Bilim Gazisi (!)
15 / 10 / 2007 Pazartesi tarihinde Gürkan Adam tarafından eklendi, 351 kez okundu...
“(*) Bu yazıda adı geçen ŞENGÖR’ün, Celal ŞENGÖR’le ilgisi vardır; ama “yeteri kadar” değildir (Leibniz) Celal Şengör hocama hediyem olsun… ― Baba neden bana hikâye anlatmıyorsun? Filmlerde hep çocuklara babaları hikâyeler anlatır.― Onlar yabancı film… Üstelik hikâye çağını geçmedin mi sen?― Hikâyelerin yaşı mı olur?― Bil...” Okuyucu Puanı ;
Bilim Gazisi (!)(*) Bu yazıda adı geçen ŞENGÖR’ün, Celal ŞENGÖR’le ilgisi vardır; ama “yeteri kadar” değildir (Leibniz) Celal Şengör hocama hediyem olsun… ― Baba neden bana hikâye anlatmıyorsun? Filmlerde hep çocuklara babaları hikâyeler anlatır. ― Onlar yabancı film… Üstelik hikâye çağını geçmedin mi sen? ― Hikâyelerin yaşı mı olur? ― Bilmiyorum. Ama aklıma bir hikâye geldi… ― Uyduruktan olsun; bilinmedik olsun… ― Üsluplu uydurmaktır hikâyecilik… Neyse, bak sana bir bilim adamının tavır alış fakirliği ile ilgili bir hikâye anlatayım en iyisi. Bir aslan parçasının(!) Kükreye kükreye istifa eden birinin… Belki biraz daha bağırsaydı, sesini duyan olurdu(!) Kim bilir? Duysalar ne olacaktı ki sanki? Hiç… Bu ülkenin bilime, düşünceye verdiği değer nedir ki? Bunca yıl bilim diye diye inleyenlerin mezarıdır bu topraklar. ― Hiç mi değişmedi insanları? ― Belki sen görürsün. Umut kesmekle gelecek beklenmez. Geçelim hikâyemize: Saygın mı saygın bir profesör varmış ülkenin birinde. O ülkenin sorunlarını finans cephesinden bağırarak çözebileceğini düşünmüş yıllarca… Yazılar yazmış, söyleşiler, paneller, sempozyumlar tertiplemiş; “Aferin” demişler bunu görenler, doktor unvanını vermişler, profesör yapmışlar, dünyaya tanıtmış kendini, dergilerde köşe yazarlığı yapmış; geleceği mutlu edilmiş şanslı bilim insanıymış. Bunlar gibisine halktan koptukları için “sırça köşk adamı” derler… Ama bir gün bu köşkte dayanamamış, bağırmış, kendisine röportaja gelen gazeteciye; ― Bırakacağım üniversite hocalığını; bu ne böyle? Biz ABD’den ricayla profesör getiriyoruz konuşma yapması için dört öğrenci dinlemeye geliyor, aynı zamanda Hülya Avşar’ın konuşmasına giden altı yüz öğrencimiz var. Fakat bu yakınmaları da sonuçsuz kalmış Profesörün. Çünkü kendisine verilen payeler hep finans armasıymış. Asıl bu armalarla görülmezmiş hayatın iç bağıntıları. Yapılamazmış bilimsel çalışma; bu öyle bir payeymiş, armaymış. İnsanın gözünü boyarmış. Meğer bu ülkenin üniversitelerinde bilim hak getirirmiş(!) Bilim diye üniversitelerde görev alanlar çevirmenlik yapar ve “poz üretirmiş”. Günlerden bir gün profesöre mektup gelmiş. Sırça sarayında kent manzarasını seyreden koltuğuna yaslanırken postacı uşağı getirmiş ve koymuş masasının üzerine postasını. Açmış mektubu. Üzerinde, “insan nasıl insan oldu?” yazılıymış. Profesör meraklanmış önce; en iyi bildiği konu için “nasıl olur da kendisiyle dalga geçilebilir?” diye düşünmüş. Merak ve sinirle içeriğine göz atmak istemiş ama kâğıtta hiç başka yazı yokmuş. “Böyle şaka mı olur” diye düşünmüş. “Bilimle mi uğraşılacak, insanların ciddiyetsiz eğlenceliğiyle mi? Ben şaka konusu olacak insan mıyım?” diyerek söylenmeye başlamış kent manzaralı koltuğundan kalkarak. “Yok mu dalga geçilecek başka sofi? Acaba…” diyerek mırıldanmış kendi kendine. Sinirle ve hızla çıkmış odasından dışarıya, bunca yıl büyüttüğü göbeğine aldırmayarak. Yıllardır görmediği ayrıntıyı arar gibi bakınmış insanlara; insanlarda bir değişme mi var diye tekrar tekrar düşünmüş… Bütün bellek dosyalarını saniyenin onda birinden daha az bir zamanda taramış. Sigara içmediğine sevinmiş bir taraftan dosyalar hızla gözünde canlanarak akarken. Tam arkasını dönüp “boşver” diyerek içeri odasına girecekken bir zarf bulmuş cebinde; yine üzerinde bir şeyler yazılıymış; profesör yakın gözlüklerini takmış ve okumuş: “insan olduğun gerçeğini doğrulayabilir misin?”, yazıyormuş kâğıtta. İyice sinirlenmiş profesör, “bilim insanına yapılacak şaka mı yani bu? İnsanız ne var bunda?” diye geçirmiş içinden; “üstelik ne ilgisi var bu sorgulamanın hayatımın içinde?” diye uzun uzun düşünceye dalmış… Zarfı açmak gelmiş aklına, bir taraftan da çekinceliymiş, “şaka mı oyun mu bu” diye düşünmüş tekrar. Zarfı açmış ve yazıları görünce sevinmeye başlamış. “Oyun bitti” diye düşünmüş: “SAYIN PROFESÖR Size ulaşmak ne mümkün; siz fikirlerinizi arşta zannederken, paradigma ve insan değişimini göremiyorsunuz. Paradigmalar halkın içinde değişir. Halkın düşünce konakları o ülkenin düşünce konağıdır. Birkaç yetişkine açılan kapılarla o ülkenin zihin seviyesi yükselmez. O toplumun zihin kalitesi ve seviyesi, tarihidir. Gelişimi emek ister. Halkın yönelişlerinde onlar gibi düşünebilen bilim insanı ister. İnsan teorisi ister. Lafla, yönetmelikle ve yasalarla insan düşünmesi ve düşüncesi kaliteleşmiyor. Fakat şu gazetedeki istifa etme yakınmanıza da vurgu yapmak isterim, yani demeç ve röportajlarla da insanların düşünce kalitesi yükselmez. Bu ülkenin tarihine ve insanlık yasasına bakalım mı birlikte? Ama sizin yönteminizle değil, benim yöntemimle ve sitem ederek değil gerçekçi olarak seçtiğimiz yeni bir bakış açısıyla? Birinci adım: - İnsan olma düğümü çözülür mü? İnsan olma düğümünün yasası bugünkü bilim ile çözümlenebilir mi? İnsan olmanın yasası doğa tarihi ile bütünleşen toplum tarihi yasasıyla tek çatı altında ve bir yöntemle incelenebilinir mi? Bu sorulara verilen yanıt ile düşüncenin doğa bilimlerine bağlı nörolojik etkinliğinden kurtulup Tarih Bilimi’nin insan olma düğümü yasasına adım atabiliriz. Böylece biraz da düşüncenin konakları da insanlaşma seviyesinin konakları olarak karşımıza çıkmış olur. Böylece sizin de hangi seviyede olduğunuzu anlamış oluruz(!) Bu tarih, insan ilişkileri ile insan-doğa ilişkisinin tarihi olduğu ölçüde ne sadece doğa bilimini ne de sadece tarihi maddecilikle mülhem sosyal bilimleri ilgilendirir. Bilakis ikisi aynı melodinin notaları olacaktır ve insanın yaşam pratiği olacaklardır. İkinci adım: - Kısa olarak yazmak zorunda hissediyorum kendimi. Malum, sizin paranız “iş yapmak için düşünce”den çıkarılmaktadır. Kiminin de amelelikten. Aradaki fark çoğunlukla şanstır. Bu şans tarihe önce gelmek ve sosyal hareketliliğe yakın ve baskın gruba yakın olmakla ilgilidir. Hiç şanslı olmayan düşünceleri aklınıza getirdiniz mi bu ülkenin? Bu ülkenin insanları öncelikle dört “form”a indirgenmiş düşünceden sadece din ve sanatı kullanmaktadır. Diğer ikisi olan felsefe ve bilim, tarihinde mayası tutmamış fikir tercümeleri olarak kalmıştır. Onun içindir ki bilim ve felsefe merakı gibi “bireysel” ve “izin verilmiş etkinlik”ler yerine “dinsel kollektivlik”i beyin kendine daha yakın bulmakta ve yasaklanmış düşünceler tarihi olan ülkemizde “bireysellik” “sanat”la yer bulmaktadır. Ayrıca çocukluktan beri bu insanlara, özellikle yakındığınız kuşağa, Hülya Avşar seyrettirilmektedir. Benim kuşağım da Zerrin Egeliler, Banu Alkan, Serpil Çakmaklı kuşağıdır. Ama burada oturup da size toplumsal tarihin düşünce konaklarındaki yerinin kişide vuku bulmasını anlatıyorum. Bunun sebebi, bilim insanlarının da aydınlatılmasının gerektiğini düşünmemdir. 1990 öncesi doğumluların özellikle de benim gibi 1970–80 arası doğanların bu ülkenin orta sınıfını oluşturacak imkânlara sahip oldu, 1985 ve sonrası, yani öğrencilerinize bu toplum bize sağlanan imkânları sağlayamayacaktır. Nüfus istatistiklerine bakmıyor musunuz kuzum? Demek ki bilim-felsefe ile toplumda zaten tutunamayacak bir kitle geliyor ve onlar da beynin binlerce yıllık genetik temelini daha etkin kullanmak istiyorlar. Duydunuz mu? Psikoloji doçenti kadın büyücülerde sorunlarına çare arıyormuş(!) Bu sadece YÖK’ün değil insanlığın sorunudur da. Bilim, finans cephesinin bilimleri, insanlık sorunlarına çare olamamaktadır. Tek çaresi iş bulmak yolunda kendi sömürüsüne ortak edeceği diplomalı amele hazırlamak (kusura bakmayın işinizi size öğretiyormuş gibi oldum). Üçüncü olarak: - Bu insanlar ne okuyacak ki… Hâkimlerimiz ceza olarak veriyor okumayı. Öğretmenler ödev vererek cezalandırıyorlar öğrencisini… Böyle bir nesil… Kolay yol olan görsellik, TV her şeyleri oluyor onların. Her şeyi kendisinde derleyen teknoloji var artık; neden birisini karşısına alıp dinlesin ki… Üstelik kendi tarihinde ihtiyaçlarına kaçmak hep cezalandırılmış. Kişi bugün keyfince ihtiyaçlarına çözülüyor. Teknoloji de bu çözülümde bireysel olarak kişiyi hazırlıyor. Üstelik neden okusun bu çocuklar? İş bulamayacaklar bu malum… Hadi diyelim ki okudu, ne okuyacak? Kitap evlerinde medyanın kadrolu yazarlarının makalesini mi? Bu ülkenin başına hep okumuşlardan gelmedi mi musibet? Okumamış insanın ne suçu var bu ülke üzerinde? Okuyacak ve dinleyecek(!) Dinletiye getirdiğiniz adam ABD’li; bizim tarihimizde ABD karşıtlığı da var… Siz seviyor olabilirsiniz. Açıkçası biz kendi sorunlarımızı daha çok düşünüyoruz; ne bilim, ne felsefe, ne de sizin bilgi görüşleriniz bizim sorunlarımızdan daha önemli. İnsanlık ihtiyaçları oranında sorunlarını çözmeye çalışır. Matbaanın bulunuşuna koşut bir durumdur çağın birey motorunu havalandıracak olan her evdeki bilgisayar-yazıcı ikilisi. Bireysel yayımcılıkla insanlar doğal olarak şunu soruyorlar: “o benim yazılarımı okumuş mu?”. Hakikaten siz bu insanları dinlemek için ne yapıyorsunuz sayın profesör? Artık şunu biliyoruz: bir ülkenin ekonomisi gelişkinse o ülkenin bilimi gelişir ve ekonomiyi geliştiren insandır. İnsanı geliştiren özgürlüktür, yani, bağımlı olmadan yaşayabilmektir. Paraya, mevkiye, ihtiyaç olarak gösterilenlere… Teknolojinin insanlara sunduğu bireysellik özgürlüğü ve seçimlerin bilimsele dayanmayan benciliği sizleri rahatsız ediyor. Hoş, ikame teknolojinin ikame özgürlüğü olur… Bunca ikame teknolojiyi kullanıp sizin kaynaklarınızdan yararlanmayıp bilgilenen insanlar bilimi hiç eleştirisiz kabul ediyor mu sanıyorsunuz? Sizler bilimi bu öğrencilerden daha iyi tanıyor ve eleştirileri bilmiyor musunuz? “Epistemik Cemaat”e karnımız tok Sayın Profesör. Size afiyet olsun.” Oracıkta kalakalmıştı profesör. Bunca zaman ayakta kalan Profesörün ne okuduğunu merak eden mesai arkadaşları, göz ucuyla durumu anlamaya çalışıyorlardı; profesör ise akşam evde rakının olmadığını hatırladı. Onun için bireysel eylemcilik ancak akşamları yalnız içebilme özgürlüğüydü. Bilim ise emekli olunabilecek bir iş… Yaşı da ilerlemişti, ayaklarındaki ağrıları dinledi. Emekliliğini düşündü; öğlen saatinin geldiğini fark etti ve yemekhaneye yöneldi; yemek saatini kaçırmak istemezdi. Yemekhaneye giderken hiç düşünmedi toplumun yapısını, her zamanki gibi… Zira, ona göre bu konular sosyal bilimcilerin işiydi. Bir doğa bilimci haddini bilmeli ve başkasının ekmek teknesine el atmamalıydı. İnsanlık yasalarına bulaşmamalı ve maaşı sekteye uğratacak mecralar aranmamalıydı. Midesinin sesini dinledi, yemekhaneye gitti. Mektubu buruşturup çöpe atarken, yemekte zeytinyağlı biber dolmasının olmasına çok sevindi. Gözü bir an yemekhanedeki televizyona takıldı. Televizyonda kadın programı vardı ve öğretim üyesi kadınlar yemek yerken bu programı izliyorlardı. O da göz ucuyla ne izlendiğine baktı: ― Tamamen ritmik hareketler bunlar… ― Bakın nasıl kıvırıyor… ― Burada beyin-beden bütünlüğü var… ― Elbette. Bakın bu kıvraklık beyin dosyalarında da kıvraklığa neden oluyor. ― Haftada kaç gün yapılmalı? ― Haftada bir gün olmamalı, 2–3 olmalı yeterli olması için. ― Başka bir sporla mı yapmalı? ― Tek başına yapmak yeterli; doğru nefesle birlikte bu keyif sporu yapılmalı. Profesörü dalgın ve şaşkın olarak izlerken görenler; ― “Hocam sadece bel kıvırmanın faydasını anlatıyorlar. Program yarım saattir devam ediyor. Sizin söyleşiden daha ilgi çekici sanırım; baksanıza bütün arkadaşlarımız gibi sizi de televizyona bağladı…” diye takılmadan edemediler. Televizyondaki eğitilmemiş ses devam etti, yemekhanedeki herkesi büyüleyerek: ― İnanılmaz bir durum, insanlarımız nefes almayı bilmiyorlar. Karınlarına kitap koyup nefes alıp-verecekler. Sonradan otomatiklik kazanır. Bebekler bakın doğru nefes alırlar. Sonradan, baskılardan bu durum değişir. ― Sizler ders de veriyorsunuz değil mi? ― Bizim derslerimizden alıyorlar ama kimse bilsin istemiyorlar. ― Başarılı mı Türk kadını? ― Kendilerine vakit ayıramadıkları için, o zamanda çok mutlular. Avrupa insanı robot gibi, programlanmış. Dansa kendini veremiyor. Türk insanı mutlu oluyor. ― Biz müzikle büyüyoruz. ― Bizim genimizde var. Acımızı müzikle anlatıp olayın içine girebiliyoruz. ― Siz ne dersiniz? Siz bu konuda daha tecrübelisiniz… ―Türk kadını kendini ifade etmede aldığı, aldığımız terbiye bu; doğallığı tekrar kapmanın yolu bu egzersizlerden geçiyor. Fransa’da reklâm amacıyla soruyorlar göbeğinizi gösterir misiniz? Diye. Kimisi açtı, kimisi ilk kez göbeğini gösterir gibi baktı göbeğine. Türkiye’de yapsak bu deneyi… Korkar insanımız. Özellikle kadınlar doğumdan sonra iyice çekingen oluyorlar. ― Düşük bel modası iyi mi oldu? ― Alışmaları için evet iyi oldu. ― Gözlemlediğim kadarıyla ruhsal terapi yapıyorsunuz sanırım. ― Dans ederlerken terapi yapıyorum; gerçekten konuşuyorum ben… Terapide sorunları açığa çıkıyor: konuşma bozuklukları, cinsel sorunları, kendine güven ve bu durumun kendisine uygun olup olmadığıyla ilgili sorunlar… ― Reklâm arası verelim; sonra da dili nasıl kullanmalı onu inceleyelim. Yemekhanede herkes rahat bir nefes almıştı. Konuşmalar birbirinden gizlenen gözlerle devam etti… ― Baba bu biraz tuhaf bir hikâye oldu, sanırım. ― Buradan ne sonuç çıkarmalı ona bakmalı. ― Herhalde, bilim Profesörlere bırakılmayacak kadar ciddi bir iş ki kadınlardan başlayarak herkes kendi ihtiyacına göre doğa ve toplum bilimlerini bütünleştirmek zorunda kalacak. ― Hay yaşa! Ama bunu teorisiz yapıyorlar, onu da bulacaklardır.
Ekim
6
Ekim
5
Ekim
5
Ekim
5
Ekim
5
Ekim
4
Bir İstifa Dilekçesi Örneği
• Gürkan Adam • Eleştiri Makaleleri • 99 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ekim
4
Organik Ağa (kısa Film Senaryosu)
• Gürkan Adam • İronik Hikayeler • 53 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Temmuz
31
Kansız Oldu! Birinci Cumhuriyeti Gömdük Netekim!
• Gürkan Adam • Siyasi Makaleler • 243 kez okundu. • 3 kez yorumlandı.
Temmuz
20
Üçüncü Yol Bilinç Beklerken (kısa Film Senaryosu)
• Gürkan Adam • Başkaldırı Hikayeleri • 308 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Temmuz
20
Ekim
10
Yaşlı Adam ve Deniz(senaryo)
• Gürkan Adam • Yaşamdan Hikayeler • 2097 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ekim
14
Kasım
23
Sıralara Kazınmış Hayatlar
• Gürkan Adam • Dostluk Hikayeleri • 1718 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Mart
1
Ekim
14 |
![]() |
|
||||||