Boş Kağıdın SesiBoş Kağıdın Sesi‘’Müzik ruhun gıdasıdır.’’ hatırlıyorum da tam olarak böyle yazıyordu iç gıcıklayıcı tebeşir sesi ve kokusuyla bir bütün olarak hafızamda yer etmiş, hafif bir resmi asabiyetiyle sözlüye kalkma tedirginliği içeren ve belki de bundandır siyah değil de kara tahta denilen, o zamanın eğitim sembolünün sol üst köşesinde Arapça’dan bozma bir yazıyla düzenli bir biçimde…Eğitim hayatım boyunca var olmuş ikişerli veya dörderli gruplar halinde mutualist yaşayan ön sıralardaki gözlüklü kızlardan birine baktım. Dişlerindeki telden dolayı pek gülümsemeyen kız ikinci dosya kağıdına geçerken, alacağı notun rakiplerinden üstünlüğünü öngördüğündendir herhalde pis pis sırıtıyordu.diş tellerindeki parıltıyı gördüğüm anda olayın ciddiyetine vakıf oldum.Dosya kağıdım boştu ve ilk kompozisyon yazılımdı.Saat alacağım notla ters orantılı olarak ilerliyordu.şartları gözden geçirdikten sonra hakkında pek bir şey bilmediğim kompozisyonuma başlamalıydım ama kaç santim içerden girecektim?Girsem çıkabilecek miydim? Tahtadaki kelimeleri yudum yudum okumaya başladım, zihnimi uyandırıp yazıya başlama umuduyla.’’Müzik ruhun gıdasıdır’’.İçimden belki yirmi kere tekrar ettim, gittikçe kelimeler daha da anlamsız geliyordu.Tam o esnada yanımda oturan turuncu saçlı ispiyoncu kızdan bir isyan yükseldi ‘’ sessiz ol.! ‘’.O ağızdan o sesin çıkabileceğine o zamana kadar inanamazdım herhalde.’’Biraz sessiz olur musun lütfen’’ dedi ‘e’ yi uzatarak.Gözlerinin sıraya vuran kalemime baktığını görünce suçumu kabüllendim.Müzik ruhun gıdasıydı ama benim müziğim hazımsızlık yapmıştı.Müshil ilacı tadında mahcup bir pardon dedim.’’Cık cık’’ yaptı başını sağa sola sallayarak.Sonra iştahla yazısına devam etti.Çok merak ediyordum ne yazıyorlardı acaba? İlham amaçlı olarak yazdıklarını çaktırmadan okumaya başladım.Müziği çok seviyordu, boş zamanlarında hep müzik dinlerdi, müzik onu zaman zaman çok rahatlatırdı.Yazdıklarının gazıyla sonuç bölümünü çok rahat bir şekilde yazmıştı.Sonra sanki ailesinin ona söylediği bir şeyi hatırlar gibi irkildi.Aniden öğretmenin okuduğu ve gerçeklerin o gazeteyle anlaşılacağını ironiyle iddia eden( anlaşılması icap edenin gerçek değil de doğrular olması gerektiğini ben de ileride anlayacaktım) gazeteye ve sonra öğretmene baktı.hevesle yazdığı şeyleri silmeye başladı.’’insan müziksiz yaşayamaz’’ arı mayalı silgiye kurban gitti. Dinlediği müzikleri giysilerinden, makyajlarından ya da saç ve sakallarından belli olanları, zamanında son model olan şahinin modifiye edilen ‘’Hacı yeni bası takmışım Kadıköy’den bir basıyorum Karaköy zıplıyor şerefsizim’’ tarifini yapan sahibiyle onları görünce ‘’Şu krolara bak’’ standart sözlerini söyleyen kızları, midelerine hayran olduğum arabesk taşıyıcısı minibüsçüleri, birbirlerine verdikleri gazla alkolü fazla kaçırıp az çok çaldıkları öğrenci gitarıyla önce ben söylemem diyip sonra avazı çıktığı kadar bağıran gençleri, onlardan biraz da çekinerek tuvalet tıkanmasını önleyeceği planlanan sopayla tavana ritmik şekilde vuran ev sahibini, sevgilisinin dinlediği müzikten hoşlanıyormuş gibi yapan ve onun bu müzikten ne anladığını kendine soran sevgiliyi, arada bir gittikleri restoranda fasıl dinleyip genelde hiç yaşamadıkları ya da başkalarından duydukları anılarını birbirlerine anlatan emekli albay ve arkadaşlarını, az düşünüp çok konuşmamış, saçlarındaki kellikten çok beyazlamayı kafasına takmış bir mahkumun çocukken öğrendiği sazı çalarken gözlerindeki özgürlük çığlığını, okuması olup yazmayı pek beceremeyen teyzenin pamuk toplarken tutturduğu türküyü, yeni doğmuş bebeğin ağlamasındaki melodiyi ve ölenlerin ardından yakılan ağıtları düşündüm… Onların ortak noktası neydi? Acaba gerçekten müziksiz yaşayamaz mıydık? Ödev kesin ve netti.’’Müzik’’.Ne istiyorsanız yazın demişti doçent.Artık hazırdım ve yazmalıydım.Sekiz sene öncesindeki benle şimdiki arasındaki farkı göstermeliydim kendime.Soruları bulmuştum.Şimdi tek yapmam gereken şey cevap için sorulara odaklanmaktı.Hemen gittim çay kodum.Şekerini de bol koydum kendi evimdeydim kimse göremezdi.Kör olursun gibi ciddi ve rivayeti teşhisler koyan bir yengem ya da ‘’olum çayı direk şekerliğin içine boşalt’’ diyen sinir bozucu bir arkadaşım yoktu.Yalnızlık güzel şey; tek başınayken. Isınma hareketlerinden sonra düşünmeye başladım.Müzik…Olmadı yazamadım.Hep bir şeylerden vazgeçtiğimde yaptığımı yaptım.Televizyonu açtım.Bir müzik kanalı çıktı.Pop müziği pek sevmediğim halde seyretmeye başladım.’’Benim için ne yapardın portakal mı soyardın?’’ isimli şarkıyı büyük bir sabır ve olgunlukla dinlerken şarkının bende uyandırdığı duyguları yakalamaya çalışıyordum.Bunu da beceremedikten sonra ekranın altından geçen yazıları okumaya başladım.Kimi sevgilisine kimi arkadaşına yollamış.Ama bir yazı dikkatimi çekti.’’Sıradaki şarkıyı canımdan çok sevdiğim, mert, babacan, yüreği sevgiyle dolu, kan kardeşim, can dostum, askerlik arkadaşım Necmi’ye gönderiyorum.’’ Sıfatlar özneyi öyle bir ezmişti ki dikkat çekmemesi olanaksızdı.Bir dizi fanatiği edasıyla şarkıyı beklemeye başladım.Kendimi o askerin yerine koyacak ve böle bir dostum olduğu için gururlanacaktım.Portakal soyma işi nihayet bitti ve diğer şarkı çıktı. ’’ senden çocuğum olsun istiyorum Berdan Mardini’’… Anladım ki empati kurmak çok iyi bir şey değilmiş.Kendime güldüm ve anladım ki çay içerken gülünce gıcık yapıyor, burundaki mukus oranı artıyor, en yakın peçete alınıyor ve burun siliniyor.Burnumu sildim ve peçeteye baktım ve fark ettim ki bunu hep yapıyorum.Kendime sordum acaba neden bunu yapıyorum?Yaptığım şey belli sonuçları belli.Bu elle tutulu sonuçları neden gözle görmek istiyorum?Acaba aradığım şey ne idi?Çıkan sonuca tekrar baktıktan sonra bir sonuç çıkaramadım.Belki de önemli olan Mevlana’nın da dediği gibi ‘aramak’dı.Çünkü sonuçlar bazen gerçekten mide bulandırıcı olabiliyor.Ben de aradığım şeylerden koptuğumu fark ettim ve önceden kestiğim bir köşe yazısını belki alıntı yaparım diye okumaya başladım. ‘’Elbette nörolojik sinyallerin beynin ilgili bölümlerinde yorumlanmasıyla salgılanan hormonların verdiği tepkinin bir sonucu olarak düşünebiliriz müziğin insanın duyguları üzerindeki etkisini.Ama bu tür tanımlar böyle kavramlara yakışmaz.O metafiziğin fiziğidir.Kelimelere sığmayan duyguların taştığı bir eşsizliktir.Dünyanın ötesinden gelen bir fısıltıdır.Seni herkes yapabilir herkesi sen yapabileceği gibi.Sana çok şey anlatır ama anlattığı zaten sensindir.O hayatın mezesidir.’’Adam yazmış helal olsun dedim kendi kendime ve utanırcasına masamdaki boş kağıda baktım.Masamdaki kağıt belki kalbim kadar temiz değildi ama sekiz sene öncekinin aynıydı. ‘’İki dakikanız var ben bırakın dediğimde herkes kalemlerini bıraksın.’’ Süre dolmuştu ve artık yapacak bir şeyim yoktu.Boş kağıdı dokuzuncu senfoni eşliğinde öğretmene teslim ettim.Ritmi bozuk bir azarla koşar adım sınıftan uzaklaştım.
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Aralık
1
Aralık
1
Aralık
1
Sudenaz’dan Mektuplar (ııı)
• Ersin Başeğmez • Yaşamdan Hikayeler • 22 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
1
Aralık
1
Temmuz
29
Temmuz
23
Temmuz
19
Temmuz
18
Temmuz
18
Temmuz
19
Temmuz
29
Temmuz
23 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||