Boyun Bağları
25 / 5 / 2008 Pazar tarihinde Deniz Tarsus tarafından eklendi, 145 kez okundu...
“ Mor bulutlar ağıdını haykırırken, havadaki kederi hissetmemek elde değildi. İnsanlar tüm bu kızıl ağırlığın altında hayallerine tutunarak süründüklerinin farkında değillerdi. Bir te k O, bir tek Mustafa farkındaydı bu durumun. Annesinin esnek, sarkık derisi Mustafa’nın sert, yağız tenine sürtüyordu. Annesinin durmayan çenesi, sarı saçları...” Okuyucu Puanı ;
Boyun BağlarıMor bulutlar ağıdını haykırırken, havadaki kederi hissetmemek elde değildi. İnsanlar tüm bu kızıl ağırlığın altında hayallerine tutunarak süründüklerinin farkında değillerdi. Bir te k O, bir tek Mustafa farkındaydı bu durumun. Annesinin esnek, sarkık derisi Mustafa’nın sert, yağız tenine sürtüyordu. Annesinin durmayan çenesi, sarı saçlarının bayık boya kokusu Mustafa’nın burnuna, kulaklarına sert şamarlar indiriyordu. Keman kursundan almıştı annesi Mustafa’yı, şimdi eve gidiyorlardı. Her zamanki yemeklerini yiyip, zamandan soyutlanmış duvarlarının ardında, muntazam sofrada kendi dertlerinin yolunu tutacaklardı. Sitenin güvenliğini geçtiler. Güvenlik için konulmuş kulübeden ayak kokuları yükselirken, belli ki uzak memleketten gelmiş görevlinin “İyi akşamlar abla...” dediğini işitti Mustafa. Annesi oralı bile olmadan büyük demir kapıyı geçtiler. Demir kapının az ilerisindeki rampayı çıktıktan sonra yaprakların hışırtısı, ağaçların uğultusu arttı. Site dubleks evlerden oluşuyordu; her yeri kucağına almış ağaçlar, rüzgarla bir olup toprağı sallıyorlardı. Lakin nedense bu siteye hiç kuş uğramazdı. Bir garip sessizlik bu, içleri titretiveren... Olsa olsa kendini beğenmiş köpeklerin cıvık havlamaları evlerin içlerinde yankılanır, bahçeyi taciz ederdi. Baharın çiğ ot kokusu, yoncaların toprağı gözalabildiğine dolduruşu, ekşi otun yolunurken ellerde, tırnak içlerinde bıraktığı ekşimtrak koku Mustafa’yı mest ediyordu. Aniden önüne çıkan dalların yüzüne çarpması, yeni sürgün veren tazecik yapraklı dalların yüzüne sürtmesi hoşuna gidiyordu. Taş yol boyunca ağaçlar gürbüz dallarını yola salmışlardı. Bakımsız kalmış ağaçlar dallarıyla Mustafa’ya dokunarak bir şeyler söylemeye çalışıyorlardı. Daha merdivenleri çıkmadan evin buhranlı, bayat kokusunu almıştı. Üç mermer merdiven... Üç boğumluk... Nefesi sıkıştı Mustafa’nın... O kapkaranlık yuvanın kokusunun içine sinmesini istemiyordu. Oysa bugün ne güzeldi: keman kursundan önce arkadaşıyla kollarını kenetleyip, kalçalarını birbirlerine dayayıp, çarşıda dolaşmışlardı kimseden izin almadan, özgürce, kaçar gibi, ama sakince, tadını ala ala, yavaşça ağzında dolaştırdığın cebindeki son çikolata gibi yoğun ve geçen gün ilk defa gizlice çektiği tek nefeslik sigara gibi öksürten , sıkan, bunaltan bir baskıyla... Kemal bugün evdeki dırdırı, bağırışı, hengameyi önemsemeyecekti; çünkü bugün duyduklarını, aldığı yeni kokuları tekrardan yaşamak için odasına kapanacaktı. Mustafa’yı keman kursuna götürmek için gene annesi takılacaktı peşine, yoğun ve boğucu parfümüyle birlikte... Lakin Mustafa ısrarcı annenin cırt talebine sert bir bina gibi karşı koydu. Mustafa kursa yalnız gidecekti. Anne direnişe karşı koyamadı: “ Daha beni ne kadar takip edeceksin anne? Kaç yaşıma geldiğimin farkında mısın bilmiyorum ama artık kazık kadar adam oldum, hem kurs binası eve yakın... Yol ezberimde, hepsi burada...” derken parmağıyla başını işaret ediyordu, elleri titreye titreye... “Adım adım, nerede tümsek, nerede çukur, rampa, merdiven, kaldırım... Belki de senden daha iyi biliyorum tüm ayrıntısına kadar... Biliyor musun bizim kapının önündeki merdiven kaç basamak? Hiç saydın mı? Senin duyamadığın, hatta belki de göremediğin onca şeyin ben farkındayım. İnan sen benden daha çok tehlikedesin. Bugün yanımızdan erik yiyerek geçen genç kızın parfümünü fark ettin mi, ya da güvenlikteki adamın günlerdir çalıştığından ayaklarının nasıl buram buram koktuğunu... Sen bırak adamcağızı görmeyi, duymadın bile... Bir cevap bile vermedin adama. Ben senin göremediklerinin on mislini görüyorum anne, on!” derken, sesi evin yüksek tavanlarına vuruyor, oradan mobilyalara çarpıp Mustafa’nın kulaklarında toplanıyordu. Mustafa kursa gitmek için evden biraz erken çıktı. Neriman Hanım oğlunun evden erken çıktığını fark etti, ama sebebini soramadı. Salondaki koltukta otururken, Mustafa’nın dış kapıya yöneldiğini gördü. Elleri kapı tokmağını aradı. Neriman Hanım sessizce ağlamaya başladı. Ona göre oğlu kapıyı bile açmaktan acizdi ya... Altın kaplamalı, aslan kafası işlemeli tokmağı buldu, yavaşça çevirdi.Açmıştı. Başı dik, korkusuz bir şövalye gibi kendi savaşına yollandı. Lodosun sıcak esintisi tozlu bir dokunuş bırakıyordu teninde. Rüzgar, bir kedinin pütürlü dili gibi yalayıp geçiyordu pantolon paçalarını, ayak bileklerini. Sitenin demir kapısından geçerken güvenlikten fısıltılar yükseldi: “ Ula bu kör mü? Elinde sopayla yürüyo, ah zavallı... Paran olsa kaç yazar ki, kör olduktan sonra....” Hayır, Mustafa güçlü çocuktu. Önceden de böyle sözler duymuştu fakat canını acıtamazlardı. Gözleri yaşlandı, adımını attı, demir kapıdan çıkmıştı. Bu ikinci zor kapı oldu onun için... Gözleri doldu, kördü ama sağır değil... İki gözünü de sol elinin tersiyle sildi, diğer elindeki sopasıyla yoluna devam etti. Sırtına astığı kemanının kol askısını sıkıca kavradı. Tak taka ta tak...Sopasıyla yolda trampet çalıyordu. Bazen ritmin azizliğine kendisini kaptırıp sopasıyla asfalta var gücüyle vuruyordu. Yürümeyi bu yüzden çok severdi. İnsanlarla tek teması, dolu sokaklar boyu yürüyen insanların sesleriydi. Can kulağıyla dinliyordu bu insanları... Harun’la -kendini en iyi anlayan tek dostuyla- buluştu. Hava güneşliydi. Mustafa’nın süt beyaz tenini kavuruyor, bir yandan da ruhunu yeniliyordu. Harun’la kursun kapısında buluştular. İşin başında tedirgindiler; fakat -hani rüyanda binadan düşerken için erir ya- işte her adımda bu hissi yaşıyordu Mustafa. Her adım önü belirsiz bir tünel gibiydi. Adım adım akıllarında tutuyorlar, hangi tarafa ne kadar yürüdüklerini hesap ede ede kafalarında bir taslak çıkarıyorlardı. Bu yol Mustafa’nın annesinin anlattığına göre arabaların giremediği bir çarşıydı. Sağlı sollu küçük dükkanlar, tezgahlarını açan takıcılar, küçük büfeler, butikler ve simitçiler yolları dolduruyordu. Mustafa ve Harun büyülenmiş gibi hiç konuşmadan sokaktaki bu hengamenin şamatasını kulaklarında yaşıyorlardı. Çöpçüler çalı süpürgeleriyle sokak kenarlarının tozunu alıyorlar, simitçinin odun fırınında yaptığı simitlerin mis kokusunu içlerine çekiyorlardı. Dayanamadılar, simitçinin olduğu yeri birine sorup, birer simit aldılar. Sonraları Mustafa anlatırken hayatımda yediğim en leziz simit diye bahsedecekti bu susamlı hamur yumağından. Takıcının önünden geçerlerken, seyyar tezgahın kenarlarına asılmış balkon süslerinin şıkırtısı Harun’un dikkatini çekti ve tezgahın önünde durdular. Tezgah sahibi tombul bir duldu. Harun merakla sordu: “ Bu sesi çıkartan nedir acaba sorabilir miyim?” Harun İstanbul kökenli ailesinin terbiyeli tonlamasıyla bunu sormuştu. “ Balkon süsü canım, nasıl olduğunu tarif etmemi ister misin?” “ Evet, lütfen hanımefendi.” “ Bunu ben kendim yaptım canım, çıkarılan deniz kabuklarını boyadım ve ortalarından delip ipe sıraladım. Pembesi var, mavi var, yeşil var bir de mor...” Harun ilk defa böyle bir şey duymuş, heyecanlanmıştı. “ Acaba ne kadar? Anneme böyle bir hediye almak isterim.” Mustafa bunu duyunca söze karıştı: “Harun, oğlum çıldırdın mı, annene bunu verirken ne diyeceksin? Anne biz keman kursunu asıp, bilmediğimiz sokaklara girdik, dolaşırken sana bu balkon süsünü almak istedim mi diyeceksin? Bütün foyamızı ortaya çıkaracaksın, saçmalama!” diyince Harun tüm bunları düşünmüş olmanın verdiği eminlikle, kursa bunları satmak için bir kadının geldiğini söyleyeceğini, her şeyi planladığını, Mustafa’ya da içini ferah tutmasını söyledi. Plan yapılmış, saatler ayarlanmıştı. Sol cebinden annesinin destelediği beş liralıkları çıkardı, dul tombula üç tane saıp uzattı. Hediye paketi yaptığı balkon süsünü bir torbaya koyup Harun’a uzattı dul tombol. Harun görmese de, dul tombul’un gülümsediğini hissetti ve gülümsedi. Bazen kör olmak garip seziler uyandırabiliyordu insanın içinde. Yanlarından geçen birinin onlara baktığını hissedebiliyordu. Sokakta yürürlerken, Mustafa’nın yanından genç bir adam geçti, evet genç bir adam... Bunu hissetti, çünkü sivri ter kokusu vicudunun sürekli hareket halinde olduğunun kanıtıydı. Gençti, çünkü adımların ritmi ahenkliydi ve topuklarının ses çıkarmaması da onun bir yere acelesi olduğunun kanıtıydı. Esmer bir teni olabilirdi, çünkü esmer tenlilerin ter kokuları bazı sıcaklarla keskinliğini artırabiliyordu. Mustafa kendisine bakıldığını da, adamın yanından geçerken Mustafa’ya doğru, adamın kokan nefesinin Mustafa’nın burnuna dolmasından anlamıştı. Takıcıdan ayrıldıktan sonra, sokaktaki özgürlük yürüyüşlerine devam ederlerken aynı ter kokusunu sezinlemiş, ancak bu kez zannederse adamın bir el arabasıyla yanlarından geçtiğini işitmişti. Bir dükkana mal taşıyordu belli ki... Araba giremeyen bu sokağın tek şöförü bu ter kokulu, balaban vicutlu, kuvvetli adamdı. Yürürlerken, yaprak hışırtısı duyar gibi oldu Harun, tam Mustafa’ya dönüp bunu söyleyecekti ki, bir saka kuşu cıvıltısını kondurdu sokağın başına. “Saka!” Mustafa, bu keşfin şaşkınlığıyla Harun’a döndü. Tabiki de adımları akıllarında tutarak sese yöneldiler. Mustafa, kuş sesine yöneldikleri sırada saate dokundu. Zamanı hissetti. Parmakuçlarında gözbebekleri saklıydı. Körlük böyle bir şeydi galiba... Direkt bir temas yerine, hissetmek önce... Görmek mi? Hayır, hissetmek... Koklamak mı? Önce his... Dokunmak mı? Hayır... Parmakuçlarında, zamanı hissetti ve saat keman kursunun sonlarını gösteriyordu, gezinin bitme vakti gelmişti. Kuşların öttüğü yerde, ağaç gölgesinde biraz soluklandıktan sonra, Mustafa gitme vaktinin geldiğini hatırlatırken, Harun mızıkçılık yapan bir çocuk gibi, düşürdüğü dudağıyla yürümeye başladı. Bu sokağa girmekle, nasıl kanat taktılarsa sırtlarına, şimdi de taktıkları kanatları koparmaları gerekiyordu. Ne var ki, bu onlara daha çok acı verdi. Sokağı çok iyi bilmediklerinden dümdüz giden yolun ara sokaklarına girmeden devam etmişlerdi. Sokağın sonuna geldiklerinde, sokağın şımarık sesini son bir kez dinledi Mustafa. Kursun kapısına geldiler ve burada ayrılacaktı iki arkadaş, kurstan eve döner gibi yapacaklardı, hem de çok daha fazla ses ve nefes öğrenmiş olarak... Bu sırada Mustafa annesinin feryat figan bağırışlarını duydu Mustafa, kurs binasının içinden geliyordu çığlıklar... “Annem!” dedi Mustafa, “Yandık oğlum Harun! İşte şimdi yandık, yürü içeriye girelim.” “ Mustafa, ne diyeceğiz, ne yalan uyduracağız?” “ Çabuk elindeki hediyeyi at Harun! Gezdiğimiz anlaşılır, çabuk...” “ Mustafa...Ama, anneme...” “ At dedim sana! Eğer bugün yaptıklarımız anlaşılırsa, boynumuzdaki ipi biraz daha sıkarlar, bırak kurstan kaçmayı, kursa dahi gelemeyiz!” Harun hediyeyi atamadı, bıraktı. Usulca... Şangır şungur bir gürültüyle yere düştü paket. İçeriye girdiler, annesi koltuğa kum torbası gibi yığılmıştı. Mustafa’yı görünce bir anda atıldı, Mustafa’ya sarıldı. “Oğlum, evladım neredesin sen? Aramadığımız hastane, gitmediğimiz karakol kalmadı. Evladım!” Mustafa tepkisizdi, ne sarılıyordu annesine, ne de üzülüyordu üzülmesine. “ Neredeydin oğlum, kaçar gibi nerelere gittin? Ben nota defterini evde unuttuğunu görünce, lazım olur diye buraya getireyim dedim, bir de baktım ki yoksun! Yavrum, neredeydin sen? Birtanem...” Mustafa put gibi duruyordu. Annesinin tüm ısrarlarına rağmen konuşmadı. Mustafa’nın şimdiye kadar hiç mazerete ya da bir yalana ihtiyacı olmamıştı, çünkü hayatını annesinin planladığı şekilde yaşıyordu ve bu planın ilk defa dışına çıkmıştı. Sessizce dururken, aklında hangi yalanı söylesem diye düşünüyordu aslında. Baktı gördü sessizlik de bir yalan, o da konuşmadı. Annesi Mustafa’yı kolundan tuttuğu gibi kurs binasından çıkarttı. Mor bulutlar ağıdını haykırırken, havadaki kederi hissetmemek elde değildi. İnsanlar tüm bu kızıl ağırlığın altında hayallerine tutunarak süründüklerinin farkında değillerdi. Bir tek O, bir tek Mustafa farkındaydı bu durumun.
Tavsiye Et :
Eylül
8
Eylül
8
Eylül
8
"sen Benim Gözyaşlarımın Oğlusun"
• Ahmet Caniklioğlu • Yaşamdan Hikayeler • 30 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Eylül
8
Eylül
7
Mayıs
25
Nisan
24
Nisan
12
Nisan
5
Nisan
3
Kasım
27
Ocak
13
Şubat
12
Şubat
12
Nisan
24 |
![]() |
|
||||||||