Benim Adım Patika Kızı
BENİM ADIM PATİKA KIZI
KAÇ, KAÇ PATİKA KIZI, KAÇ!...
Yola koyuldum,
Üsküdar’dan Beşiktaş’a tıngır mıngır dalgalanırken
Denize en yakın durabileceğim bir bölümüne geçtim sandalın
Kıç tarafındayım.
Hep arkaya bıraktım yaşamı, erteledim.
Bir sandal hepi topu, başı sonu ne kadar ki
Onu bile uzattım;
Lokmalarımı ağzımda gevelemekten büyüttüm, çürüttüm.
Tükürdüm sonra annemin suratına
Kendini bir saksı toprak, babamı bir avuç tohum gördüğü;
İçinden bir süs bitkisi ‘beni’, peyda ettiği için
Bir de barsak kordonu gibi uzatıp gırtlağıma düğümlediği gelenek zincirinden
Ağzımı köpürte köpürte, bütün çürük lokmalarımı tükürdüm ya,
Ne kadar rahatım artık.
Doya doya Beşiktaş’a yüzebilirim.
Uzun uzun Yıldız’dan Ortaköy’e esneyebilirim.
Aklımda bir ev var şimdi
İçinde ısırıp bıraktığım tatlı bir elma duran.
Oraya gidip o yarım elmaya tam olabilirim.
Bir başka ev daha var aklımda
Şimdi bir dursun o,
Senelerce gırtlağıma tümsek olan gelenek düğümünden sıkıldım
Bir başka kapısından girmeyeyim aynı eve, o durdun bir
Öyle dalıp gitmişim lodos uyarısıyla sandallarını azaltmış Boğaz’a bakarken
Kim takar lodosu
Attım kendimi denize, yüzeceğim.
Yüzüyorum; ellerim, yüzüm deniz suyu.
Rüzgar soğutuyor, ben ıslatıyorum.
Kulaç attıkça yıllarca geveleyip büyüttüğüm lokmalar gibi bedenim büyüyor bu sefer.
Kocaman bir şey oluyorum; güçten, özgürden yapılmış bir varlığa dönüşüyorum.
Adıma yakışıyorum, deniz yakıştırıyor adımı…
Bir ayak çırpışı; birine takılıyorum.
Santiago o.
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, adını duymuştum ya
Uzak kaldım hep, isminin ötesine geçmeye.
Şimdi bir tekmeyle hayatımın içinde.
Aklımda bir ev var demiştim ya
İşte o eve şöyle bir kapıdan bakmıştım bir zamanlar, Santiago çantama atlamıştı.
Çantamdan çıkardım, rafa koydum; oradan koliye, sonra rafa tekrar.
Bir ara masamın üzerindeydi, yatağımın içinde..
İşte şimdi karşımda…
Benim denizimde, benim özgürlüğümde
Görkemli bir tekme iniyor mideme
Santiago’yu içime alıyorum.
“Heybemde bir simya taşından başka bir şey yok sana verebileceğim. Sana en büyük bilgimi armağan ediyorum. Evreni dinle, sana neler söyleyecek bak. Evrenin sesi düşünce, sözcükleri işaretler.”
Diye fısıldıyor kulağıma
Santiago’yu içimden asla çıkaramamak üzere ‘ben’ haline getiriyorum.
Beşiktaş kıyısına varmak üzere sandal.
Dalgalara veda ediyoruz birlikte, sandalı denizimde bırakıyorum, ben iniyorum iskeleye.
Yıldız’a doğru yürüyorum.
Aklımda bir ev var.
Evin duvarlarını hayal ediyorum. Her yanı Santiago’nun düşleri, düşünceleriyle kaplı.
Camlarında çöl kumları,
“Çöl sabır ister” derdi şimdi Santiago.
Böyle yürürken koluma biri giriyor, şaşırıyorum.
Uzun İhsan Efendi o.
Kahverengi cüppesi; birikmiş hatta taşmış saçı sakalıyla ürkütüyor beni.
Bir yandan da ince bir mizah fikri var kafasında sanki, bilgiç bilgiç gülümsüyor.
“Şimdi boğazını kesen o gelenek bağırsağından kurtuldun. Bundan sonra hiç arkadan bakmayacaksın. Dünya sana ne söylemeye çalışıyorsa kendini onu öğrenmeye adayacaksın. Merak edeceksin. Merak ettikçe artık eskisi gibi miskinlik edip bilginin sana gelmesini beklemeyeceksin. Kalkıp onu alacaksın. Önüne gelene değil, getirebileceklere bakacaksın.”
Bir keresinde yine böyle Üsküdar’dan Beşiktaş’a yüzmüş, bu sözlerin peşine düşmüştüm.
O zaman Uzun İhsan Efendi’yi tanımıyordum. Sadece adını duymuş ve ondan bir cümle dahi olsa alabilmek için can havliyle kendimi denize atmıştım.
Ancak bağırsak bağım beni daha fazla bırakmamış, cümlelerin kıyısından dönmüştüm.
Şimdi aldım, Uzun İhsan Efendi’yi de içime aldım.
Cümleleriyle yıkadım vücudumun, ruhumun her yanını
İyiden iyiye hafifledim
Ferahladım
Artık bambaşkayım ben
Adıma yakıştım, deniz yakıştırdı; Santiago, Uzun İhsan Efendi yakıştırdı.
Aklımda bir ev var.
Önce oraya bir gideyim de
Gerisi gelir...
Adım gelir nasılsa…
CEYDA DEMİRCİOĞLU