Bitmeyen Bir Öykü Sil Baştan !Bitmeyen Bir Öykü Sil Baştan !Güneş batalı çok olmuştu, ortalığı koyu bir karanlık kaplamıştı. Denizin mavisinden eser yoktu, deniz artık adı gibi kapkaraydı. Denizi izleyen Buse’nin gözleri denizden de karaydı. Kara gözlerinden dökülen yaşlar denize yakamoz oluyordu. Buse’nin yüreği yanıyor içi acıyordu. Kalbini söküp atmak istese de yapamıyordu bir türlü. Buse içindeki yangına daha fazla dayanamadı, bu yükü daha fazla taşıyamayacağının farkındaydı. İçindeki acının bir an evvel son bulması için titreyen bedenini gözleri kadar kara olan denize bırakmak istiyordu. İlkadımlarını biraz ürkek attı. Son birkaç adımdan sonra buz gibi suların dizlerine kadar çıktığını hissetmişti. Artık acılarının son bulmasına, kendini denizin koynuna bırakıp bu kara gecede kara gözlerini son kez yummaya sadece birkaç adım kalmıştı. Busenin dayanacak gücü yoktu yaşamaya. Onun için tüm yaşamını tüm varlığını ardında bırakıp kendini ölüme götürecek denizin kenarına gelmişti. Buraya geldiğin de ardında yaralı bir yürek kalmıştı. Suçlu ama bir o kadar da pişman bir kalp bırakmıştı. Ömründe ilk defa güvendiği biri tarafından ihanete uğramak çok yaralamıştı Buse’yi. Hayat da en büyük korkusuydu ihanet ve en güvendiği insan tarafından bu acıyı yaşamıştı. Bu acı ağır geldi güçsüz yüreğine, dermansız kalmıştı bedeni artık yaşamaya mecali kalmamıştı. Buse ardında yaralı ve pişman bir kalp bırakmış, onun yalvarmalarının hiç birini duymamıştı. Daha fazla yaşamayacağını anlayan yaslı gönlü alıp bu kapkara suların ortasına getirmişti ve kendini tamamen bu soğuk suların koynuna bırakmasına sadece birkaç küçük adım kalmıştı. Aklında hala bu sabah son kez baktığı sevdiğin fotoğrafları vardı. Hepsini yırtarken son kez ağlamıştı. Yırtık fotoğrafları kumlara bırakıp, gözyaşlarını içine akıtıp, acılarından kurtulmak için kendi kara sulara bırakmıştı. Son adımını da attı Buse sonsuzluğa ama bir el tut Buse’yi. Bilmediği tanımadığı ilk defa gördüğü bir el izin vermedi Buse’nin gitmesine, tüm ısrarlarına rağmen aldı sahile çıkardı onu. Buse suskundu, suskun olduğu kadar da güzeldi. Buse’yi kapkara dalgaların arasından tutup çıkartan masmavi gözler de en az Buse kadar güzeldi. Güzel olduğu kadar suskun, suskun olduğu kadar da güven doluydu. Buse’nin dili mühürlenmiş, her sözcük benliğinden silinmiş, hiç konuşmuyordu. Ama mavi gözlerin sahibi suskunluğunu bozmuş, bırakıp gitmen için çok erken ve çok güzelsin diyordu Buse’ye. Ve o gözlerin sahibi tutup Buse’nin elinden giderken ona en sevdiği şarkıyı söylüyordu. “Sil baştan başlamak gerek bazen, hayatı sıfırlamak, sil baştan sevmek gerek bazen, her şeyi unutmak…” Buse hem bu şarkıyı çok sevdiğinden, hem o gözlerin büyüsünden hem de bir gün önce gördüğü rüyadan dolayı hiç itiraz etmiyordu giderken. Kendini serin sulara bırakmaktan vazgeçmiş, sil baştan bir hayata başlayıp yeniden sevmek istiyordu. Dün rüyasında da öyle olmuştu. Kapkara bir gece de kaybolurken mavi bir perde açılmış kendini karanlıktan kurtarmıştı. Buse için artık yepyeni bir hayat vardı ve gözleri o ve gözlere vurulmuş, o gözlerin sahibine inanmıştı. O gözlerin sahibiyle yeni hayatına giderken eskisinden farklı olması için dua ediyordu. Aradan aylar geçmişti. Buse sahilde oturmuş mavi gözlü sevgilisini bekliyordu. Beklerden denizi izliyordu. Deniz artık kapkara değil masmaviydi. Ve Buse o unutamadığı geceyi düşünüyordu. Tam kendini serin sulara bırakıp dönmemek üzere giderken masmavi gözler tutmuştu ve o gözlerin güzelliği tutmuştu hayat da. Gözlerin güzelliği karşısında nefesi kesilmiş, dili lal olmuştu. Ama sevdiğin sesi çok güzel ve onu dinlemek huzur vermişti. En çok da ismini söylerken, söylediklerine bitmişti. “Ne işin vardı o suların arasında. Nerdeyse boğulacaktın. Ne oldu neden o sular arasında kaybolmak istedin bilmem ama her insan bazen kaybolmak ister, gitmek ister. Güç gelir dünya, bitmiştir tükenmiştir ve bitirmek ister bütün bildiklerini. Unutmak ister yaşadığı her anı. Onun için bulduğu her karanlığın ortasına atar. Bazen bir uykunun karanlığında şefkat arar, bazen karanlık sokaklar arasında büyük bir bela arar, bazen de kara sularda son bulmayı sonsuzluğa uzanmayı arzular. Ama ne uyku çaredir insanın acılarına nede karanlık sokaklar. En boş ümit de karanlık sulardır. O suların sonu yok. Neden kaçıp niye bu sulara geldin bilmem ama bildiğim bir şey var ki o da bu sularda sonsuzluğa gitmen için çok erken ve bir o kadar da güzelsin. Bu güzelliği bu dünyadan alıp gitme hakkın yok. Bu güzelliği bizden mahrum etmeye hakkın yok. Tamam, o sularda kaybolmak senin ne kadar hakkınsa güzelliğinde ki büyüde kaybolmakta benim o kadar hakkım. Şimdi sen gidersen ben bu hakkımdan mahrum kalırım. Ama gitmez kalırsan sana haksızlık olur, bak onun için gel ne yapalım. Benim adım Aras. Dedem Aras nehrinin adını vermiş bana. Doğduğum gün bakmış gözlerime, bunun gözleri Aras kadar mavi adı Aras olsun demiş. Gel anlaşalım, sen ille de ben sular içinde kaybolmak istiyorum diyarsan gel bende kaybol, kendini karanlığa değil Aras’ın maviliğine bırak. Aras’ın maviliğine bırak ki bende mahrum kalmayayım bu melekleri kıskandıran güzellikten. Sen bende kaybol ben sende. Sen benim meleğim ol ben senin nehrin. Adını bile bilmiyorum ama sakın söyleme ben seni Leyla olarak sevmek istiyorum. Sen benim Leyla’m ol ben senin mecnunun. Benim mecnunluğum aşkımda gizli olsun, o sadece manada kalsın, ama senin Leylalığın dilimde can bulsun aşkımın şahidi olsun.” Aras o gün konuştukça konuşmuş bir türlü susmak bilmemişti. Ta ki Leyla’m dediği busenin dizlerinde uykuya dalana kadar… Uykuya dalmadan önce söylediği son sözleri hala kulağındaydı Buse’nin: “Ben seni karanlıklar içinden çektim aldım ama ben gidiyorum şimdi karanlığa, kendimi uykunun karanlığına bırakıyorum, sakın uyandırma beni ben uyanmadan, çünkü artık korkmuyorum karanlıktan. Her karanlık beni kara gözlerine götürüyor. Ben o kara gözlerinde kaybolmak istiyorum. Merak etme beni karanlıklar içinde kaybolurum diye zaten uykumu ay yüzün aydınlatacak çok iyi biliyorum…” Aras’ın söylediği her söz Buse’yi kalbinden vuruyordu. Dizlerinde uyuyan mavi gözlü sevgilisini uyandırmaya kıyamıyor o da onun maviliğinde rüyalara dalıyordu. O geceyi unutmasının imkânı yoktu Buse’nin. Kendini unutmuştu, acılarını unutmuştu hatta adını bile unutmuştu, artık kim sorsa Leyla diyordu ama o günü unutamıyordu. İyi ki o gün Aras çekip almıştı Buse’yi karanlıklar içinden, şimdi çok mutluydu ve kaybolduğu maviliği çok seviyordu. Aras’ın Leyla’sı olmak çok hoşuna gidiyordu. Ve Buse bu düşünceler içinde mavi gözlü sevgilisini bekliyordu ama bir türlü gelmek bilmiyordu. Beklemek çok sıkmıştı canını. Aras o gün nasıl bir türlü uyanmak bilmedi ise bu günde gelmek bilmemişti. Buse beklerken sabırsızca hala aklında o gün vardı. O sabah canı ne kadar sıkıldıysa akşamda o kadar mutluluğa kavuşmuştu. O sabah ihanetlerin en büyüğünü yaşamış akşam da mükâfatların en büyüğüne kavuşmuştu. O gece neden kara sularda kaybolmak istediğini sevdiğin kulağına fısıldarken sesi titriyordu, bedeni üşüyordu ve sevdiği uyuyordu. Sevdiğinin duymayacağını bilse de anlatmıştı Buse neden suları arzuladığını. İçini dökmek içiyordu anlatıp rahatlayacaktı. Sevdiğinin duymayacak olması işine geliyordu aslında bu anlatacaklarını bilmesini istemiyordu. Sadece anlatıp içinden atmak istiyordu yoksa ömrü boyunca dert olacağını biliyordu. Sessizce fısıldadı sevdiğinin kulağına: “Ben aşk ve sevgi nedir bilmedim ta ki lise yıllarına kadar. Hep kortum hep kaçtım çevremde gördüğüm sahte ve kirli aşk oyunları yüzünden. Lisede bir âşık çıktı karşıma. Kendi de adı gibi mertti. Mert çok sevmişti her halinden belliydi benimde gönlüm kaymıştı ama olmadı onunla ayrıldık biraz ailem yüzünden biraz kendi sorunlarımdan. Belki de tam olarak sevmemiştim gerçekten sevsem ayrılır mıydım bilmiyorum. Mert’le ayrıldıktan sonra uzun yıllar kimse olmadı hayatımda. Neden sonra biri çıktı karşıma. Herkesi Mert gibi bildim. Sevince insan dürüst olur zannettim. Ama öyle değil yanılmışım. Yıllar sonra karşıma çıkan o adam aldattı beni. En büyük korkumu yaşattı. Ve inan o gün kara suları ayrılığın acısı yüzünden arzulamadım. Mert’in kıymetini bilmediğim için suçladım kendimi. Biliyorum o olsa aldatmazdı beni. Onun kıymetini bilmeyip sonunda bu acıyı yaşamak çok koydu bana. Nefes alamaz oldum. Kortum ya kulağına giderse dedim. Gerçi günlerce uzaktaydı benden. Duymasına imkân yoktu ama kulağına giderse diye korktum. Ve gerçek sevginin kıymetini bilmeyip bu acıyı yaşadığım için utandım. O utangaçlıkta ve o acılarla sahile geldim. Daha fazla dayanamayıp kendimi bıraktım kara sulara. Sonra sen geldin tuttun ellerimden. Eğer senden başka biri gelseydi asla döndüremezdi beni geri. Ve bir gün önce siyah rüyalarımı mavi bir perde aydınlatmasaydı sende döndüremezdin geri. Simsiyah bir rüya içinde boğulurken masmavi bir perde açılmıştı gözlerimde ve gözlerin işte o perde kadar maviydi. O mavilik çekti aldı beni. İyi ki aldı, iyi ki geldin. Hoş geldin gözleri mavilim, artık tek nehrim sensin. Sen benim arzuladığım, kaybolmak istediğim sularım olacaksın ben senin Leyla’n.” O gece Buse de aşka gelmişti. Düşlerinde gördüğü maviliğin içinde rüyalara daldığından çok mutluydu ama bu gün biraz buruktu çünkü sevdiği bir türlü gelmek bilmiyordu. Dün gördüğü rüyayı düşünüyordu. Yine kara sulara bırakmak istiyordu acıyan canını ama sular birden yemyeşil çimen olmuştu. Boğulacağı yerde huzura kavuşmuştu. Sabah kalkar kalkmaz ilk önce rüyasını anneannesine anlatmıştı. Oda çok güzel bir rüya kızım ne mutlu sana demişti sadece. Onları bile duymak rahatlatmıştı içini. Ama içinin rahatlığını Aras’ın gelmemesi yarıda bıraktı. Onun gelmediği her dakika içinde bir yangın oluyordu. Buse’nin içindeki ateş gittikçe alevleniyor artık tüm bedenini yakmaya başlamıştı. Buse kendini derin sulara bırakmak istiyordu. Uzun uzun denize baktı. Hiç umutlanmayın artık benim serinlik bulacağım kaybolacağım sular belli, benim tek serinliğim Aras’ın mavi gözleri derken kalktı yerinden ve sevdiğine gitmeye karar vermişti. Koşar adımlarla gitti Aras’ın evine. Evde bulamamaktan korkuyordu. Açık kapının arkasındaki sessizlik canını sıkmıştı ama neyse ki korktuğu gelmemişti başına. Sevdiği uyuyordu. Aynı aylar önce dizinde uyuduğu gibi masum ve sessizdi ve bir o kadar da güzeldi. Aras kendini yine rüyanın kollarındaki karanlığa bırakmıştı. Yüzündeki tebessüm, rüyasının karanlığını sevdiğinin ay yüzünün aydınlattığını söylüyordu. Elinde bir defter vardı içinde sayfalar dolu Leyla yazılıydı. Ve her satır her kelime Leyla kokuyor Leyla diyordu. Buse o defteri aldı usulca sevdiğinin elinden, okumaya başladı. İlk sayfaya yazılan tek kelime her şeyi özetliyordu. İlk sayfanın sağ alt köşesinde çok güzel bir el yazısıyla Leyla’ma yazıyordu. Buse heyecanla okudu ilk defa gördüğü bu defteri ve her sayfasında kalbi atmaz oluyordu. Soluğu kesiliyordu yazılanların güzelliği karşısında. Yazılanlar güzeldi yazanda güzeldi okuyanda güzeldi ama o satırlara yazılan Leyla hepsinden de güzeldi. Aras her sayfaya Leyla’yı yazmıştı, ona olan sevgisini yazmıştı. Buse bu hayran kaldığı satırları okurken Aras hala uyuyordu. Buse son sayfalara geldiğinde vuruldu. Gözleri okumak istemdi. Gönlü duymak istemedi ama bir kez görmüştü ve dönüş yoktu. Buse okuduğu satırlar karşısında donmuştu. Yazılmış her satır Buse’yi kara sulara çağırıyordu. Canını yakıyordu. Bedenini tenini yakıyordu. Artık gözleri ağlıyordu. Ve gözlerinin önünden gitmiyordu okuduğu sayfalar. “Leyla’m. Dilim Leyla der, gönlüm Leyla der, al canımı hayatımı bana gülüşlerini ver onlar bana yeter… Leyla’m senin güzelliğini anlatmaya kalksam dilim dönmez, aklım yetmez. Sana olan sevgimi anlatmaya kalksam yapamam içimdeki sevgimin tarifini bulamam. Leyla’m biliyorsun hasretim gözlerine, tenine, gülüşlerine. Gamların en büyüğü hastalığın en acı kollarına düştüğün gün yanmıştı yüreğim, canım, tüm bedenim. Doktorun bu odaya giremezsin dedi gün öldüm. Mecnun olup yollara düştüm. Senin sağlın için yasaklanmıştı odana girişler. Ve ne anneni ne babanı ne de beni yanına almıyorlardı. Oysaki senin ilacın ben, benim ilacımın sen olduğunu bilmiyorlardı. Her gün kapına kadar gelip seni göremeden gitmek yakıyordu içimi. Ve büyük bir heyecanla gel diyeceğin günü bekliyordum. Doktorların bir gün izin vereceği günü bekliyordum. Bir sabah kalktım yine sana geldim. Güneş batıncaya kadar kapında bekledim büyük bir ümitle. Kulağım kapıda Aras demeni bekliyordum koşmak için. Ama o günde kapı duvardı. O günde dilin suskunluğunu bozmadı. Daralan yüreğimi attım dışarı. Hep oturduğumuz sahile gittim orada ay yüzlü, gece gözlü bir güzelin serin sular arasında kaybolmak üzere olduğunu gördüm. Saçları aynı sen, gözleri aynı sen, teni aynı sen ama sen olmayan bir beden ölümün eşiğinde bekliyordu. Gittim tuttum ellerini alıp çektim ölümün soğuk nefesinden geri. Seni kurtarmaya gücüm yetmiyordu. Onu kurtarırsam seninde kurtulacağını ümit ediyordum. Çünkü hiçbir iyiliğin bu dünyada karşılıksız kalmayacağını biliyordum. Ellerini tuttum, gözlerine baktım ve sanki karşımda sen vardın. Belki de senden başkasını gözüm görmediğinden onu senin gibi gördüm. Ve ona Leyla’m dedim. Gitme serin sulara gel senin nehrin olayım bende boğul sende benim Leyla’m ol derdime derman ol diye yalvardım. Adını bile sormadım o zifir saçlı gece gözlü güzel kıza. Sen benim Leyla’m ol dedim. Çünkü biliyordum dilim adından başka ad bilmez, ne kadar dikkat etsem de elbet bir gün Leyla derdim ve kim bu Leyla derse ne diye bilirdim ki? Evet, Leyla’m sen kapalı kapının ardında yatarken sana olan özlemimi o gece karşıma çıkan Leyla’yla dindirdim. Kalbim sendeyken bedenim ondaydı. Aklımda sen varken ellerimde onun elleri vardı. Özlemim sende kokum ondaydı. Onun için gelemiyorum aylardır ziyaretine. Ve şehir dışındayım diye sana yalanlar söylüyorum. Her gün hastanenin kapısından geri dönüyorum. Ve şehir dışındayım diye seni pencerenin karşısındaki kulübeden arıyorum belki yüzünü bir kez olsun görürüm diye. Evet, Leyla’m biliyorum hata yaptım. Biliyorum yanlış yaptım. Ama özür dileyip af istemiyorum çünkü ben o affı hak etmiyorum. Çünkü ikinizden de vazgeçemiyorum. Ne seni sile biliyorum gönlümden ne de gerçek adını bile bilmediğim Leyla’mın hayatından çıkabiliyorum. Uzun süredir ikinizin de aşkınızı yaşıyorum kendi yalnızlığımda. Çünkü sana gelemediğim gibi diğer Leyla’ma da gidemiyorum. Ondan da utanıyorum bu ihanetim yüzünden. Ve sabırla bekliyorum hayatımdan bir Leyla’mın çıkmasını. Eğer biriniz çıkarsanız bir gün hayatımdan işte o gün diğerinize koşacağım. Ve hep onun gece gözlerinde kalacağım.” Buse okudukları karşısında şok olmuştu. Hiç ummadığı bir anda ihanetin soğuk yüzüyle yine karşı karşıya kalmıştı. Aras’a kızmak gelmedi içinden. Gözlerinden yaşlar akarken “oysaki inanmıştım” diyordu sessizce, uyandırmak istemiyordu. Gidecekti mavi gözlerini görmemesi lazımdı. Görürse gidemezdi ama gitmesi gerekiyordu. Diğer Leyla daha çok hak ediyordu Aras’ı. Ve Aras diğer Leyla’yı daha çok seviyordu. Ama Buse’nin içi acıyordu, içi yanıyordu. Yine içindeki ateş kavurmuştu bendeni ve yine serin suları arzuluyordu, üstelik artık kaybolacağı bir nehri yoktu. Aylardır aldatan birini af edemezdi. Artık Aras’ın yanında bir an bile duramazdı. Buse kalkıp giderken o acı deftere bir iki kelime karaladı el yazısı ile. “Beni karanlık sulardan aldığın gün sen dalmışsın en büyük karanlıklara. Bu karanlıklar içinde kaybolmuşsun. O gün sen beni kurtardın bu gün ben seni kurtarmak istiyorum o yüzden sevdiğinle arandan çekiliyorum. Ben çıkıyorum hayatından sen de koş diğer Leyla’na. Gerçek adı Buse olan Leyla’n” Buse son satırları bırakıp, gözyaşlarını bırakıp, bir ihanetin ahını bırakıp, acılarını alıp, yangınını alıp birde Aras’ın bir fotoğrafını alıp çıktı dışarı ve gideceği tek yol vardı oda serin sulardı. Buse çıkarken uyanan Aras ardından yalvarıyordu gitme ben sende kalmak istiyorum. Tek Leyla’m sen ol. Ama buse hiçbirini duymadı. Dinlemedi Aras’ı. O tüm söyleyeceklerini söylemişti, yazdığı notun üzerine tek kelime etmedi. Buse giderken Aras ardında yalvarmalarla kaldı ama ardından gidecek yüzü bulamadığı için gözyaşlarıyla kendi yalnızlığıyla baş başa kaldı. Buse’nin içi yanıyordu. Çıldırmamak için zor tutuyordu kendini. Tuttuğu yol kara ve serin olan suların kıyısına getirmişti. Ağlarken gecenin olmasını bekliyordu. Gece gözleriyle geceyi özlüyor, yanan teni serin suları arzuluyordu. Kalbinde iki ihanetin acısı, bir de Mert’i kaybetmenin pişmanlığı vardı. Güneş batmak üzereydi. Elindeki Aras’ın fotoğrafına uzun uzun baktıktan sonra, büyük bir sinirle yırtarken değmezmişsin dedi. Ve içindeki tüm kinle yırtıp attı son kez baktığı her baktığında sinirlerini bozan fotoğrafı. Artık bu can fazlaydı. Bu acıya asla dayanamazdı. Mert’in pişmanlığı iki ihaneti de gölge de bırakmıştı. Ya bunlar kulağına giderse diye düşünmek bile istemedi için yandı, gönlü yandı, yüreği üşüdü. Ve Buse artık serin suların hemen dibindeydi. Dalgaların sesi kulağını okşuyordu. Denizin kara suları ayağını okşuyor ve ölümün soğuk kollarına davet ediyordu. Ve busenin aklına gitmekten başka çare gelmiyor o bu dünya da daha fazla yaşamak istemiyordu. Sonunda dileği kabul olmuş, özlemi bitmiş, güneş uzaklara gitmişti. Herkes çekilmiş ve hayat Buse’nin gözleri kadar gece gibi sessizdi… Güneş batalı çok olmuştu, ortalığı koyu bir karanlık kaplamıştı. Denizin mavisinden eser yoktu, deniz artık adı gibi kapkaraydı. Denizi izleyen Buse’nin gözleri denizden de karaydı. Kara gözlerinden dökülen yaşlar denize yakamoz oluyordu. Buse’nin yüreği yanıyor içi acıyordu. Kalbini söküp atmak istese de yapamıyordu bir türlü. Buse içindeki yangına daha fazla dayanamadı, bu yükü daha fazla taşıyamayacağının farkındaydı. İçindeki acının bir an evvel son bulması için titreyen bedenini gözleri kadar kara olan denize bırakmak istiyordu. İlk adımlarını biraz ürkek attı. Son birkaç adımdan sonra buz gibi suların dizlerine kadar çıktığını hissetmişti. Artık acılarının son bulmasına, kendini denizin koynuna bırakıp bu kara gecede kara gözlerini son kez yummaya sadece birkaç adım kalmıştı. Busenin dayanacak gücü yoktu yaşamaya. Onun için tüm yaşamını tüm varlığını ardında bırakıp kendini ölüme götürecek denizin kenarına gelmişti. Buraya geldiğin de ardında yaralı bir yürek kalmıştı. Suçlu ama bir o kadar da pişman bir kalp bırakmıştı. Ömründe ikinci defa güvendiği biri tarafından ihanete uğramak çok yaralamıştı Buse’yi. Hayat da en büyük korkusuydu ihanet ve en güvendiği insan tarafından bu acıyı bir kez daha yaşamıştı. Bu acı ağır geldi güçsüz yüreğine, dermansız kalmıştı bedeni artık yaşamaya mecali kalmamıştı. Buse ardında yaralı ve pişman bir kalp bırakmış, onun yalvarmalarının hiç birini duymamıştı. Daha fazla yaşamayacağını anlayan yaslı gönlü alıp bu kapkara suların ortasına getirmişti ve kendini tamamen bu soğuk suların koynuna bırakmasına sadece birkaç küçük adım kalmıştı. Aklında hala bu sabah son kez baktığı sevdiğinin fotoğrafı vardı. Yırtarken son kez ağlamıştı. Yırtık fotoğrafı kumlara bırakıp, gözyaşlarını içine akıtıp, acılarından kurtulmak için kendi kara sulara bırakmıştı. Son adımını da attı Buse sonsuzluğa ama bir el tuttu Buse’yi. Bilmediği tanımadığı ilk defa gördüğü bir el izin vermedi Buse’nin gitmesine, tüm ısrarlarına rağmen aldı sahile çıkardı onu. Buse suskundu, suskun olduğu kadar da güzeldi. Buse’yi kapkara dalgaların arasından tutup çıkartan yemyeşil gözler de en az Buse kadar güzeldi.
Yazı Sahibi
Etiketler
bitmeyen+bir+oyku+sil+bastan+ , bitmeyen , bir , öykü , sil , baştan , mehmet , acar , ayrılık , hikayeleri ,
Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Aralık
2
Kasım
30
Kasım
30
Kasım
27
Kasım
25
Ekim
21
Ekim
14
Ekim
14
Ekim
14
Ekim
10
Ağustos
15
Bitti (isimsiz Mektupların Son Öyküsü)
• Mehmet Acar • Mektup Hikayeleri • 643 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Ağustos
13
Mektup (isimsiz Mektupların İlk Öyküsü)
• Mehmet Acar • Mektup Hikayeleri • 585 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ağustos
15
Sana Geldim (isimsiz Mektupların İkinci Öyküsü)
• Mehmet Acar • Mektup Hikayeleri • 379 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ağustos
15
Ekim
1 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||