Boşluğun TepesindeBoşluğun TepesindeBOŞLUĞUN TEPESİNDEBelimden eğip bedenimi altımda upuzun uzanan boşluğa bakıyorum. Bir rengi var bu boşluğun; ışık parlaklığında göz kamaştırıcı bir beyaz. Galiba böyle göz kamaştırdığı için rengi normalde görmem gerektiği halde hiçbir şey göremiyorum baktığım yerde. Eğilmiş sınırsızlığına bakıyorum ben de bu boşluğun; bir ucunu, dibini arayarak, tabi bulamayarak. Kuvveti azalıyor sakat kalma ihtimalimin bu sınırsızlığın içinde. Ki zaten çarpmanın dehşetini yaşamayacağım ben. Henüz havdayken; boşlukta ve düşüyor olmanın, boşlukta ve tam olarak son kez bir yerlerden düşüyor olma hissinin verdiği korkunç şiddetteki korkuyla parçalanacak tel tel dağılacağım. Yer parçalarımı aşağı doğru çekerken ruhum usulca ağacak göğe. Artık kendisini canlı tutan ruhun da onu terk etmesiyle büsbütün anlamsızlaşan parçalarım daha hızlı inecek yere. Gözlerimi kırpmadan bakıyorum boşluğa. Parça parça yağışımı görmeye çalışıyorum. Nedense boğazıma bir şeyler düğümleniyor o an. Çarpmanın dehşetini yaşamadan sadece parça parça yağmak da rahatlatmıyor beni. Bir şey daha arıyorum boşluğun dibinde bir yer bir şey bir… kucak. Orada bu sınırsızlığın benim düşeceğim yerinde, yumuşak bir sine ve benim için iki yana açılmış kollar. Kimin kolları bunlar? Bilmiyorum. Suret değil kucak görüyorum sadece. Parçalarım tek tek oraya düşüyor. Bir damla yaş düşüyor bulunduğum yerden boşluğa onlardan önce. Aslında tüm bu oyalanmalarımın sebebi onu hala görememiş olmam. Hâlbuki kendimi bırakmam için onu görmem şart. Şöyle kızgın, iri yarı, haşyet uyandıracak bir şeklin belirmesini bekliyorum. Ne var ki hiçbir şekil, hiçbir hareket doğurmuyor bu boşluk. Hâlbuki meleği görmem lazım kendimi bırakabilmem için. Böylelikle onu yanıma getirmenin bedelini hiçbir zaman ödememeyi planlıyorum. O zaten kendiliğinden gelmiş olacak ben de onun hissedilen ama açıklanamayan çağrısına uyduğum için burada bu boşluğun tepesinde bulunuyor olacağım. Bir şeyler dönüyor birden çok hızlı. Umarım düşmüyorumdur. Geriye çekiliyorum..Hayır, vakti gelmedi kendimi bırakmamın hem meleği görmedim hem de… Hayır, şimdi değil. Başım dönüyor, boşluktan şimdilik uzak durmam gerekiyor. Dizlerimin üzerine çöküyorum. Kulağıma deli bir ney sinirlerime doğru çalan bir keman sesi geliyor. Gecenin birinde gördüğüm bir rüyayı hatırlıyorum bu sesleri duyunca belki bu sesler oradan geldiler kulağıma. Bir semazen sikkesinin içindeydim. Kendinden geçmişti semazen çok hızlı dönüyordu. Saçlarının kıvırcık tellerine tutunmuştum. Ara sıra beyaz eteğinin kıvrımlarını görüyordum. Oradan düşmekten korkuyordum ama midem bulanıyor gücüm azalıyor müzik hoyratça hassas sinirlerime dokunuyordu. Kusarak uyandığımı hatırlıyorum yastığım temiz olduğuna göre nereye? Hiçbir fikrim yok. Başım dönüyor hala. İçimdekiler dönüyor birbirlerine çarpa çarpa. Çok yorgunum. Bir ağlama sesi geliyor içimden. Bir büyüğün çocuk sesi. Hem yakıcı, hem baskısız, bir yerlerden fena halde tanıdık nereden? Belki o da rüyalarımdan. Yükselerek geziniyor içimde ses kalbime doğru yaklaşıyor yaklaşıyor ve gözlerimden dışarıya çıkıyor. Boşluğun tepesinde dizlerimin üzerine çökmüş, damlaların peş peşe akışını izliyorum. Bütün hücrelerimi ıslatıyor bu damlalar. O kadar ki bir an kendimi ılık bir derenin içinde boylu boyunca uzanmış duyumsuyorum. Vakit ikindiymiş hatta, halimden pek memnun gökyüzünü seyrediyormuşum. Elçi Mikail’i temaşa ediyormuşum falan. O derece apansız bir esenlik duygusu yani. Ellerim dizlerimin üzerinde başımı kaldırıp göğe bakıyorum. Hiçbir şekil doğurmayan ve hiçbir devinimde bulunmayan boşluğun aksine gök hareketli kıpırdıyor. İlk bakıldığında bütüncül gelmeyen hareketleri göğün birleşip toplanıyor şimdi ve hatta orta yeri içeri doğru kayıyor sanki ve evet bir cümle tepesinde durduğum boşluğuma doğru uzanıyor ‘Kendinizi helak etmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.’ Yığılıyor boşluğun tepesine bedenim. Çocuk ses büyüyerek ağlıyor. Büyüdükçe sesi bana benziyor demek ki rüyalardan değil daha yakın bir yerlerden tanıyormuşum bu sesi. Yine öyle muttasıl akıtıyor içimden gözyaşlarını. Yaşlar içine uzandığım ılık dereye küçük alev damlaları olarak düşüyor. Kurutuyor gittikçe dereyi. O kadar ki sırtımda toprağın kızgınlığını duyuyorum şimdi. Hala ardı arkası kesilmeden akıyor içimden yaşlar. Onlar aktıkça hafiflediğimi hissediyorum bir sonbahar yaprağı, bir teksir kâğıdı gibi. Kuruyorum. Dereyi kurutan alev damlaları suyumu kanımı emiyor. İnceltiyor siliyor beni. Vardan yoka sürüklüyor. Gittikçe küçüldüklerini görüşlerindeki netliğin bozulduğunu hissettiğim gözlerimin bir an olsun ayrılmadığı o cümle yavaş yavaş iniyor bana doğru. Korkuyorum. Bana değerse bir yumurta kabuğu gibi çatlayacağımdan, kırılacağımdan korkuyorum. Bana dokunmadan duruyor üzerimde ama. Ve elimi istiyor bu cümle. Uzatacak gücüm yok hem korkuyorum. Gerçi neyden? Korktuğum şeyin olması için başımın dönmesinin geçmesini beklemiyor muyum? Daha kötüsü ne olabilir, daha fazla ne yapabilir bana? Ya bu boşluktan indirecek bu cümle beni ya tutup aşağı atacak. Ya da beklediğim melek bu cümlenin suretine girip görünmüştür bana. Kalan son gücümle uzatıyorum, neye uzattığımla ilgilenmeden, elimi.
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Aralık
1
Aralık
1
Aralık
1
Sudenaz’dan Mektuplar (ııı)
• Ersin Başeğmez • Yaşamdan Hikayeler • 22 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
1
Aralık
1
Temmuz
4
Kelime İpliklerinin Yapılışı
• Safiye Gölbaşı • Kişisel Hikayeler • 153 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Mayıs
8
Çok Konuşan Sinirli Adamın Akıbeti
• Safiye Gölbaşı • Kişisel Hikayeler • 339 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Mayıs
8
Mayıs
8
Mayıs
8
Mayıs
8
Mayıs
8
Çok Konuşan Sinirli Adamın Akıbeti
• Safiye Gölbaşı • Kişisel Hikayeler • 339 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Mayıs
8
Mayıs
8
Nisan
24 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||