Bir Kadı
Ağustos 1092, Bağdat…
Kesme taşlarla döşenmiş yolda hurma ağaçlarının silik gölgesinden başka bir şey yoktu. Duvarlar toz, ağaçlar toz, kapılar toz, balkonlar tozdu. İnsanlar kuşluktan beri üçer beşer toplanmışlar, Samarra kapısından saraya giden yolun etrafında dolaşıyorlar, bazen İmam-ı Azam Camisinin avlusundaki hurma ağaçlarının altına duruyor, bazen kaba yapılı hanların duvarlarına yaslanıyorlardı. Arada bir ışıl ışıl miğferli kimi siyahi, kimi buğday tenli hafif gözleri çekik askerler at üstünde geliyor, asayişi kontrol ediyorlar ve tekrar ortalardan kayboluyorlardı. Etekleri yeri süpüren uzun sakallı, kalın bağlanmış kuşaklarından tutarak ve kâh cepkenlerini, kâh sakallarını okşayarak mollalar yavaş yavaş, sanki yürümüyorlar da taş zemin üzerinde süzülüyorlarmış edası ile hiç konuşmadan sessiz birer selam ile kalabalığın arasından uzaklara süzülüyorlardı. Vakit öğleyi geçiyordu. Namazdan çıkanlarla daha ayrı bir kalabalık oldu yollar. Kalabalığı kontrol etmek içindi belki her köşe başına gümüşi zırhları ve Türk miğferleri ile yaya askerler dikildiler. Kalabalık büyüktü aslında. Ancak hiç kimsenin ağzını günlerdir bıçak açmıyor, göz göze bile gelmemeye çalışıyorlardı. Dicle’nin durgun sularını kenara doğru üfüren bir rüzgar esti. Ana caddenin birkaç yerinde döndü, sonra büyük bir toz bulutunu havalandırdı. Büyük avluların derinliklerinden birkaç uluma duyuldu. Herkes yüzünü gözünü kapatmaya çalışırken bir çocuk bağırmaya başladı:
- “Geliyorlaaaar….!”
Birkaç atlı büyük bir hızla İmam-ı Azam Camisine doğru geçtiler. Kalabalık ister istemez yol kenarına doğru açıldı. Beş tuğlu süvariler sağlı sollu hızlı adımlarla ilerliyorlardı. Kendilerini selamlamasını bekledikleri Ulu Kadı Ebu Saad El-Haravi siyah bir kaftan üzerinde görkemli sakalı, yas tuttuğunu belli eden tıraşlı başı ve sade görünümü ile hızla İmam-ı Azam Camisine doğru geçti. Peşinde genç yaşlı, hepsi de at üstünde, hepsinin de kafası tıraşlı ve sakalları inadına uzun, sarıksız ve cüppesiz, peşlerinden aynı hızla takip ettiler. Şehirde toplanan kalabalık bu gözü yaşlı kafileyi sarayın dış avlusuna, saray muhafızlarının büyük kalkanlarına çarpana kadar takip ettiler. Ulu Kadı sarayın dışındaki ulumaya benzer homurtunun kapladığı anda birden başını kaldırdı. İç kapının görkemli kenarlıklarına çarpan rüzgâr üzerindeki olanca tozu kaldırıyor ve hortum gibi, yükseklere çıkarıyordu. Başını dış avluya çevirdi. Burçlarının birinde yeşil, diğerinde beyaz bayrakların dalgalandığı dış kapıya baktı. Dışarıdaki kalabalıktan kimi sarığını yere çalıyor, kimi başına toprak saçıyor kimi sancılanmış gibi kıvranıyordu. Üzengisini tutan Türk askerinin gözlerindeki karanlığa baktı. Bir diğeri dizginlere asılıyor, rüzgârdan huylanan hayvan öne eğilmek için askerden dizgini kurtarmaya çalışıyordu.
Batıdan gelen haberler gerçekti demek. Sarışın savaşçıların İslam Âlemine saldırdıkları, Antakya’yı, Kudüs’ü Akka’yı, Trablus’u yağmaladıkları, binlerce Müslüman’ı katlettikleri gerçekti demek. Ulu Kadı’yı senenin bu en sıcak ayında, Suriye Çölü’nü iki haftada kat ettiren başka bir neden olamazdı. Sanki kalabalık birden artmıştı. Zırhlı muhafızların isyan tertibi aldıkları ve kalkanları ile ittikleri kalabalık dağılmakta direnmedi. Sessizce tozlu yollara dağıldılar. Mollalar, sofular, esnaf, müderrisler ve talebeler… Ağır adımlarla ve ağlayarak, birbirlerine teselli vermeden, selamlaşmadan, vedalaşmadan, randevulaşmadan ayrıldılar. Az sonra hiç kimse kalmadı. Ulu Kadı bu dağılmayı beklemedi. Sarayın İç avlusuna girdi. Elçilerin kullandıkları yüksek kapıya yöneldi. Mermer merdivenlere Türkmen halıları döşenmişti. Ardındaki bu 200–300 kadar koca sakallı ve cüppesiz mollanın takibinde, yaşından beklenmeyen bir çeviklikle sarayın merdivenlerini çıktı. Hiçbir muhafız kılıcını almak için önüne geçmedi. Arz odasının önündeki muhafızlar da ağlıyordu. Hemen kenara çekildiler. Kapı, kadıyı bekletmeden sessizce açıldı. Hızlı adımlarla girdiği arz odasındaki kalabalığa bakmadan halife Muhtahzirbillah’a yöneldi. Türk kilimleriyle döşeli yüksek bir sedirde oturan Halife Hazretlerinin ayağa kalkmasına fırsat vermeden tok bir sesle konuşmaya başladı:
- “Suriye’deki kardeşlerimizin bir deve hörgücü veya akbabanın midesinden başka oturacak yerleri yokken, siz İsfahan gülleri gibi bahçelerde, bir kadın tokası gibi haremlerde yaşıyorsunuz. Biliyor musunuz sizin esirgediğiniz mahreminizdeki kadınlardan kaç tanesi peçesiz öldü ve gömülemedi? Kaç tanesi Frenklerin elinde esir, pazarlarda köle oldu? Kaç yiğit delikanlının boğazı kesildi? Yiğit Araplar hakareti seviyorlar mı, yoksa kahraman Türkler yenilgiye mi boyun eğdiler. Arkasından yıllarca atıp tuttuğunuz Kılıçarslan genç yaşında ne kadar mücadele etti. Dün Selçukoğlu Süleyman’ı kovalayan Tutuş, ya Selçukoğlu Berkyaruk, ya Halife Hazretleri nerede?...”
Henüz genç bir memur ve Selçukoğullarına da yakınlığı ile tanınan Şamlı Vakanüvis İbnü’l-Kalanissi “Herkesi göz yaşlarına boğdu.” Diyerek kayıtlara geçtiği bu söylevden sonra yeri süpüren cüppesini savurarak kimseyi selamlamadan kapıya yöneldi. Halife Hazretleri durdurun gibisinden bir işarette de bulunmadı. Herkesin hıçkırıklara boğulduğunu duyunca Ulu Kadı tam kapıdayken durdu ve dönmeden konuştu:
- “Kanlı bir savaş başladığında, korkakların silahı göz yaşı dökmektir.”
İbnü’l-Haravi’nin kaleme aldığı bu son sözden sonra aynı kalabalığın eşliğinde çıktı.
Yüksek kapılar kapandı.