Babamsız
Baba!
Yüzüme yapışan tokatların çok fazla, biraz da yüreğime vur… Yanağımdaki el izlerinin ne olduğunu soruyor hocam, söyleyecek bir şey bulamıyorum, yüreğime vur da görmesinler parmak izlerini.
Hiç kızmadım sana tokatlarından ötürü. Hiç kızmadım sana yanaklarımdaki izlerin ağrısından ötürü. Bu ağrı, bu sancı, yüreğimdeki çığlık; sağırlaşmış, tat bir gürültü…
Hiç sormadım sana. Tokatların hesabını. Hiç sormadım görkemli cüssene yapışan ellerinin, tenimle tanışmasının hesabını… Şimdi kim toplayacak bilmiyorum yüreğimin enkazını…
Küçüktüm. Büyüklerin sözü geçerdi. Küçüktüm, annem ağlar, babam döverdi, önce annemi sonra beni… Küçüktüm, babalar hep haklı olur bilirdim… Ben hep küçük kaldım. Çocuktum, umutlarım bir çocuğun kırılan oyuncak parçalarında birikti. Ve çocuk kaldım… Oysa gözyaşlarım, ne kırılan oyuncaklarım içindi, nede karnım acıkmıştı… Ağlıyordum yanaklarım acıyordu.
Sonra büyüdün dediler. Büyüklerin sözü geçerdi ve ben bir büyük adam… Babam gibi… Benim sözüm geçecekti.
İlk babama bağırmak istedim…
Ne kadar da hazırlanmıştım hesap sormak için… Her şey hazırdı... Hakaretler yağdıracaktım yüzüne. Neden titrediğini bilmediğim ellerim, söyleyeceklerimi ezberleyen aklımla uğraşmakta olduğundan, bana sormadan açtı odanın kapısını… Ve babam o heybetli cüssesiyle bu defa kızmıyordu bana… Babam…
Hiç olmadığı kadar sağır…
Ve kördü…
Bağırmıyordu bu defa…
Elleri acizdi…
Babam…
Acizdi…
Yazık ki duymayacaktı söylediklerimi…
Nedense bende vuramadım.
Babam…
Hiç olmadığı kadar sessizdi…
Ve ben büyümüştüm.
Hiç ağlamayacaktım
Ağla-yama-dım
…
“küçüktüm ellerimi niye tutmadın baba
şimdi hesap verme bana
duyamam seni arka sıralardan…
Babam
Babam
Artık çok geç zaman
Babam
Babam
aslında kokun gizli sevdam…
…”