kayit
Google Özel Arama
Hikaye AnaSayfa Hikaye / İronik Hikayeler





Haftanın Yazarı
Melek Öztürk
Melek Öztürk


Bana Sıkıca Sarılırsan Boğazımı Keserim

12 / 5 / 2007  Cumartesi tarihinde Ceyda Demircioğlu tarafından eklendi, 288 kez okundu...

“Düşündüm ki her şeyin başladığı nokta sevgisizlikBugün, bu çikolatadan yapılmış parmaklıkların ardında; ağzım bantlanmış, ellerim kelepçelenmiş bir şekilde işlediğim cinayetin cezasını çekiyor olmamın nedeni işte bu…Sevgisiz kalan insanoğlunun bu boşluğu nereden ve ne şekilde dolduracağını en yaratıcı sanatçılar bile hayal edemez. Bu, çocuğunun ...”

Okuyucu Puanı ;

 ADnet Reklamları Siz de reklam verin  adnet  

Ceyda Demircioğlu

Ceyda Demircioğlu







EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Bana Sıkıca Sarılırsan Boğazımı Keserim


Düşündüm ki her şeyin başladığı nokta sevgisizlik
Bugün, bu çikolatadan yapılmış parmaklıkların ardında; ağzım bantlanmış, ellerim kelepçelenmiş bir şekilde işlediğim cinayetin cezasını çekiyor olmamın nedeni işte bu…
Sevgisiz kalan insanoğlunun bu boşluğu nereden ve ne şekilde dolduracağını en yaratıcı sanatçılar bile hayal edemez. Bu, çocuğunun eli, ağır bir yükün altında kalmış annenin gücüne benzer. Sevgiyi bulabileceği bir yer sezdi mi insan, ne pahasına olursa olsun, gider ve onu alır. Sonuçlarını düşünmez. O anda yaşadığı hazdır tek önemli olan. Sevgisizlik, en sinsi yırtığıdır her insanın. Kimi parmağını sokup bu deliği büyütür; kimi acemice yamar; kimisi de şanslıdır, estetik bir cerrah bulur ve sonsuza dek yırtığı yok eder.

Sanırım on beş yaşlarındaydım. Her genç kız gibi vücudumu elliyor, onun ne olduğunu ve nereye gittiğini anlamaya çalışıyordum. Bu beni pek mutlu etmiyordu. Her dokunduğum vücut metrekaresinde hoşuma gitmeyen bir şeyle karşılaşıyordum. Ne yazık ki büyücü değildim, hiçbir şeyi değiştiremiyordum. Bir gün, o yırtığı fark ettim. Nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışırken de içimde tuhaf bir mutluluk hissetmeye başladım. Her gün okuldan eve gelince artık vücuduma dokunmuyor, sadece o yırtığın aynadaki yansımasına bakıyor, uzun uzun ona dokunuyordum. Yeşil bir hare vardı etrafında ve sanki hep ıslaktı. Bazen çok soğuk olur da çamaşırların kurumadığını sanarız ya, öyle bir nemli his bırakıyordu parmaklarımda. Sonra çevremdekileri gözledim. Evet, onlarda da vardı benzer yırtıktan. Herkesinki farklı yerde, farklı görünümlerde ve farklı büyüklükteydi. Ve herkes bir şekilde kapatıyordu bu açığı…
Bir gün ben de bu ihtiyacı hissettim. İzlediğim, dokunduğum bu tuhaf yırtık, hava alan dolgulu diş gibi sızım sızım canımı yakmaya başlamıştı. Hemen kapatmalıydım. Önce bir dişçiye gittim. Ufak bir operasyonla yırtığımı doldurtmak istedim. Çok da ucuza yaptırdım. Üstelik kısa zamanda da bitti. Ve aynı çabuklukla yok olup gitti dolgu üzerimden. Yırtığım hala tüm görkemiyle aynada parlıyordu. Sonra aklımı kullandım ve bir estetik cerrahına gittim. Şans bu ya, pratisyen bir doktora denk geldim. Kaş yapayım derken göz çıkardı; yırtık birden dev bir yaraya dönüştü. Canımın acısı da, o oranda arttı. Eve geldiğimde acıdan gözlerimi açamaz haldeydim. Uzandım. Aklıma hiçbir çözüm gelmiyordu. O sırada bir ses duydum mutfaktan. Buzdolabı beni çağırıyordu. Bana hem canımın acısını dindireceğini ve onun yanında yırtığımı sonsuza dek kapatabileceğini söylüyordu. Sesi dinledim, buzdolabının yanına koştum.
İçinden sadık pastalar, akıllı börekler, iyi niyetli kekler ve şefkatli çikolatalar çıkıp beni karşıladı. Her biri öyle büyüleyiciydi ki… Oysa çocukluğumdan beri gördüğüm, bildiğim şeylerdi bunlar. Her gün, günde üç sefer bir araya geliyor, bir şekilde vakit geçiriyor, sonra da evlerimize, kendi yaşamlarımıza dönüyorduk. Bir gün çıkıp da hayatımı, insanoğlunun düşkün olduğu belki de yegâne şeyle birleştireceğim aklıma gelmezdi. O gün buzdolabı krallığı beni içine aldı. O geceyi kraliyet ailesinin yanında geçirdim. Canım sıkılınca çikolata prenslerle öpüştüm. Kremalı prenseslerle gözlerimi ve dudaklarımı boyadım. Kral makarnaları beni kucaklayıp sabaha kadar kulağıma öğütler fısıldadı. Ve pasta kraliçenin çilek kokulu yatağında sevgiyle uykuya daldım.
Sabah büyük bir huzurla uyandım. Aynaya koştum. Ustaca kapatılmış yırtığımı seyrettim. Dokundum ona. Yumuşacıktı. Artık nemli de değildi. İpek gibiydi. Çok da güzel gözüküyordu. Yaram kapandığından; dün gece sevgiyle dolan ruhumdan hiçbir zerre sızamıyordu. Keyfim yerine gelmişti.

Böylece aylar geçti. Belki de yıllar. Okula gittim geldim. O okul bitti, bu başladı. Bu bitti, öbürü… Derken unuttum ben yırtığı. Kapanmıştı çünkü. Bir şekilde herkesin yamanır ya o yırtığı ben de öyle yapmıştım. Ta ki o sabaha kadar.
O sabah, aynaya baktım. Gördüklerim karşısında inanamadım. Yırtığımı kapatan, beni bunca yıl huzurlu bir sükûnet içinde yaşatan o buzdolabı krallığı bütün vücudumu ele geçirmişti. Gözlerimden sıcak kakao sosları damlıyor; midemden ve belimden patatesli, zeytinli poğaçalar sırıtıyor, bacaklarımda ve kalçalarımda fıstıklı çikolatalar kol geziyordu. Ne yapacağımı bilemiyordum. Bir an paniğe kapıldım. Avazım çıktığı kadar bağırdım ve gitmelerini söyledim. Beni hiç duymuyorlardı. Tüm pişkinlikleriyle beyaz tenimin altında geziniyor ve bildiklerini okuyorlardı.
Kapıyı çarpıp evden çıktım. İşe gitmedim o sabah. Deniz kenarında biraz yürümek ve düşünmek istedim. Yırtığımı fark edip de onu yok etmeye çalıştığım zamanlarda karşıma çıkan bu sevgi dolu krallığa hayatımın bütün kontrolünü verdiğimi o an fark ettim. Onlar yat deyince yatıyor, kalk deyince kalkıyordum. Çalışmama izin verirlerse çalışabiliyordum. Ve onların izinleri olmadan kimseyi ve hiçbir şeyi sevemiyordum. Birini sevecek olsam; sevginin emek istediğini, zaman istediğini hatırlayan beynim, azıcık sıkılsa, hemen sıkıyönetim ilan ediyorlar ve peynirli tanklarla, jöleli askerlerle beni ele geçiriyorlardı.
Ve,
bu krallıktan kaçma kararı aldım. Hemen gizli çıkışlarımı denedim. Ancak istila büyüktü. Krallar ve kraliçeler akıllıydı. En sinsi yırtığı güya onarırken, bütün gizli kurtuluş yollarımı keşfetmiş; ben prenslerinin fındık kokulu, sıcak kollarında uyurken onları da kontrol altına almışlardı. Fena halde kıstırılmıştım. Sözcüklerim dahi onların sözlüğünden seçiliyordu. Düşüncelerim, yaşam zamanım, hep kralların belirlediği gibiydi.
Gizlice kaçamayacağımı anlayınca savaşmayı düşündüm. Ama nasıl? Savaş için bir cephane gerekti. Ondan öte strateji geliştirmeliydim. Düşmanımı iyi tanımalı, zayıf ve güçlü yanlarını doğru tespit etmeli, risk alıp, atağa geçecek cesareti bir şekilde oluşturmalıydım. Nefes alıp verişim bile buzdolabı krallığının elinde olduğundan, sadece ta derinlerde saklı olduğuna inandığım benliğim dışında, elimde hiçbir şey yoktu. Cephane toplasam fark edilirdim. Hemen çikolatalı dondurmalar üzerime saldırır, saçlarımı okşayarak beni yumuşatır ve neyim varsa bir güzel alıp götürürdü. Ya strateji geliştirdiğim kâğıtlarım? Onlar da üzeri hindistancevizli ıslak keklerce ört bas edilir, üstüne içilen sıcak bir çay ve sakin bir Arjantin müziği ile unutturulurdu bana.
Ne yapacağımı bilemeden öylece yaşıyordum. İşe gidiyor, eve geliyor; sevişiyor, okuyor, yazıyor, gülüyor, konuşuyordum. Tarifsiz bir huzursuzluk içinde hayatımdakilerin de canını acıtıyordum. Olan bitenden kimsenin haberi yoktu. Olamazdı da. Kimse günün birkaç saatini birlikte geçirdiği bu yaşam gereksiniminin, beni nasıl da kölesi haline getirdiğini anlayamazdı. O hain yırtığımın böyle kapandığını kimsenin bilmesini de istemezdim. Eminim bir başkası da kendi onarımının nasıl gerçekleştiğini bilmemi istemezdi. Ne acı ki çok akıllıydım. Herkesin açılan yarasına yama olanları bir bir görebiliyordum. Ve benim gibi nicesi vardı. Buzdolabı krallığının tutsak ettiği tek insan ben değildim. Bir farkım vardı diğerlerinden, o da kendi köleliğimi bir saray soytarısı gibi ustaca gizlememdi.
Direndim. Savaşacaktım.
Tokat atardım, tekmelerdim ve belki krallığın çıkış kapısına kadar, gücüm yettiğince düşman krakerleri yok eder ve özgürlüğüme kavuşurdum. Bir sabah cesaretimi toplayıp mutfağa gittim. Tam ortada dikilip meydan okudum. Tezgahın üzerinde gözüme ufak bir kahvaltı bıçağı ilişti. Yakalayıverdim sapından. Biraz daha güvenim yerine geldi. Artık bir silahım vardı. Yaraladığım her dilimle, iki dilimi daha saf dışı bırakacaktım; çünkü arkadaşlarını öyle ulu orta bırakmayacaklardı. Böylelikle benim çıkış kapısına varma şansım artacaktı. İsyan çığlıklarım kraliyet tarafından çabuk duyuldu. Vişne reçelleri, içi kırmızıbiberle doldurulmuş iri zeytinler ve bir sahan sucuklu yumurta ile iki çift kaşarlı tost üzerime yürüdü. Kahvaltı bıçağını salladım. O kadar güçlüydüler ki dayanamadım. Bıçağım tostun üzerine düştü. Tost ikiye bölündü. O sırada krallardan biri, sarayın tepesinden bir çatal fırlattı. Çatal gitti, iyi pişmiş bir sucuğun içine daldı. Direnecek gücüm kalmamıştı. Yenik düştüm.
Birkaç geceyi ve gündüzü uyuyarak geçirdim. Huzursuz, kabus dolu geceler ve esaret dolu sabahlar… Bir sabah ellerim karnımın üstünde, büyük bir acıyla uyandım. Midem öyle büyük bir sancıyla kıvranıyordu ki elim bile bıçak yarası gibi canımı yakmıştı. O sabah esirliği tüm bedenimde ve ne yazık ki tüm ruhumda hissettim. Yaşamıyordum. Bana ait bir hayatım yoktu. İsteklerim, düşlerim vardı; ama onların peşinden gitmemi engelleyen koskoca bir köleliğim de… Kesinlikle kurtulmalıydım. Ama nasıl?
Aklıma tekrar savaşmaktan daha yaratıcı bir fikir gelmiyordu. Kalktım yataktan. Midem aşağı yuvarlandı. Çevik bir hamleyle onu havada yakaladım. Bir yandan kalçamın sol yanından büyük bir çığ koptu. Öbür elimle onu kavradım. Kollarım ise bu iki yükün ağırlığından artık isyan etmek üzereydi. Oturup yatağa biraz dinlendim. Sonra tekrar doğruldum. Estetik cerrahın katliamından sonraki gün gibi koştum buzdolabının önüne. Krallık öğlen uykusundaydı. Saat öğleden sonra dörttü. En tenha ve en savunmasız oldukları an diye düşündüm. Bir hışımla dolabın kapağını açıtım. Çikolatalı kek kraliçenin boğazına yapıştım. İçinden üç yumurta ve bir bardak süt çıkıncaya kadar gırtlağını sıktım. Kraliçenin boğuk sesine uyanan kıymalı börek kral uyku sersemi üzerime atılmak istedi. Onu, pişmiş yufkalarına serpilmiş yanık çörek otlarından yakaladım ve mutfak tezgahında duran, içi su dolu tencerenin içine attım, boğulmasını izledim. Ellerim korkudan ve tedirginlikten buz kesmiş, gözlerim öfkeden ateş gibi olmuştu. O sırada omuzlarımda sıcacık bir dokunuş hissettim. Ardından tatlı bir öpücük, dudağımın kenarında… Bu prensti. Fındık aromalı çikolata prens, beni yırtığımdan yakalamaya çalışıyor, tatlı tatlı köleliğime geri dönmemi fısıldıyordu. Onu yok etme düşüncesi, yaması incelen yırtığımda, artık, içeri sızan havayı hissetmeme neden oldu. Aklıma o anda özgürlüğüm geldi. İnsan gibi kadın olmanın, kadın gibi insan olmanın düşüncesi, yeni doğmuş bir bebek gibi taptaze koktu burnumda. Prensi o sevimli kahverengi dudaklarından yakaladım. Avuçlarımın arasına sıkıştırdım. Son gücümle çekmeceden et bıçağını alıp onu lime lime doğradım.
Mutfağın dışına doğru geri adımlarla çıktım. Krallığın yok oluşunu izliyordum. Her yer dağılmıştı. Koşar adım oradan uzaklaşmadan, elimdeki suç aletini de tezgaha doğru fırlattım. Can çekişmekte olan bir elmalı turta prensesin kalbine geldi. Ilık ılık cevizli, tarçınlı elma parçacıkları süzüldü pudra şekerli beyaz teninden. Acıdım.
Koşarak evden çıktım. Yine deniz kenarındaydım. Yırtığım o yanlış ameliyattaki haline geri dönmüştü. Dev gibi bir yara, şimdi iyotlu deniz havasını içine çekiyordu. Deniz yeşili, yarayı yumuşatıyor; hafif hafif esen rüzgarla yırtık kendini onarıyordu. Özgürdüm artık. Kendi başımın çarense bakmayı öğrenmiştim. Sevgisizliği de yenmiştim… Kendimle…

Birkaç yıl yürüdüm deniz kenarında. Ancak ortada bir krallığın yok oluşu vardı ve bu toplu cinayetin peşimi bırakmayacağını biliyordum. Öyle de oldu. Özgürlüğümün ve kendi kendimi sevişimin bedelini bir et bıçağının üzerinde kalan parmak izlerimle ödedim. Yakaladılar beni. Yargıladılar. Ve suçlu bulundum.

Şimdi bu çikolatalı hapishanede cezamı çekiyorum.
Başlangıç ve bitiş noktaları aynı; kendi içine kapalı bir halkadayım…






Yazı İşlemleri


Tavsiye Et :
Isminiz ve Soyisminiz :
Tavsiye Edeceginiz E-Posta Adresi :
tebrik Emre Sertaç Yelden yazıyı tebrik etti...
tebrik Ercan Göçmen yazıyı tebrik etti...
Ercan Göçmen
Ercan Göçmen / 08.04.2008
Öncelikle belirtmeliyim ki tanımlamaların , benzetmelerin çok yaratıcıydı gerçekten. Lakin bazı yerlerde mantık hataları vardı. Mesela buzdolabında sucuklu yumurtanın olması olabilecek bişeyken genele vurduğumuzda mantık dışı gelir ya, onun gibi şeyler işte. Birde ya bu yırtık adama başta başka şeyler gibi gelsede girişten sonra ters köşeye yatırmışsın ya o baya hoştu doğrusu. Ama yinede hikayenin sonuna kadar yırtığın mecazın arkasında saklı kalması beni üzdü. Nereye çeksen oraya gidiyo işte :) Neyse ben bu hikayeyi sevdim. Tebrik ederim. yaratıcı bir bakış açısıydı :)


Temmuz
5
Küçük Öykü / Rüyada General Olan Adam
İbrahim Faik Bayavİronik Hikayeler • 41 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Haziran
29
Ekmek Çarpsın ki Şükrü
Gürhan Gürsesİronik Hikayeler • 57 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Haziran
20
İki Arada
Yekta Birdalİronik Hikayeler • 65 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Haziran
18
Bir İki Üç Tıp!
Kenan Egeİronik Hikayeler • 123 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Haziran
17
Gülsümün Köpüklü Kahvesi
Deniz Yaşarİronik Hikayeler • 124 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Nisan
18
Korktun Değişti Nehrinin Akışı
Ceyda DemircioğluDüş Hikayeleri • 228 kez okundu. • 3 kez yorumlandı.
Mart
28
Arafta Bir Zebani
Ceyda DemircioğluDüş Hikayeleri • 219 kez okundu. • 7 kez yorumlandı.
Mart
21
Hırçın Kızın Yansıması
Ceyda DemircioğluDüş Hikayeleri • 264 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Mart
15
Dikiz Aynasında Bir Buluşma
Ceyda DemircioğluDüş Hikayeleri • 224 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Mart
10
Benim Adım Patika Kızı
Ceyda DemircioğluDüş Hikayeleri • 217 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Temmuz
12
Yer Değiştiren Mazi
Ceyda Demircioğluİronik Hikayeler • 293 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Mayıs
12
Bana Sıkıca Sarılırsan Boğazımı Keserim
Ceyda Demircioğluİronik Hikayeler • 289 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Kasım
13
Suya Attık Her Şeyi
Ceyda Demircioğluİronik Hikayeler • 287 kez okundu. • 4 kez yorumlandı.
Mart
21
Hırçın Kızın Yansıması
Ceyda DemircioğluDüş Hikayeleri • 264 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Nisan
18
Korktun Değişti Nehrinin Akışı
Ceyda DemircioğluDüş Hikayeleri • 228 kez okundu. • 3 kez yorumlandı.

Anahtar Kelimeler Bana Sıkıca Sarılırsan Boğazımı Keserim, Bana Sıkıca Sarılırsan Boğazımı Keserim hikayesi, Bana Sıkıca Sarılırsan Boğazımı Keserim hikaye, Bana Sıkıca Sarılırsan Boğazımı Keserim nedir?, Bana Sıkıca Sarılırsan Boğazımı Keserim hakkında bilgi, Bana Sıkıca Sarılırsan Boğazımı Keserim hikayeleri, Ceyda Demircioğlu hikayeleri, Bana nedir, Bana hikayesi, Bana hikayeleri, Sıkıca nedir, Sıkıca hikayesi, Sıkıca hikayeleri, Sarılırsan nedir, Sarılırsan hikayesi, Sarılırsan hikayeleri, Boğazımı nedir, Boğazımı hikayesi, Boğazımı hikayeleri, Keserim nedir, Keserim hikayesi, Keserim hikayeleri,






Okudunuz Mu?
BünyaminDemirci
Bünyamin Demirci




Hikayeler    Copyrights © 2000 - 2008 Hikayeler.net | Tüm Hakları Saklıdır          xhtml validcss valid Rss | Künye | İletişim
Text Reklamlar : Libro infantiles | Mobile Phones | MPAA | Music Festival | Loans | Video | Arkadaş