Bulutlar Aşk Ağladı (bölüm 3)
Kısa ve emrivaki konuşmadan sonra, elindeki telefonunu yatağın üzerine fırlattı. Kendini tunçtan yapılmış heykel gibi hissediyor, duygusuz, ruhsuz olmak istiyordu. Bütün inançları alaşağı olmuştu. Klasik hikâyeler kategorisinde, aldatılmış kadın rolü iğrençti. “Aşk yokmuş meğer yanılmışım” demek istemiyordu.
Yaşadığı kâbus olmalı! Ağlamak istiyor ağlayamıyordu. Birazdan uyanma ihtimaline neler vermezdi. Öfkesi vücut ısısını yükseltiyor, yaralı yüreği yangınlara yenik düşüyordu.
“Heykel çıplak olmalı!” dedi içinden.
Birden üzerinde ne varsa çıkartıp etrafa attıktan sonra aynanın karşısına geçip kendini incelemeye başladı. Buğday tenine tırnaklarını geçirip canının acıtıyor üstelik bundan haz duyuyordu. Peşi sıra çakan şimşekler odayı aydınlatınca; hatlarını, kıvrımlarını daha net görüyordu. Duvarlarda sevişen siluetler üstüne geliyor, beyni yüreğinden firari; aklı delirme çizgisinin üzerinde cambazlık yapıyordu.
Sağduyusu “Kendine gel!” dedi. Güçlü olmalıydı, dünyada aldatılan ilk kadın değildi, son olmayacağı da kesin… Aradığına pişman olmuştu. Kim di? Nasıl birisiydi? Bilmiyordu. Ezilen, aldatılan, zavallı, hatta pire kadar küçük kadın konumuna düşmek hoş değildi. Belki de önce Mehmet ile konuşmalıydı.
Ilık bir duş… Hayır! Soğuk bir duş; hatta buz gibi bir duş, öfkesini söndürmeye başka güç var mı? Neydi bu başına gelen? Saçma sebep arayışlarındaydı. Macera olabilir mi? Hani erkek muhabbetlerinde olur ya, hayata renk katmak, zenginleştirmek… Ya o! Onun hayatı fakir miydi? “Aşk” en büyük zenginlik değil mi? Doğruları, inançları, hatamıydı hepsi. Razı olamazdı, olmamalıydı…
Duşun altında gözleri kapalı; bedeninden süzülen suyu dinlerken, ruhunun arındığını düşünüyor, gözlerinden dökülen anıları, teker teker eziyordu ayaklarıyla. Dudaklarını ısırıyor, isyanını susturmak, haykırıp, bağırmamak için elinden geleni yapıyordu. Bir ağlayabilse ah! Kendini daha iyi hissedecekti. İnanmıyordu ki ağlasın… Görmesi lazımdı, hem de gözlerinin içini görmesi lazımdı… Bir kadın, hemcinsine bunu nasıl yapar anlamıyordu!
Saatlerce süren hesaplaşmanın ardından, randevusunu hatırladı, alelacele çıktığında bir buçuk saat kalmıştı. “Kahretsin!” dedi. Oysa kuaföre gitmeli, tanımadığı bir kadının karşısına bakımlı çıkmalıydı. Üstelik bu kadın kocasının sevgilisi… Ne olur ne olmaz; belki de “Sen kendine baksana! Tabiî ki senden güzelim ve benden hoşlandı” diyecekti, kim bilir?
Gardırobun kapaklarını ardına kadar açıp karşıdan seyretmeye başladı, uzun zamandır kendine doğru düzgün bir şey almamıştı. Daha doğrusu çocukların ihtiyaçlarından ona sıra gelmemişti. “Salak! Yıldız” dedi kendi kendine, fedakârlık kavramına da inancı kalmamıştı. Yabanlık adı altında bir köşede bıraktığı; az giyilmiş, kahverengi takımlarını gördü. Fazla düşünecek zamanı yoktu, apar topar sırtına geçirip aynanın karşısına geçti. Kırıntıları kalmış makyaj malzemeleri ile yüzüne biraz renk verip, iri siyah gözlerine kalem çekti. Doğum günü hediyesi kolyesini de boynuna takıp kendine bakarak,
“Evet! Yıldız Hazırsın.” Dedi.
Mehmet’e haber vermeli mi? Ne diyecekti yani! “Sevgilinle buluşmaya gidiyorum canım, birkaç saat evde olmayacağım” Ne komik! Acı bir tebessüm ve derinden iç çekerek yürürken, koridorda durakladı. Çocuk odasına yönelip masanın üzerindeki falçatayı alarak çantasına attı. Evden çıkarken son kez baktı ve kapıyı çekti.
(Devam Edecek)
“Sevgili kalem dostlarım: Öyle öfkeliyim ki; “Bulutlar Aşk Ağladı” adlı yazımın ilk bölümünü( fon müziği dahil) kopyalayan, adının Kaplan olduğunu tahmin ettiğim ( “Ah Seher!” metni Ah! Kaplan olarak değişmiş) bu hırsızı, sayfamda teşhir etmek istiyorum. Hikâyenin diğer bölümlerini kopyalamak isterse eğer, umarım bu küçük notumu okur!”
http://www.turktiger.com/