kayit
Google Özel Arama
Hikaye AnaSayfa Hikaye / Yaşamdan Hikayeler

Böyle Bitmemeliydi

12 / 10 / 2007  Cuma tarihinde Tevfik Tekmen tarafından eklendi, 386 kez okundu...

“Ne kötü, ürkütücü, berbat bir geceydi… Ruhunu bir sıkıntı sardı, içi daralıyordu. Sebebini bilmediği bu sıkıntı sanki bu gece onu boğup öldürecekti. Sonra bir korku geldi bu daralmış içine. Bu korkunun neden geldiğini de bilmiyordu. Bir ömür boyu çektiği nedenli nedensiz sıkıntıların ruhunda açtığı derin, iflah olmaz yaraların acıları hep ...”

Okuyucu Puanı ;

 ADnet Reklamları Siz de reklam verin  adnet  

Tevfik Tekmen

Tevfik Tekmen







EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Böyle Bitmemeliydi


Ne kötü, ürkütücü, berbat bir geceydi…
Ruhunu bir sıkıntı sardı, içi daralıyordu. Sebebini bilmediği bu sıkıntı sanki bu gece onu boğup öldürecekti. Sonra bir korku geldi bu daralmış içine. Bu korkunun neden geldiğini de bilmiyordu. Bir ömür boyu çektiği nedenli nedensiz sıkıntıların ruhunda açtığı derin, iflah olmaz yaraların acıları hep vardı ya; hadi onlara zaten alışıktı. Bu sıkıntılarla, bu acılarla yaşamak, kimi zamanlar üzülüp ağlamak, başkalarını üzmemek için kendi sıkıntılarını içine atmak, yüreğinin üstüne taş basmak… Onları zaman zaman yaşıyordu ya onlar geldikleri gibi gitmesini de biliyordu. Hem insanoğlu aslında çok dayanıklı ki birçok zorluğa katlanmasını biliyordu.
Ama bu gece bir başka…
Bu sıkıntı bir başka, bu iç daralması bir başka, bu korku bir başka; bu korku ölüm korkusu gibi bir korku… Sanki bu gece ölüm onu çok yakınındaydı ve Gökçe kadın bunu hissediyordu ve kime ne diyeceğini, derdini kime söyleyeceğini, çarpıp kapıyı nereye gideceğini, yani Gökçe bu gece ne yapacağını bilmiyordu. İçindeki korkunun sebebini de bilmiyordu. Daralmış içine bir hüzün çöktü ve birden garipsedi. Sanki her şeyin sonu gelmişti, ağlamak istiyordu.
Bu gece nedense televizyonu bile açmamıştı. Her gece elinden bırakmadığı örgüsünü gözü görmüyor, yanı başında duran çekirdek tabağına eli uzanmıyordu. Çok halsizdi. Bu halsizlik de neyin nesidir onu da bilmiyordu. Yemekten sonra sofrayı kaldırmış, bütün her şeyi mutfak tezgâhına taşımış, bulaşıkları yıkamamış; tencere, tabak ne varsa orada öylece bırakmış, gelmiş duvar dibindeki kanepeye çökmüş kalmıştı. Orada öylece kaldı. Sanki gözleri kararıyordu. Gözleri karıncalanıp kararınca başını dikip tavandaki elektrik lambasına baktı. Acaba elektriğin birazı mı kaçmıştı? Koca şehir İstanbul’da sık sık voltaj düşmeleri olurdu ya Gökçe, “gene mi?..” diye öyle düşündü. Çünkü bu gece ona odanın aydınlığı azmış gibi geliyordu. Bir de sessizlik vardı. Ve bu sessizlik gitgide derinleşiyordu. Sessizlik derinleştikçe kulaklarındaki uğultu çoğalıyor, uğultu çoğaldıkça can sıkıntısı artıyor, içindeki hüzün artıyor, büyüyor, hüzün büyüdükçe büyüyor ve garip bir korkuya dönüşüyordu. Sonra bu korku içini sarıp sarmalıyor, eli ayağı çözülüyor, sanki bütün gücü tükeniyor; Gökçe ölüyordu…
“Ölecek miyim ne?” dedi kendi kendine. Bu ne vesvese, bu ne sıkıntı!.. Tanrım bu ne sıkıntı? Derin derin soludu birkaç kez. Böylece kendisini rahatlatmak istiyordu. Biraz olsun rahatlık hissedince kendisini zorladı, bağları çözülmüş dizlerini zorladı, zorla da olsa çöktüğü yerden kalktı.
Kocası Hasret Bey masanın üstüne çökmüş, önünde bir sürü ak kâğıtlar, elinde kalem; değil Gökçe’yi burnunun dibini bile görmeden durmaksızın bir şeyler yazıyor, hiç söndürmediği sigarası da izmarit dolmuş cam küllükte mavi mavi tütüyordu. Gökçe mutfağa gitmeli, bulaşıkları yıkamalı, yarına iş bırakmamalıydı. Çünkü o hayatı boyunca hiçbir zaman bugünün bulaşığını yarına bırakmamıştı.
Mutfağa gitti, güğüme su koydu, ocağı yakıp bulaşık suyu ısıtacaktı; aklına kızı Sevgi geldi. Aklına kızı gelince içinden;
“Sevgi bu gece gelmedi” dedi “neden acaba?” çakmak elinde kaldı. Kalbi üç kez “küt, küt küt” diye çarptı. Göğsüne bir sancı saplandı. Sanki zehirli bir bıçak etini delip içine girmiş, sonra gene dışarı çıkmıştı. “Bu kız ne bahtsız çıktı” diye düşündü. Kocası öldü o dul kaldı. İki tane çocuk yetim kaldı. Karalar bağladı. Oysaki Sevgi ne hayat dolu bir kadındı. Bir gülsün, gülmez kahkaha atar, kahkahasından yer gök çınlardı. Gülünce yüzünde güller açardı. Sırıtmadan oturmaz, sırıtmadan konuşmaz, sırıtmadan durmaz, sırıtmada yaşamayı yaşamdan saymazdı. “Yerin dibine girsin bu anlamsız savaş; kaç canı cayır cayır yaktı, kaç kadını dul, kaç çocuğu yetim bıraktı…” Kızı Sevgi de öbür yananlar gibi yanmıştı. Subay kocası ölmüş o dul kalmıştı. İki çocuk babasız, ocak ateşsiz, oda güneşsiz, ağaç çiçeksiz, yüzü gülüşsüz…
Sevgi çiçeği solmuştu.
Yüzü gülmeyen bir ana bundan sonra onlar için neye yarar? “Bir yürek yarası, ne bahtsız bir kız...” Sonra oğlu Mustafa’yı düşündü. Mustafa’yı düşündü ama düşündüğü gibi aklından çıkarması bir oldu. Oğlunu aklından, düşüncesinden çıkardığı için de kendisine kızdı. Yaşlı kalbi gene üç kez küt küt etti. Bu kez o zehirli bıçak göğsüne değil de sol yanına, omuz hizasına saplandı. Göğsündeki sızı omzuna doğru, sırtına doğru uzandı. Mustafa kaç günlerdir ne gelmiş uğramış, ne arayıp sormuş, o, günlerdir ortalıkta yoktu. Bir telefon bile etmemişti. Gökçe, baba oğul arasındaki kavgaya bir türlü akıl erdiremiyor, bu anlamsız kavgada kim haklı kim haksız hiç bilemiyordu. Bir yanda emekli deli bir koca, bir yanda yıllarca okumuş ama okumaktan bir tat almamış, okuduğunu anlamış ama kimseye anlatamamış, sonra okumamışların yaptığı bir işi yapmak zorunda kalmış; deli değil ama mutsuz bir oğul… İçini çekti, derin bir nefes alıp verdi. Şimdi Mustafa’yı düşününce hüzünlerine hüzün eklenmişti;
“Aaaahh!” dedi “bebeğim benim…” dedi. Böyle derken çok eskilere gitti. Yıllar ne çabuk eskimişlerdi. Yaşadığı bu günün hiçbir değeri yokmuş gibi eski günleri anımsadı. Bugünün hiçbir değeri yokmuş gibi insan hep eskiyi mi özler? Hep eski günlerde mi yaşamak ister? Bugünü güzel güzel yaşamak, yaşarken mutluluğu yakalamak neden zordur? Yani yaşamak neden hep zordur? Oysa insanlar yaşarken hep daha iyiyi, daha güzeli, mükemmeli aramazlar mı? Mutlu olacakları bir hayatın sırlarını aramazlar mı? Hâlbuki hayat bir gerçek; sır değil ki! “Eeeee… Ne oldu be ihtiyar Gökçe? Koca bir ömür su gibi akıp gitmedi mi? Ne oldu? Bak bu gününe, bak bu haline!”
Bugünü boş ver… Gün değil mi, kısacık. Çabucak geçer. Gün dediğin sabahla akşamın arası, geceyi boş ver. Gece dediğin ne ki; uyursun, uyanırsın hoppacık sabah… Sabah olunca güneş doğar ve yeni bir gün başlar. Bugün iyi olacak dersin. İyi olur, ya da kötü olur ama akşam gene olur. Bu sefer dersin; yarınımız iyi olacak. Aslında, yarın artık bugündür. Yarından sonrası daha iyi olacak. Bugünü boş ver yarın iyi olacak, yarını boş ver öbür gün iyi olacak, bu haftayı boş ver, bu ayı boş ver, bu yılı boş ver… Çalış, çabala, didin, sabret, taş üstüne taş koy. Fedakârlık yap, yeme, içme, gezme, giyme, harcama… Bir gün gelecek her şey düzelecek. Yarın bugünden iyi olacak... Hep böyle, hep böyle… Neden; çünkü gelecek güvencemiz yok. Neden; çünkü biz fakir bir ülkeyiz. Neden; bize açık açık söylemeseler de sömürülmekteyiz. Neden, neden, neden?.. Fakiriz dedik, geleceğimiz garanti altında değil dedik, hadi biz şöyle veya böyle yaşadık bu çocukların hali ne olacak dedik.
“Hayat hep böyle sürüp gitmedi mi be ihtiyar Gökçe?”
Bugün olmadı yarına, yarın olmadı haftaya, öbür aya, gelecek yıla… Ama mutluluk ne kadar uzak bir yerdeymiş ki bir türlü gelmek bilmedi. Ne mutluluk Gökçe’nin yakınına geldi, ne Gökçe onun yanına gidebildi ve bir ömür böyle geçip gitti.

Gökçe’nin bütün gücü tükeniyordu. Dizlerinin bağı çözüldü, olduğu yere çöktü, sırtını kanepeye dayadı ve öylece kaldı. İçinden;
“Tutamadım bebeğim…” dedi, çok yalnızdı. Artık nefes bile alamıyordu. Mutfağın içine gri bir sis çöktü, ışıklar hep dondu, o, cam dibindeki yaprağıgüzeli bile göremiyordu. Gözleri kocaman açık, bakışları cama doğru donuk, göz kapakları menekşe gözlerinin üstüne bir daha inemedi. Kocası, hayat arkadaşı, tek can dostu Hasret bey yanına gelmedi, şimdi bu zor zamanında o bile yoktu. İçeriye, oturma odasına doğru seslenmek istedi;
“Hasreet, Hasreet, Hasreeet… Kaldır başını azıcık o illetten! Kâğıtların içinde gömülü kaldın. Öldüm lan gâvurun adamı. Gel buraya öldüm…”
Sesi çıkmadı, soluğu içinde sıkıştı kaldı, seslenemedi. Ve artık her şey bitmişti…
Artık yarın yok.
Meğer hayat sadece nefes alıp vermekten ibaretmiş, gerisi boş. Ama insanoğlu yaşarken bunu bilmiyor. Nefes alıp veriyorsun ya sesi soluğu boş ver. Esas ötekiler ne olacak? Önemli olan ötesi mi, ötekiler mi? Gerçi her ötenin bir ötesi var ya insanoğlu yaşarken bunu pek düşünmüyor. Hâlbuki hayat bu, yaşam bu, bugün var yarın yoksun hepsi bu. Hayatın gerçek adı bu gerisi boş… Bin nefes alırsın, bir veremezsin hepsi bu. Her şey bu dünyada, her şey insanın kendi içinde, beyninde, yüreğinde... İster iyi ol, ister kötü ol hepsi insanın kendi elinde. Ne ekersen onu biçersin. Fidan dikersen meyve yersin, gülü seversen ondan çiçek istersin… Ölümden öteye yol var mı, daha ötede başka bir köy var mı, işte orası bilemezsin…

Koca bir ömür, bütün hayatı bir sinema filmi gibi açık kalmış gözlerinin önünden çarçabuk geçti. Bu filmin bazı yerleri siyah beyaz, bazı yerleri de renkli cıvıl cıvıldı. Hasret bey, yani Gökçe kadının kocası; o bir deli fişek… “Deli fişek…” dedi içinden. Aklına o gelince yüzünde bir tebessüm belirdi. Güldü kendi kendine. Güldü, çünkü biraz durdu düşündü, yanında birileri vardı da, o, hala yaşıyordu da, kendi kendine gülünce deli gibi, çünkü ihtiyar Hasret şimdi bir deli ya… “ben de mi delirdim ne?” diye daldı gitti filmin bu yerinde. Sonra oğlu Mustafa geldi. Mustafa küçük, henüz bebek, tombik tombik… Küçük kara Mustafa üç dört yaşlarında… Mustafa doğduğu zaman kara mı kara bir şeydi. Daha sonra büyüdükçe karalığı azalsa, biraz olsun aklaşsa da gene de o, kara biriydi. Mustafa’nın ablası Sevgi onun aksine beyaz bir kızdı. Sevgi doğduğunda Kocası Hasret; “adını ne koyalım?” dediği zaman Gökçe; “ben bilmem, adını sen koy” demişti. Kocası o zaman ona kızmıştı; “ne demek ben bilmem, adını sen koy demek ne demek?” demişti. “benim ne emeğim var bu kızın üzerinde Gökçe? Senin kanın, senin canın o. Dokuz ay karında onu sen taşıdın. Onu gün yüzüne sen çıkardın. İnsan bir fidan diker de meyvesini yemez mi? Adını sen koy…” Gökçe de ona; tek benim kanım, tek benim canım mı, ikimizin de kanı canı o” demişti “ bir fidan diksem tabii ki meyvesini yerim. Ama o bir can, o bir insan, bitki değil ki! Bitki sevgiyi bilir mi? Ben onu doğurdum bunu bilirim, sevgiyle büyüsün adın ne önemi var öyle derim? Adını sen koy” demişti. Hasret’in kızgınlığı da hemen geçmişti. Karısını alnından öpüp; “koydum, koydum, adını hemen koydum” deyip sevinmişti “adı Sevgi bunun…” demişti. “Sevgi, Sevgi… Adı sevgi. Bu dünyada sevgiden güzel ne var? Sonra Gökçe’ye bakıp muzip muzip gülümsemişti; “sevgiden insan anlar, hayvan anlar, bitkiler de anlar. Çiçekler de sevildiğini anlar Gökçe!” demişti. O günden sonra Gökçe, evin içini çiçeklerle doldurmuştu. Hem çiçekler, hem de Sevgi sevgiyle mutlu olmuştu.
Mustafa doğduğu zaman Hasret bey karısına; “bunun adını ne koyalım?” diye hiç sormadı. Sadece, “adını Mustafa koydum” dedi o kadar. Gökçe buna hiç şaşırmamıştı ama gene de, “neden Mustafa?” demekten kendini alamamıştı. Hasret Velioğlu deli bir adam ya, o, deli bir fişek… Gökçe ona hep öyle derdi “deli fişek…” Kızı Sevgi’den sonra bir de oğlu olunca genç öğretmen Hasret Velioğlu o zaman iyice deli olmuştu. Hiçbir yerde tutunamıyor, durduğu yerde duramıyor, sevinçten havalara uçuyordu “bunun adı Mustafa, bunun adı Mustafa… Bu cumhuriyeti O kurdu, yaşatacak olan da bu Mustafa. Bu ülkede çok Mustafa olmalı, çok Sevgi olmalı, bu cumhuriyeti onlar yaşatmalı. Bu benim en büyük hayalimdi…” O zaman Gökçe; “ama Hasret...” demişti ona; “O Mustafa sarıymış, bu kara be Hasret! Baksana bir, yüzüne baksana, bu kara, kara…” Kocası ona; “olsun be Gökçe olsun…” demişti “yüzü kara içi ak olsun. Aklı iyi olsun, sevgi dolu olsun, yiğit olsun, yüreği onun yüreği gibi olsun, mert olsun. Saçının karası da senin karalığından olsun…”
…Mustafa küçücük. Koştu geldi, dizlerinin dibine çöktü. O kara kocaman gözleri de Gökçe’nin menekşe gözlerinin içine düştü. Gözlerinin bebekleri ışıl ışıl parlıyordu. Gözleri ne tatlı, yüzü ne tatlı, dili ne tatlı… Küçük Mustafa ne tatlı… İçinin güzelliği yüzünde, gözünün bebeğindeydi. Gökçe, Mustafa’nın iki yumuşak yanağını iki elinin arasına aldı, sıktı, onu sevdi, okşadı. İşte tam o zaman çok garipsedi. Duyguları kabardı, köpürdü, yüreğinin dışına taştı. “Neden mi gülüyorum bebeğim?” dedi. Sanki Mustafa ona bir şey sormuş, ya da bir şey söylemişti “kendime gülüyorum” dedi. Onu kucağına aldı, sardı sarmaladı, minik başını göğsünün üstüne dayadı, buruşuk memelerine yasladı. Ona; “deli fişek…” dedi, gene güldü, tebessüm etti; “küçük deli fişek…”
Sonra küçük Mustafa çabucak büyümüştü. Gökçe, hep yarın ne olacak derken bir de baktı ki zaman bir su gibi çabucak akıp gitmişti. Yani ömür bitmişti…
Çocuk büyüdü gitti, Gökçe’nin kucağı boş kaldı. Tarifsiz hüzün yine içini sardı. Oysaki Mustafa büyüyüp adam olacaktı! Adı Mustafa’ydı, babası kütüğe öyle yazdırmıştı. Gökçe’nin ona; “vefasız Mustafa’m” demeye bu yüzden içi el vermedi. Çünkü o, canından bir parçaydı ve şimdi onun özlemiyle yanıyordu. Şu an çıkıp gelse de bir görse… Onu öpse, sevse, Mustafa’m dese… Öpmeye, sevmeye doyamasa… Yanaklarını sıksa, saçını koparsa, canını yaksa, onu kızdırıp ağlatsa… Başını gene göğsüne yaslasa… “ben sana doyamadım ya lan!” dese “sen çabucak büyüdün gittin…” Hatta çenesine bir yumruk atsa; “vefasız mı oldun lan, vefasız mı oldun? Bak öldüm gene yoksun…” dese.

Gökçe bu kısacık ömründe hiçbir şeye doyamamıştı. Kızına, oğluna, deli kocasıyla yaşadığı bu hayata; hiçbir şeye… Bu hayat böyle mi bitmeliydi? Şimdi ölmek istemiyordu. Çünkü her şey yarım kalmıştı. Bitmeyen çok şeyler vardı. Yapacağı daha çok iş vardı. Böyle birdenbire gitmek olur mu?
Böyle ölmek olur mu?
“Aaaahh…” deyip içini çekmek istedi. “Aaah…” dese ya, kime dese? Şimdi ölürken bile yanında olmayan kızına mı? Bir vefasız olmuş oğluna mı? Can yoldaşı deli kocasına mı? Kime… Hasret bey öbür odada, onun gücü bitmiş tükenmiş şimdi çok yakınındaki kocasına bile seslenemiyordu. Kocası kâğıtlarının içine gömülmüş durmadan bir şeyler yazıyor; malum olsa, içine doğsa da kalkıp yanına gelse, başına dikilse… Şimdi Azrail gelmiş onun başucunda; can alıcı Azrail gitse de yanına kocası gelse. Ve ona;
“Gökçe kalk kız!” dese “neden yattın yere?” dese. O da ona;
“Öldüm lan gâvurun adamı!” dese. Çünkü Gökçe ona her zaman, hep derdi; “ölsem bile gene inanmazsın değil mi?” derdi. Kocası da ona;
“Öyle yağma yoook!” derdi “benden önce ölmek yok! Karakuşum, var mı öyle benden önce ölmek, beni tek başına bırakıp gitmek? Beni bırakmak yook. Ölüm gelse bile… Öldükten sonra bile. Öyle yemin etmedik mi biz kaç yıl önce? Birbirimize söz vermedik mi? Sözünden dönmek yook. Ölümse önce ben, mazeret yook. Önce ben, sonra sen kıvırmak yook…” Gökçe;
“Aaaahh… Hasret!” demek, içini çekmek istedi. Sesi soluğu kesilmiş artık içini bile çekemiyordu.
Nasıl başlamıştı bu film?
Bu filmin hikâyesi neydi?
Gökçe ile Hasret’miydi?
Bu film nasıl bitecekti?
Gökçe ölürken daldı gitti. Çok olmuştu çook. O, bir yaşamdan başka bir yaşama geçmişti. Zaten yaşarken de öyleydi. Öyle gibi. Bir rüya gibi… Daha dün kendisi de bir çocuktu. Kışları çok kar yağan bir yerde otururdu. Dereler hep buz tutar, çavdar saplı saçaklardan buzdan kılıçlar sarkardı. Dağlar vardı, yaylalar vardı, mor kayalıklar, ormanlar, yeşil otlaklar vardı. Kır çiçeklerinden toplar, çiçekten taçlar yapardı. Yaban gülünü koklardı. Onun yaşadığı yer yazın sarı, mavi, yeşil; kışınsa apaktı. Nedense oradayken hem yazı, hem de kışı çok uzun yaşardı. Yaz gelse kışı özler, kış gelince de yazı özlerdi. Çocuktu, çok mutluydu, koşup oynuyordu. Dünya batsa bile umurunda olmuyordu. Çocuk mu kalsam, yoksa büyüsem büyük mü olsam derken bir gün önüne o deli fişek çıktı. Üfür üfür bir bahar yeli eserken, bin türlü çiçek ince belleri üstünde titreşirken, kuzular meleşip kuşlar ötüşürken; o, çifte kurnalı çeşmenin orada elinden kaçırdığı buzağının peşindeyken, o zaman çok koşmuş, yorulmuş, ter su içindeyken Hasret oğlan derenin yamacından çıkıp önünü kesiyordu. Kollarını iki yana açıp, kartal kanadı gibi; ona, “dur kız!..” diye sesleniyordu “bu ne böyle, koşa koşa…Uça uça… Sen bir kuş musun?” Gökçe o zaman donup kalıyordu tek bir söz bile edemeden. “Gökçee, Gökçee, Gökçeeee… Güzel kuş! Saçların ne güzel! Kara kuzunun yünü gibi. Kıvır kıvır… Ben seni rüyamda gördüm kız! Gel benim yârim ol, sevgilim ol…”

Hayat elbet bir gün bitecekti ama hiç değilse böyle bitmeseydi!
Böyle bitmemesi gerekirdi.

Aslında hayat, her şeye rağmen gene de çok güzeldi.
Keşke bitmeseydi!
Keşke böyle bitmeseydi… Tevfik Tekmen. 18 Ocak 2003 / Lüleburgaz



Telif Hakkı Uyarısı Böyle Bitmemeliydi isimli yazı, Tevfik Tekmen tarafından 12/10/2007 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...

Yazı İşlemleri


Tavsiye Et :
Isminiz ve Soyisminiz :
Tavsiye Edeceginiz E-Posta Adresi :

Eylül
8
Kayıp Yazar 17
Lutuf VeliYaşamdan Hikayeler • 20 kez okundu. • 3 kez yorumlandı.
Eylül
7
Başını Öne Eğme Babacığım
Selma NasYaşamdan Hikayeler • 60 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Eylül
7
Zaman Kutusu 3
Necip KoçoğluYaşamdan Hikayeler • 44 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Eylül
7
İçimdeki Karanlık 4
Mustafa ÇetinYaşamdan Hikayeler • 74 kez okundu. • 5 kez yorumlandı.
Eylül
6
Kayıp Yazar 16
Lutuf VeliYaşamdan Hikayeler • 66 kez okundu. • 4 kez yorumlandı.
Eylül
6
Uykusuz Bir Gecede
Tevfik TekmenÖyküsel Şiirler • 21 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ağustos
29
Yaban Gülüm
Tevfik TekmenAşk Şiirleri • 61 kez okundu. • 3 kez yorumlandı.
Ağustos
28
İkisinin Arası Beş Dakika
Tevfik TekmenToplumsal Hikayeler • 89 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Ağustos
23
Mavi Gömlek
Tevfik TekmenYaşamdan Hikayeler • 68 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ağustos
4
Ceylan Yoza Gitti
Tevfik TekmenYaşamdan Hikayeler • 125 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ekim
12
Lütfen Hoşgörü!
Tevfik TekmenFelsefi Makaleler • 1185 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ocak
14
Yetim Ali`yi Döven Boz Ayı
Tevfik TekmenYaşamdan Hikayeler • 920 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ocak
26
İşte Aşk Bu
Tevfik TekmenAşk Hikayeleri • 680 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Şubat
11
İnsanlar Ölmesin
Tevfik TekmenYaşamdan Hikayeler • 634 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Aralık
26
Neydi Ne Oldu
Tevfik TekmenDidaktik Şiirler • 617 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.

Anahtar Kelimeler Böyle Bitmemeliydi, Böyle Bitmemeliydi hikayesi, Böyle Bitmemeliydi hikaye, Böyle Bitmemeliydi nedir?, Böyle Bitmemeliydi hakkında bilgi, Böyle Bitmemeliydi hikayeleri, Tevfik Tekmen hikayeleri, Böyle nedir, Böyle hikayesi, Böyle hikayeleri, Bitmemeliydi nedir, Bitmemeliydi hikayesi, Bitmemeliydi hikayeleri,

edebiyat

Site Menüsü
Hikaye Deneme
Şiir Makale
Yazarlar Ünlü Yazarlar
Yarışmalar Forum
Bazen... Keşke...
Fotoğraflar Günlükler
Edebiyat Atatürk Köşesi


Radyo Yayını ( Playlist Yayını )
Siteden Dinleyin
Winamp Dosyası Media P. Dosyası


Yeniler
Yeni Hikayeler Yeni Denemeler
Yeni Şiirler Yeni Makaleler
Yeni Yorumlar

Köşe Yazıları
Ertuğrul Erdoğan
Eğitimde Reform
Erol Sunat
Taş Helvası

Sezer Nişancı
Coğrafyam Karıştı

Sponsor Reklamlar
ödev sitesi rottweiler

Diecast Türk

siz de?



Hikayeler    Copyrights © 2000 - 2008 Hikayeler.net | Tüm Hakları Saklıdır          xhtml validcss valid Rss | Künye | İletişim
Text Reklamlar : Gas Electricity | Pay Day Loans | Loans | Credit Cards | Personal Loan | Video | Arkadaş | Saat