. Malazgirt günü. Gökyüzünde öbek öbek bulutlar var. Şakaklarına ak düşmüş, sakalının ucu ağarmış, bakışlar yıldırım gibi. Gümüş zırhı, gümüş miğferi ışıl ışıl. İkindi vakti Doğu Roma ordusunun arkasına ulaşmış, arka saflarını darma dağın etmiş, bütün geri dönüş yollarını tutmuştu. Askeri ile beraber savaşıyordu. Kılıç elinde pervane gibi. Karşısına çıkan rakiplerini birer darbede düşürüyor. Atından inmiş, yaya. Karşısındaki şövalyeye salladı kılıcını. Şövalye sol kolunu siper etti. Kolluğu parçalandı. Afşın sol ayağı ile kuvvetli bir tekme vurdu şövalyeye. Şövalye daha yıkılmadan kılıcını rakibinin çenesi ile gırtlağı arasına sapladı. Çekti. Düştüğünde gözleri solmak üzereydi. Sağındaki, solundaki askerleri bir bir oklanıyor. Şaşkın şaşkın arandı. Muhtemelen kendisine atılan oklar hedef şaşıyordu. Okçuyu buldu. Kırk elli adım uzakta. Sol gözü kör bir okçu. Orta yaşta bir adam. Zırhına bakılırsa şövalye. Yayına okunu yerleştirirken görüldüğünü fark etti. Çirkin, kahverengi dişleriyle sırıttı. Afşın koşmaya başladı ona doğru. İlk gelen oku kalkanladı. Kalkanı çatlayınca bıraktı. İkincisinden sola, üçüncüsünden sağa kıvrılarak kurtuldu. Okçu şaşkınlıktan olsa gerek oklamaya değil de izlemeye konsantre oldu. Afşın oksuz, sadaksızdı. Ne yapacağını gözlemeye başladı şövalye. Afşın’ın koştuğu istikamette iki askeri rakip aramakta. Planı sezdiler. Afşın yetişince ikisi de kapandılar. Kapanmak, ok saldırılarında bir savunma şekli idi. Kalkanlar gökyüzünden gelen oklara karşı dururdu. Afşın kalkanlardan birine basarak zıpladı. Yaylanan kalkan Afşın’ı biraz daha havaya kaldırdı. Afşın ile Kör şövalye karşı karşıya geldiler. Arada başka bir şey yok. Rüzgar bile yok. Afşın kılıcını öfke ile fırlattı. Şövalye donmuş, olanlara inanamaz bir bakışla izliyordu. Eğilmeye fırsat bulamadı. Kılıç sırıtan dişlerini parçalayıp ağzından içeri girdi. Afşın yere yuvarlandı. Miğferi başından düştü. Kalktı ama bulmaya fırsatı olmadı.
Sonra aklına Alamut geldi. Gördüğü işkenceler. Hatırlamak istemedi. Eyerine oturdu. At uzun süre nefesini tutmuş gibi soluyordu. Atın boynunu okşadı. At yine tımar sandı. Tıkırdamaya başladı.
- “Sen herhal hep deliydin de ben bilemediydim” dedi. Üzengiledi. Yine Oğuz nesli dünya yüzüne hakimdi. Çin’den Adriya Denizi’ne, Kıpçak Bozkırlarından Hint ülkelerine kadar bütün hükümdarlar Selçukoğlu Melikşah’ın beratıyla ayakta durmakta idi. Özkent, Balasagun, Karabalgasun… Ne kadar turdu varsa Türk’ün en eski, hepsi Selçukoğulları ile tevdi edilmiş, hepsi yek pare Çift başlı kartalın altında birleştirilmişti. Başladığı yerde bitirmek istiyordu her şeyi. Dili damağına bağlanmıştı uzun zamandır. Adını sanını unutmuş, eli ayağına dolanmıştı. Çok zamandır Rum ülkesinden, Anı’dan, Tebriz’den, Antichot’tan, Edessa’dan, Musul’dan Balasagun’a, Özkent’e, Kaşgar’a kadar Umuroğlu diye anılır, ne kadar eşkıya varsa henüz görülmemiş bir hayaletten korkar olmuştu. Ak saçları uzun, yıldızların altında ışıl ışıldı. Ne zaman akşam olmuştu. Kuzey ufkunda bir kızıllık gördü. “Semerkand” dedi sessizce. “Semerkand.” Her şeyin başladığı yer…