Çağın İmece Usulü
1 / 6 / 2008 Pazar tarihinde Gürkan Adam tarafından eklendi, 180 kez okundu...
“ Dört kişilik, mutlu sayılabilecek bir aileydi bizimkisi… Babam inşaatlarda işçilik yapıyordu hayata bağlanabilmemiz için; annem kalp hastası küçük kardeşimle ilgilendiği için gündelikçiliğe çoktandır gitmiyordu. Ben, hayattan çok da beklentisi olmayan, ben, bugün sadece ailem için varım bu dikiş atölyesinde… Ailemi parça başına ücr...” Okuyucu Puanı ;
Çağın İmece UsulüDört kişilik, mutlu sayılabilecek bir aileydi bizimkisi… Babam inşaatlarda işçilik yapıyordu hayata bağlanabilmemiz için; annem kalp hastası küçük kardeşimle ilgilendiği için gündelikçiliğe çoktandır gitmiyordu. Ben, hayattan çok da beklentisi olmayan, ben, bugün sadece ailem için varım bu dikiş atölyesinde… Ailemi parça başına ücretle hayata, hiç olmazsa parça parça bağlayabilmek için varım… Her günkü gibi karamsar bir günü müjdeledi günün ışıması evimize… O gün telefon sesi sanki daha bir umutsuzca yankılandı gecekondumuzun çatlak duvarlarında… O gün de her zamanki gibi annem açtı telefonu; annemin sesinin titrediği hâlâ kulaklarımdadır… Telefon ahizesiyle bana doğru döndüğünde tüm hayatımızın tekrar yön değiştireceğini anlamıştım aslında… “hemen hastaneye gidiyoruz” diyebilmişti annem telefonu kapatırken; hemen yanı başındaki kardeşimi kucaklarken, “baban inşaattan düşmüş” diyordu hayata lanet okurcasına… Gecekondu evlerinin dik yokuşlarından aşağıya inip, kentin lüks caddelerine inerken sadece baba ocağının sönmemesi için dua ediyorduk… Elimizdeki üç kuruş parayı hastane yollarında tüketirken, babamın ancak hayata son bakış anına yetişebilmiştik. Sadece, gözünden kurtulan son damla yaşı görebilmiştim babamdan son anı olarak; umutsuzca yastığa doğru yol alıyordu hayattın son görüntüleri göz kenarlarındaki derin çatlaklardan… Sanki babam değil de benim gözümün önündeydi tüm hayatımız… Topraksız köylülükle başlayan göç hayatımız, babamın akrabalarının yanında devam eden yoksulluk, kendi ülkende sürgün hayatına dönen bir hayat… Babamın gözlerinden akan bu son damla kendi penceresinden tüm hayatını temizliyor gibiydi… Babam ölümlü hayatını temizliyordu; belki de mutluydu kim bilir? Mezarın başında, evimizin direği olan babamı gömerken, ben, annem ve kardeşim babamın bıraktığı “yokluk” mirasını paylaşmakta hiç zorlanmadık; neyse ki yokluk her birimize birer birer bırakılmamıştı… Bir yokluğu üç kişi bölüşecektik… Böylece birbirimizin ömrüne daha da muhtaç olduğumuzu anlıyorduk… Elimizdeki tüm birikim olan kefen parasını da babamla birlikte gömmüştük. Taziyeler sonrasında babamın akrabalık bağları da mezarın içine girmişti; o güne kadar hayata sıfırdan başlamak buna deniyor sanıyordum… Daha ne olacaktı ki bu cinnet geçiren umarsız insanların şehirde? Yanıldığımı çok yakın bir gelecekte anladım… Babamın ölümünden sonra evin yükümlülükleri bana kaldı. Şimdi çalışma sırası, vefa borcu ödeme sırası bendeydi… O güne kadar hiçbir işte çalışmamıştım evin işlerini saymazsak… Annemin akrabalarının yardımıyla mahalledeki dikiş atölyesinde işe başladım. Her şey iyiye gidiyor gözüküyordu… Paramı düzenlice ödüyorlardı… Annem de kardeşimi benim yanıma bırakıp kimi günler ev temizliğine gidiyordu akrabalarının yardımıyla… Hatta kardeşimin tedavi giderleri için bile kenara para koyabiliyorduk… Teyzemler, yeğenler, dayımlar babamın akrabalarından daha vefalıydılar, o günleri düşündüğümde… Gün ışığı bile daha farklı ışıyordu gözlerimde… Günler birbiri ardına akıyordu… Ve benim taliplilerim de görünmeye başlamıştı… Babam ölmeden önce de akrabalar beni istemeye gelirlerdi… Babam her seferinde “daha durun bakalım”la geçiştirirdi konuşmaları… Fakat annem, gelenlere “durun bakalım” diyemiyordu; “düşünelim”le geçiştirmeye çalışıyordu… Annem haklıydı! Beni ele-güne verirken yeterince düşünmeliydi; tapusuz evde, hasta kardeşimle kalıverebilirdi… Annemin de düşünce sınırı, hayattan edinebildiği tecrübelerle sınırlıydı… Annem gelen herkesi (sanki bir malın fiyatını arttırırmış gibi) “düşünelim”le evine göndermişti… Bunların içinde muhtarın oğlu da vardı… Ve fiyatımı da belirlemişti muhtar: “Evinizi yıkılmaktan kurtarırız” diyordu, eli boş evine doğru yol alırken… Belki de bu var yemezi dinlemeliydi annem, her ne kadar “suratsız” bir aile de olsalar… Annem zenginlerin evine temizliğe gitmişti. O gün kardeşimi ben doktora götürmüştüm… Dr. kardeşimin sağlığının normal seyirde olduğunu söylemişti; aynı ilaçları kullanmaya devam edecekti kardeşim… Doktor dönüşü kardeşimle eve gidip öğle yemeğini yemeyi ve oradan da iş yerine dönmeyi düşünüyordum. Arabanın bile zor çıktığı sokaklardan, şehrin pisliğinden kurtularak eve doğru yürüyorduk ki annemin çığlıklarını uzaktan, kalabalığın arasından duymaya başladım. Kalabalığa doğru hızla yaklaştıkça annemin evimizi yıkan belediyecilerle kavga ettiği daha da belirginleşiyordu. Aslında ev çoktan yıkılmıştı. Ben ve kardeşim son kepçe darbelerinin vuruşuna tanık olabilmiştik. Çevredeki komşular annemi ve beni sakinleştirmeye çalışıyorlardı bizi hayata bağlayan son kalemiz yıkılırken. Kardeşim taş atıyordu belediye çalışanlarına; her şey toz-dumandı… Mutlak sessizlik vardı gözümün önünde ve ağır tempoda insanların eylemleri sıralanıyordu gözyaşlarımın buğusunda… Muhtarın oğlu bakıyordu dut ağacının altından… Komşu kadınlar annemi tutmuşlar, annem çığlık çığlığa… Birkaç erkek, evin yıkılışına seyirci sadece… Ne çok komşumuz varmış bize düşman; hayatımızda boşu boşuna yer kaplayan… Annemin kasımpatıları, akşamsefaları, nane ve marulları da ezildi şimdi… Bu ülkede hayata tutunmak ne kadar da zor… Sıfır noktasındayız hayatın… Tekrar göçe dayanacak gücümüz var mı? Nereye gideriz şimdi? Ve onca tozun, hengâmenin içinde bir bildiri, kırmızı puntolarla: Herkes oturduğu evin sahibi olacak! Başlıyorum gülmeye… Ağlamakla karın doymadı bu topraklarda, sınırımız belki gülmektir… Bütün gözler bana çevriliyor… Korkuyorum… * * * Aklım başıma geldiğinde Saliha teyzem bizi evine götürüyordu. Meğer annem evin yıkılacağını bildiği için beni evden uzaklaştırmak istemiş… Doktora bunun için ben gitmişim. Annemin akrabaları evin yıkılacağını biliyormuş da bir ben bilmiyormuşum… Saliha teyzem çoktandır gel diyormuş zaten anneme… Saliha teyzemgil de gecekonduda oturuyordular bu şehre geldiklerinde; zamanla oturdukları evin sahibi oldular… Çocukları da çalışıyordu kocası da… Hali vakti yerinde sayılırdı bizim gibiler için… Evin bulunduğu yerde annemin diğer akrabaları da yakınlarda oturuyordu… O gece tüm akrabalar bir aradaydı; geçmiş olsuna gelmişlerdi… Birden kendimi mutluluk tablosunun içinde bulmuş gibi hissetim… Onca suratsız komşunun yanında olmaktansa çare üretmek için bir araya gelen akrabalarla birlikte olmak elbette ki daha iyidir diye düşünüyordum... Ben dikiş atölyesinde çalışmaya devam ediyordum… Kazandığım para bir ev yapmaya yetmezdi… O güne kadar biriktirdiklerimizle ancak ev malzemesinin bir kısmını alabilirdik… Üstelik evi kim yapacaktı? Aylarca da Saliha teyzede de kalamayacağımıza göre… Bir göz oda bile olsa ev yapmaya başlamak lazımdı… İşte tam da bu hayaller üzerine komşular ve annemin akrabaları imdadımıza merhem oldular… Aralarında para toplayıp evin yapımına başladılar… Sanki tüm ahali bizim için seferber olmuştu… Arsayı “yok paraya” aldığını söylüyordu annem… İşçiliğe para vermiyorduk; evin malzemeleri için para toplanmıştı zaten… Bizdeki para da evin ruhsat ve tapu işlerine ancak yetmişti ve ev altı ayda tamamlanmıştı… Her şey rüya gibiydi… Tapulu bahçeli tek katlı bir evimiz vardı… Evimize yerleştikten sonra “oh be” demeye zamanımız bile olmadan yine görücüler gelmeye başladı… Annem de “evlilik çağını kaçırma kızım” diyerek kendi yolumu çizmemin yolunu gösteriyordu… Hiçbir görücüyü övmemiş annem şimdi ev imecesinde en çok emeği geçen, bulunduğumuz mahallede sözü geçen “Hamza dayımın oğlu”nu övüyordu… Düşünmeye gerek yoktu… Bunca yıl düşünmüştük de ne olmuştu?… Evlenmeyi kabul ettim tek şartla; çalışmaya devam edecektim… Düğün hazırlıklarını yine imece usulüyle yaptı komşular, akrabalar… Annem başını sokacak bir eve kavuşmuştu ve kızının mürvetini görebilmekte babamdan daha şanslıydı; kardeşim için gelecek kaygısı daha da azalmıştı; bense sıfırdan bir olabilmeyi henüz hazmederken karşımdaki nikâh memurunun beyaz gelinliğime mi yoksa bana hitaben mi sorduğunu anlamaya çalışıyordum “evlenmeyi kabul ediyor musun” sorusunu… Düşünmeye hiç vaktim olmamıştı? Aslında “çağın imecesi bu muydu?” sorusunu yanıtlıyordum, dilimden “evet” taşıp, ses olup, önümdeki nikâh defterinde cisimleşirken… Şimdi burada, dikiş atölyesinde “çıkarsız” imecenin olabileceğini hayal etmeye çalışıyorum. Tek başıma, hayata ötekine çıkar gözetmeden yardım edebilmenin mümkün olabileceğini hayal ediyorum… Parça parça da olsa ailemi hayata bağlarken “ötekine” de parça parça yaklaşabileceğimi düşünüyorum… İnsanlarla olan ilişkimi sorgulamadan, güven içinde yaşamayı hayal ediyorum. Bunca yıl hiçbir şey düşündürülmeden yaşatılan insanlığa ve kendime acıyorum… Yazan: Ayşe ERTEKİN / Gürkan ADAM
Eylül
1
Eylül
1
Ağustos
23
Yürek Üzerinde Taşınan Kağıt Parçası
• Hatice Yıldız • Anı Hikayeler • 81 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Ağustos
20
Ağustos
20
Temmuz
31
Kansız Oldu! Birinci Cumhuriyeti Gömdük Netekim!
• Gürkan Adam • Siyasi Makaleler • 167 kez okundu. • 3 kez yorumlandı.
Temmuz
20
Üçüncü Yol Bilinç Beklerken (kısa Film Senaryosu)
• Gürkan Adam • Başkaldırı Hikayeleri • 233 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Temmuz
20
Temmuz
4
Gökçeada Ayın Karanlık Yüzü (2 Bölüm)
• Gürkan Adam • Gezi Hikayeleri • 223 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Haziran
21
Gökçeada Ayın Karanlık Yüzü (ı Bölüm)
• Gürkan Adam • Gezi Hikayeleri • 203 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ekim
10
Yaşlı Adam ve Deniz(senaryo)
• Gürkan Adam • Yaşamdan Hikayeler • 1960 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ekim
14
Kasım
23
Sıralara Kazınmış Hayatlar
• Gürkan Adam • Dostluk Hikayeleri • 1643 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Mart
1
Ekim
14 |
![]() |
|
||||||