kayit
Google Özel Arama
Hikaye AnaSayfa Makale / Bilimsel Makaleler

Çevre Sorununa Duyarlı Enerji Politikaları ve Elektrik Enerjisi Üretimi Seçenekleri

1 / 7 / 2008  Salı tarihinde Kadir Bıyıklı tarafından eklendi, 201 kez okundu...

“"BU YAZI BİR ALINTIDIR" affola...Prof. Dr. Haluk UtkuHacettepe ÜniversitesiNükleer Bilimler EnstitüsüNükleer Ugulamalar ABD Başkanı1970’li yılların ortalarında İstanbul, Sultanahmet yöresindeki yaşamı bilenler, “Hippy” veya “Çiçek Çocukları” diye nitelendirilen yabancı turist gençleri anımsayacaklardır. Çiçek çocuk...”

Okuyucu Puanı ;

 ADnet Reklamları Siz de reklam verin  adnet  

Kadir Bıyıklı

Kadir Bıyıklı







EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Çevre Sorununa Duyarlı Enerji Politikaları ve Elektrik Enerjisi Üretimi Seçenekleri


"BU YAZI BİR ALINTIDIR" affola...

Prof. Dr. Haluk Utku
Hacettepe Üniversitesi
Nükleer Bilimler Enstitüsü
Nükleer Ugulamalar ABD Başkanı


1970’li yılların ortalarında İstanbul, Sultanahmet yöresindeki yaşamı bilenler, “Hippy” veya “Çiçek Çocukları” diye nitelendirilen yabancı turist gençleri anımsayacaklardır. Çiçek çocukları 1960’ların sonlarına doğru beliren ve hızla yayılan tepki gençliği idi. O günlerin genç neslini henüz yakalayan ben, birey olarak ele alındıklarında “Ne işe yaradıklarını pek kestiremedeğim” bu pejmürde kılıklı abilerimin sonraki yıllarda toplumsal ve ekonomik stratejilerin oluşmasına katkıları olacağını öngörebilecek yaşta değildim. Çiçek çocukları, siyasi talep olarak savaşlara ve günmüzde sosyo-ekonomik bir davranışa dönüşen çevre kirlenmesine karşı duyarlı idiler.
Özellikle 1965 yılı sonrasında kirlenme ve çevre sorunları konularına artan duyarlılığın, bilimsel kanıtlarla da desteklenerek gelişmesi sonucu ortaya çıkan uluslararası ilk somut adım çevre ve gelişme üzerine 1987’de yayınlanan “Bizim Ortak Geleceğimiz” başlıklı uluslararası Brundland raporudur. Rapor sürdürülebilir kalkınma kavramını “Gelecekteki kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılama kabiliyetlerinden taviz vermeksizin bugünün ihtiyaçlarını karşılayabilen bir gelişme” olarak tanımlıyordu.
Sürdürülebilir kalkınma tanımında çevre ile gelişme arasında kurulan bağ 1992’de Brezilya’nın başkenti Rio de Janerio’da düzenlenen Çevre ve Gelişme üzerine Birleşmiş Milletler Konferasındaki çerçeve anlaşmasında daha belirgin hale getirildi. Çerçeve anlaşmasını takiben, 1997 sonunda Japonya’nın Kyoto şehrinde düzenlenen ve ardından da 2002 yılında, Güney Afrika’nın Johannesburg kentinde düzenlenen dünya toplantılarında Rio toplantısından beri yaşanan gelişmeler değerlendirilerek ilerideki uygulamalar konusunda kararlar alındı.
Adı geçen toplantılardan 1997’deki Kyoto Protokolü, sera etkisi yapan gazlar olarak nitelendirilen karbon dioksit, metan, nitrik oksit, hidroflorokarbon gibi gazların atmosferdeki artışının iklim değişikliklerine neden olacağı ve dolayısıyla dünya tarım alanlarında azalmaya, verim düşüşüne, doğal felaketlerin artışına yol açacağı endişesi ile, sanayi üretiminin, ısınmanın, aydınlanmanın ve ulaşımın vazgeçilemez kaynakları olan kömür, petrol ve doğalgaz tabanlı enerji kullanımına kısıtlamalar getiriyordu. Kyoto Protokolü olarak ünlenen toplantı sonucunda gelişmiş ülkeler (Ek I ülkeleri) serbest bıraktıkları sera gazları miktarlarını, 1990 yılındaki değerlerine geri çekme taahhütü ile, sınırlandırmayı ve azaltmayı kabul ettiler. Kyoto Protokolünün getirdiği en önemli tanım onikinci maddesinde şekillendirilen Temiz Kalkınma Mekanizmasıdır (TKM). İlgili madde önümüzdeki yıllarda gelişmekte olan ülkelerin de enerji politikalarında etken olabilecek bir açılım içermektedir. TKM ile ile sera gazı sorunu yaratmayan enerji üretim yatırımları, gelişmekte olan bir ülkede mali ve teknolojik destekle teşvik edilir. Karşılığında, yatırım sonucu üretilen enerji beraberinde artık atmosfere bırakılması önlenmiş yıllık sera gazı (özellikle karbondioksit) miktarı, desteği sağlayan ülkeden kaynaklanan sera gazı miktarından azalma olarak kabul edilir. Dolayısı ile desteği veren ülke, Kyoto Protokolündeki taahhütünü yerine getirmek yönünde gereğini yapmış kabul edilir. Mekanizmanın bu hali ile diğer adları sera gazı ticareti veya karbon alış-verişidir.

Sürdürülebilir Kalkınmanın Felsefesi

Sürdürülebilir kalkınma tanımını irdelemek ve anlam kazandırmak için öncelikle sürdürülebilir olmaktan kastın ne olduğunun tarifini yapmalıyız. Sürdürülebilirlilik kalıcı olabilmektir. Kalıcı olabilmek, ekonomiyi kuvvetlendirmek, kuvvetli bir ekonomiye sahip olmak ile eş anlamlıdır. Yani, sürdürülebilir kalkınma derken kalıcılığı olan bir kalkınmadan bahsediyoruz. Brundland raporundaki tarifi de eklediğimizde, sürdürülebilirliliği, gelecek kuşaklara olası negatif etkileri en aza indirgenmiş, kalıcılığı olan kuvvetli bir kalkınma modelini algılarız. Böylece, sürdürülebilir kalkınma ekonomik, sosyal ve çevresel hedefler bütünü olarak ortaya çıkmaktadır. Bir teknoloji kullanımının gelecek kuşaklara etkileri açısından riskleri ve faydaları arasındaki denge, bu bütünlüğün içeriğini oluşturur.
Bu çerçevede sürdürülebilir kalkınma, ulaşılacak bir hedeften ziyade ekonomik, sosyal ve çevresel hedefler bütününü her zaman koruyabilecek bir kalkınma stratejisini sürekli olarak ortaya koyabilen yaratıcı bir zeka ve onun pratikteki uygulamalarıdır. Bu ise ancak ve ancak kalkınma stratejisi konusunda toplumda müşterek bir aklın oluşturulması ile sağlanabilir. Toplum, uluslararası rekabet, ülkenin ekonomik çıkarları, kendisinin ihtiyaçları ve doğayı kirletmeme arasında müşterek bir akıl, bir denge oluşturabilmelidir ki, kalıcı kalkınmayı gerçekleştirebilsin.
İşte bu nedenledir ki çeşitli ülkelerin sürdürülebilir kalkınma anlayışları, dünyada kendileri için belirledikleri konuma, kalkınmışlık derecelerine, kendi teknolojik, ekonomik imkanlarına ve istihdam kapasitelerine bağlı olarak değişiklik gösterir.

Lokomotif Ülkelerin Enerji Politakaları

Atmosfere bırakılan sera gazlarının %25’inden sorumlu olarak ABD, iklim değişikliği etkilerini kabul etmekle ve bu konuda araştırma ve teknoloji gelişimini desteklemekle beraber, Kyoto protokolünün getirdiği şartları şimdilik tanımamakta, kendi ekonomik çıkarları zarar göreceği için, direnmektedir. 2001 yılında Bush’un Almanya ziyaretinde Schröder ile buluşma sonrası gazetecilere verdiği demeç, ABD’nin duruma bakışını özetler: “Ekonomimize zarar verecek ve Amerikalı çalışanları incitecek bir planı kabul etmeyeceğim”. Amerikan Kongresinin 95 oya karşı sıfır oyla Kyoto protokolünü onaylamayı red etmesi kendi ulusal çıkarlarının gereği idi. Atmosferi önemli oranda kirleten diğer bir ülke Çin ise Koyoto protokolünü, beş sene sonra, kalkınma stratejisini biçimlendirmiş olarak 2002 yılında kendi meclisinden geçirdi. Rusya’da benzer bir davranış içine girmiş, o da protokolü 2005 yılında onaylamıştır. Rusya, sera gazı kısıtlaması açısından 1990 seviyeleri ile kıyaslandığında şimdilik rahat bir durumdadır. Çin’i ise biraz irdelemek gerekir. Çin, kişi başına düşen geliri hala çok düşük ve halen gelişmekte olan bir ülke kategorisinde bir ülkedir. Çok büyük topraklara sahip olmakla beraber, önemli bölümü çölleşmiştir. Ancak Çin, ürkütücü bir hızla büyüyen ve üretiminin (enerji artı diğer) %65 kadarını kömürden ve %24 kadarını petrolden karşılayan bir ülke olarak dünya sera gazı atımının yaklaşık %17 kadarından da sorumludur. Çin özellikle 1997’den sonraki süreçte, Kyoto’nun yapı taşlarından TKM konusunda İklim Değişikliği Ulusal Koordinasyon Komitesi altında TKM proje müsteşarlığı kurdu. Dünya Bankasının oluşturduğu Ulusal Strateji Çalışma Programı çerçevesinde, Dünya Bankası, GTZ Almanya ve SECO İsveç ile Çin Bilim ve Teknoloji Bakanlığı arasında bu konuda bir anlaşma imzalandı. Çin ilgili taraflarla gerçekleştirdiği anlaşmanın karşılıklı anlayışla yapıldığının da altını çizmektedir. Tsinghua Üniversitesi projenin koordinatörlüğünü üstlendi. Çin, anlaşma ile ilgili TKM projelerinin yürütülmesi açısından bir dizi ölçekler (Interim Measures) tanımladı. Tanımlamaların yapıldığı 8. Madde özellikle dikkat çekicidir: “TKM projelerinin uygulanması, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması ve Kyoto Protokolünün getirdiği zorunluluklar dışında ilave zorunluluklar içermeyecektir”. Bu madde ile Çin bahsi geçen iki toplantıda alınan kararlar dışında diğer herhangi bir kararı tanımayacağım demektedir.
Ülkemizin dahil olmayı hedeflediği bir topluluk olması nedeni ile Avrupa Birliğinin sürdürülebilir kalkınmaya olan bakışına ayrı bir sayfa ayırmalıyız. Avrupa Birliği iklim değişikliği etkisini kalkınma modelleri ile bütünleştirmede her zaman öncü kuvvet oldu. Avrupa Birliği enerji kaynakları açısından önemli bir aktör olmadığı, teknolojik rekabeti derinden hissettiği ve işsizlik sorunları yaşadığı içindir ki kurtuluşu bağımsız olabileceği, öncü olabileceği ve ekonomik bir artı yaratabileceği yenilenebilir enerji kaynakları ve teknolojisini geliştirmede buldu. Bu düşüncenin gelişmesinde, o dönemlerde Almanya’da Yeşiller Partisinin iktidar ortağı olmasının ve özel olarak enerji yatırımları ile ilgili bakanlıklarda söz sahibi olmalarının etkisi yadsınamaz. Avrupa Birliği Konseyinin 2000 yılındaki toplantısında şekillenen Lizbon stratejisi, işte bu şartlarda doğdu. Lizbon stratejisi ve onu takip eden 2001 yılındaki Göteborg toplantısı ile beraber, globalleşen dünyaya ayak uydurma ihtiyacından doğarak iklim değişikliği sorunu ile bütünleşik ama ondan daha da öte eğitim sistemi, hayat standardı, teknolojik atılım konularını da kapsayan ve birliği geleceğe hazırlayan bir sürdürülebilir kalkınma stratejisi oluşturuldu. Bütün bu planlamaları yaparken Kyoto protokolünün öngördüğü yukarıda bahsettiğimiz karbon ticaretini, yani TKM politikasını, kendi sera gazını azaltma sürecinde getireceği ek maliyetleri en aza indirmek ve hatta kendisinin oluşturduğu durumdan ekonomik çıkar sağlamak açısından kullanmak istemektedir. Doğal olarak Avrupa uluslararası arenada hala var olan politik gücüne güvenerek, kendi koyduğu şartlarla kendi geleceğini garanti altına alma çabası içerisindedir.
Avrupa Birliği Lizbon stratejisi çerçevesinde yenilenebilir enerji yatırımlarına ağırlık vermektedir. Yenilenebilir enerji yatırımları içerisinde şimdilik ağırlık rüzgar enerjisinden yararlanma yönündedir. Ancak Avrupa Birliği, kişi başına düşen milli geliri ile teknolojik varlığı ile ve kendi kültürü ile bizim için gene de başkalarıdır. Başkalarının şartlarına uygun kalkınma modellerini kendi modelimiz olarak bire bir benimsememiz de beklenmemelidir.

Elektrik Enerjisi ile İlgili Seçenekler

Prensip olarak bir ülke kullanılabilecek tüm enerji kaynaklarından faydalanır. Bunun önemli nedenlerinden biri değişik enerji sektörleri oluşturarak istihdamın çeşitlendirmesi, yan sanayilerin oluşturulmasıdır. Takım tutar gibi herhangi bir enerji çeşidi konusunda taraf tutmak konuya ciddiyetle eğilenlerin tarzı olamaz. Esas olan, neyin ne kadar ve nasıl kullanılacağının doğru tespitini yapmak, kullanım ölçeklerini belirlemektir.
Rüzgar enerjisi binaların ısıtma ve aydınlatması ile ilgili yerel enerji ihtiyaçlarını karşılayabilir ve dolayısı ile yerel ekonmiye de destek olur. Devlet desteği gerekeceğinden, getireceği ek mali yük itibari ile Türkiye’nin enerji maliyeti ortalamasını önemli ölçüde etkilemeyecek sayıda rüzgar santrali kabul edilebilir miktardır. Buna karşın, sanayinin enerji talebini karşılamada rüzgar enerjisi doğru bir seçenek olamaz. Nedenlerini açıklayalım:

1. Bugün itibari ile Almanya’da rüzgar enerjisinin toplam kurulu gücü yaklaşık 17000 Milyon Watt’dır (MW). Danimarka ise 2004 verileri itibari ile 3317 MW’lık bir rüzgar gücüne sahiptir. Almanya’da rüzgar enerjisi üretici firmalarının raporlarına göre rüzgar enerjisi tüketiciye kilowat-saati 9-11 €ct’e (Eurocent) satılmaktadır. Bu fiyat Alman ve Danimarka devletlerinin ilave destekleri sayesinde indirgenmiş fiyattır.
2. Devlet desteğini gerektiren maliyetin nedeni, gene firma raporlarından anlaşılacağı üzere, toplam rüzgar kurulu gücünün ortalama olarak sadece %13 kadarının herhangi bir anda kullanılabilir olmasındandır. Örneğin farz edelim toplam rüzgar gücü kapasitesi 1000 MW ise, bu herhangi bir anda sadece 130 MW kadarı kullanılabilir demektir. Ülkemizde enerji nakil hatlarında %8-10 kadarlık kayıp olduğu bir gerçektir. Bir de rüzgar enerjisinin kurulu gücünün kullanılamaz kısmı olan %87’leri de düşünürsek, bizler sürdürülebilir kalkınmayı rüzgar enerjisi ile nasıl başaracağız?
3. Rüzgar hızında ani artış ve azalışlar, ani güç değişikliklerine neden olurlar. Özellikle ani güç artışlarının nakil hatlarına verebileceği zararlarla ilgili raporlar vardır. Şebekeye gelen enerjideki salınımın büyük değişkenliği voltaj ayarlamalarını daha da önemli kılmaktadır. Bu nedenle var olan şebekenin rehabilitasyonu için de ilave yatırım gerekecektir.
4. İkinci ve üçüncü maddeler, şebekede günlük enerji ihtiyacına her zaman yanıt verebilecek geleneksel güç santrallerinin devrede olmasını gerektirir. Yani, 1000 MW gücündeki rüzgar santralini desteklemek için ayrıca 870 MW elektrik kapasiteli kömür, gaz, hidro veya nükleer enerji santrallerinden birini şebekede hazır tutmalısınız.
5. Farklı bölgelerde inşa edilmiş rüzgar gücü santrallerinin her birinin güç takibi, gücün üretildiği yerle ihtiyacın olduğu yerler arasında farklılıkların ortaya çıkması ve bunun neticesi olarak hatlardaki güç kayıplarının da artması ihtimali ayrıca baş edilmesi gereken sorunlardır. Burada ekonomik yarara uymayan ama Fizik kanunu olan durum, üretilen gücün hali ile düşük direnç gösteren hatlara yöneleceğidir. Bu, tahmin edeceğiniz gibi, hat kayıplarını arttıracağı için arzu edilmez.
6. Rüzgar kapasitesinin sadece %13’ünün her an kullanılabilir olması, ondan beklenen yararlardan biri olan karbon atımında umulan azalmanın gerçekleşmemesi demektir. Fosil yakıtlı elektrik santralinden atılan karbon dioksit miktarı, üretilen birim enerji başına karbondioksit kütlesi ile tanımlanır. Bu tanımdan yola çıkarak tüketilen bir MW-saatlik rüzgar enerjisi, karbon dioksit üretimine yol açacak bir MW-saatlik enerji tüketiminin yerini şebekeden alır diyebiliriz. Halbuki tüketilen enerjinin ne kadarının karbondioksit atımı yapmayan hidrolik santrallerden geldiğini hesaba katmazsak bire bir karbondioksit atımında kazanç hesabının doğru olmayacağı görülür. Eğer şebekeye o anda diyelim ki %60 oranında kömür, petrol ve doğalgaz tabanlı bir destek varsa karbondioksit kazancında esas olan bu orana karşı gelendir. Bu ise atık karbon hedefinde ilave azalma demektir.
Yenilenebilir enerjilerden, hidrojen enerjisi üzerine araştırmalar ve teknoloji yatırımları şimdilik hidrojenin taşıtlarda kullanılması üzerinedir. Yakıt hücreleri üretiminde yöntemlerden biri hidrojenin bor içerisinde bir nevi emdirilmesi olup alternatifleri de mevcuttur. Bizim açımızdan asıl soru hidrojenin nasıl elde edileceğidir. Hidrojen enerjisi fikrininin önde gelen isimlerinden biri ABD, Miami Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Nejat Veziroğlu, Türkiye’yi hidrojen konusunda merkez yapacak somut girişimlerin de öncüsü oldu. 2005 yılında Hacettepe Üniversitesinde verdiği bir konferansta büyük miktarlarda hidrojeni elde etme yöntemi sorulduğunda, seçeneklerden önceliğin nükleer enerji olduğunu söylemiştir. Dünyada yaklaşık bir buçuk milyar vasıta bulunduğundan hareket edersek, bu vasıtaların gereksinimi olan hidrojeni üretmek için orta büyüklükte yaklaşık 200 adet nükleer reaktöre ihtiyaç duyulacağı iddia edilmektedir. Bizlerde benzer bir hesabı ihtiyacımız olan bir kaç veri ile yapabiliriz. Hidrojenin maliyeti konusu, üretimle kalmayıp, nakli, depolanması ve kullanımı sırasında alınması gereken bir dizi önlemleri de beraberinde getirir. Bu nedenledir ki hidrojenin ısınma, aydınlanma aracı olarak kullanılmaya başlanması tahminleri 2020`li yıllara doğrudur.
Ancak geleceğin enerji üretim kaynağı füzyon reaktörleri olacaktır. Füzyon plazma ortamında, milyon santigrad derecelerde döteryum ve trityum çekirdeklerinin kaynaşma reaksiyonudur. Füzyon teknolojisi ile ilgili çalışmalar şimdilik sessiz devam etmekle beraber bilinen fosil tabanlı enerji kaynaklarında yaşanan stratejik, politik, ekonomik sıkıntılar nedeni ile bir ivme kazanacağı şüphesizdir. Eğer gelecekte Türkiye kendine ait bir enerji teknolojisine sahip olmak istiyorsa füzyon araştırmalarını teşvik etmeli, hükümetler bunu devlet politikası olarak benimsemelidirler.
Türkiye’nin dünya karbon atımına katkısı, yukarıda bahsi geçen ülkelere kıyasla önemsenmeyecek miktardadır. Bu nedenle dışa bağımlılğı en az ve en ucuz olması açısından kömür ilk tercihimiz olmalıdır. Kömür santrallerinde maliyete etken faktörler, kullanılan kömür kalitesinin, dolayısı ile ısıl veriminin değişmesi, makine-teçhizat açısından modernleştirme, akışkan yatak teknolojisi kullanılarak asit yağmurlarına neden olabilecek atığın tutulması, kömür madeninin çıkarılması, yani işletmeciliği, özellikle linyit yatakları işletmeciliği sorunlarıdır. Sayılan etkenlerin dikkate alınması, kısacası verimliliğin arttırılması durumunda maliyetin kilowat-saat başına 0,025 ABD dolarına kadar düşeceği öngörülmektedir. Hidroelektrik santraller ile beraber düşünüldüğünde toplam enerji üretimi kapasitesi, Türkiye sanayisinin talebini, büyümesini karşılayamıyacaksa, rekabet gücümüzü, refah seviyemizi ayakta tutabilmek için nükleer enerji diğer bir seçenektir.
Nükleer reaktörlerle ilgili bazı konuları, Dünya Enerji Konseyi Türk Milli Komitesinin 2 Şubat 2005 tarihli Elektronik Yayını 3. sayısında “Nükleer Enerji Politikası ve Dikkate Alınması Gerekenler” başlıklı yazıda ele almıştım. Konunun önemi nedeni ile yazının ilgili bölümünü önemli bazı ilavelerle aşağıda tekrarlıyorum.

Nükleer Santrallerle İlgili Teknik ve Ekonomik Konular

1. Nükleer enerji santralleri yılın ortalama %90 zamanında hizmet verebilmesi ve karbon atımının hemen hemen hiç olmaması nedeni ile Kyoto protokolünün öngördüğü Temiz Kalkınma Mekanizması (TKM) için iyi bir seçenek olmakla beraber, Kyoto sonrasındaki Bonn ve Marakesh’de düzenlenen iklim değişikliği toplantılarında, nükleer enerjinin TKM’ye dahil edilmesi konusunda çekinceler konuldu. Diğer yandan Avrupa Birliği Kyoto politikasını şimdilik sadece üye ülkeler içerisinde uygulama kararı aldı. Ancak, dünya dönüyor. Bugün itibari ile görünen Avrupa Birliğinin kendi taahütü olan karbon atımında 1990 seviyesine inmesi için yapması gereken %8 azaltmayı, yaptırımların başlıyacağı 2012 yılına kadar gerçekleştiremiyeceği yönündedir. Foreign Affairs dergisinin Temmuz 1931 sayısındaki bir yazısında, Allen Dules’un tümcesi Avrupa`nın bu durumunu çok iyi özetler: “Uluslararası anlaşmalar olsun, iş anlaşmaları olsun, yasal dökümanlara ilave edilen ulu dilekler bir gün sahiplerine genellikle uzun süren bir rahatsızlık, sorun olarak geri dönerler”. Ayrıca ABD’nin 2012 tarihine kadar Kyoto protokolünü onaylaması durumunda karbon borsasının hareketlenmesi ve nükleer reaktörlerin de karbon alış-verişi içerisinde yerini alması muhtemeldir (Bu yöndeki iç uygulamalardan biri, yeşil vergi politikası çerçevesinde karbon atımı miktarına paralel vergi artışı ve/veya vergi indirimi uygulaması olabilir). Çin karbon alış-verişi yönündeki arzusunu zaten ifade ediyor. Dolayısı ile eğer nükleer enerjiye yatırım olacaksa karbon alış-verişi konusunu enerji politikamızın bir parçası haline getirmeliyiz. Türkiye, Kyoto protokolünü halen onaylamamış bile olsa, Birleşmiş Milletler Çerçeve Anlaşmasını Ekim 2003’te TBMM’de onayladı ve onay Mayıs 2004’te yürürlüğe girdi. Bu onay bize konu ile ilgili yeterli esneklik kazandırabilir.
2. Bize önerilen jenerasyon iki buçuk (ABD), jenerasyon üç reaktör seçeneklerine, modernize edilmiş elektronik kontrol, aktif ve pasif güvenlik sistemleri nedeni ile katılmakla beraber, itirazım olası bir “Mix-OXide (MOX)” denilen ve plutonyumun 239 kütle numaralı izotopunu içeren yakıt kullanılması gerekliliği gibi bir dayatma üzerinedir. Plutonyum-239 kullanılmış uranyum yakıtlardan atom bombası yapımı için çekilen bir element olup doğada hemen hemen hiç bulunmaz. Plutonyum, nükleer silahların uluslararası yayılmasını önleme anlaşmasına taraf olmamız nedeni ile üretemiyeceğimiz bir elementtir. Böyle bir yakıt yapamıyacağız demenin Türkçesi yakıt açısından bağımlı kalabiliriz anlamına gelir. Bu nedenle kurulacak bir nükleer güç santralinde kullanılacak yakıt üzerine bir şart olmamalı, gerekirse bizce de üretilebilir olmalıdır (uranyum dioksit yakıt).
3. Nükleer reaktörlerin kurulması aşamasında bazı ülkelerde takip edilen lisanslama yöntemi, önce kurulması aşamasında daha sonra da devreye alınması sırasında lisanslamadır. Ancak bu yöntem reaktör devreye alınana kadar geçen süreyi çok uzatmakta ve santral maliyetini önemli oranda arttırmaktadır. İlgili otoriteler bu eski yöntem yerine her iki lisanslamanın beraberce yürütüleceği yöntemi önermektedirler.
4. Buhar türbinli nükleer güç santralleri ani güç taleplerini hemen karşılayamazlar. Talepte ani yükselme ve düşmeleri arzu edilen sürede karşılamaları güvenlik riskleri içerdiğinden tam kapasitede sadece günlük ortalama güç talebi ihtiyacına yanıt verecek tarzda kabul edilmeleri ve bu amaçla devrede kalmaları en uygunudur. Bu durum demir-çelik ve çimento sanayileri için de en tercihli çalışma rejimidir.
5. Nükleer güç santrallerinden yararlanan bazı ülkeler santralleri gün boyunca sürekli olarak en yüksek güçte devrede tutarlarken, örneğin ABD’deki nükleer santralleri de gün boyunca talep değişikliklerine uygun olarak önceden belirlenmiş adımlarla elektrik çıkış gücünü yavaşça ayarlayan güç takip işletimi uygularlar. Amaç nükleer enerji maaliyetini optimize etmektir. Öte yandan, Elektrik Mühendisleri Odası (EMO), “Elektrik Enerjisi Üretiminde Yaşanan Sorunlar ve Çözüm Önerileri” başlıkıklı, Mart 2003 tarihli raporu, Türkiye’de hem son yıllarda kurulan özel sektör doğal gaz santrallerinin yüzde yüz alım garantisi ile çalıştığına hem de bu santrallerin bazılarının şebeke frekansını 50 Hertz’de tutabilme özeliğinden yoksun olduğuna dikkat çekmektedir. Dikkat çekilen husular, ilave olarak, eğer olası nükleer santralin Kyoto Protokolünce önerilen karbon alış-verişi çerçevesinde kurulması durumunda ise, önlenen karbon gazı atımı tahminlerinden sapmaya ve dolayısı ile başlangıçtaki maaliyet hesaplarında yanılmaya neden olabilir. Bu nedenle adı geçen rapordaki hususların, Türkiye’deki bir nükleer santralin de yük takip işletim programını zorunlu kılabileceğinden, irdelenmeleri gerekir.
6. Nükleer güç santralinin sigortalanması konusu dikkatlice ele alınmalıdır. Nükleer güç santrali endüstrisi olan ülkelerde olası kazalar sonucundaki mali riskleri ortadan kaldırmak için uygulamalardan biri, her bir santralin olabilecek en yüksek miktarlarda sigortalanmasının yanı sıra, bu miktarı aşan kaza durumlarında nükleer santral şirketlerince oluşturulan havuzdaki paradan yararlanılması esasına dayanır. Kaza sonucu oluşacak hasarın karşılanması dışında, civardaki diğer iş sahiplerininin mali kayıplarından, çevre kirlenmesinden, sağlık sorunlarından sorumlu tutulabileceğinden, yıllar itibari ile bu tür yan nedenlerden dolayı uğrayacağı mali kayıplarla ilgili fon oluşturması da gerekir. Doğaldır ki sigorta ödemeleri, santrallerin zamanla kazandığı deneyimle orantılı olarak azalma gösterir. Türkiye’de kurulacak bir nükleer güç santralinin gerek deneyim eksikliği gerekse kendi havuzunu oluştaracağı büyük bir endüstrisi olmayacağından, deneyimli ülkelere kıyasla, sigorta maliyetinin elektrik üretimine daha yüksek oranda yansıması olasıdır.
7. Nükleer güç santralini işleten firmanın mali durumunu gözlem altında turmakta yarar olacaktır. Üretim maliyetleri çeşitli nedenlerle yükselme eğiliminde ise, doğal olarak şirket karı düşecek hatta zarar olasılığı doğacaktır. Bu durumun süreklilik kazanması durumunda, nükleer santralin güvenli çalışmasını denetleyen otorite (muhtemelen Türkiye Atom Enerji Kurumu veya olası Nükleer Denetleme Kurulu), santrali işleten firmanın, nükleer santrali güvenli işletebilmesi için yeterli mali güce sahip olup olmadığını sorgulamak durumunda kalacaktır. Bu nedenle, denetleyicinin finans, pazar ekonomisi, iş yönetimi konularında tecrübeli, peryodik raporlar hazırlayan elemanlar bulundurmasında yarar vardır.
8. Hat kaybı, yani, güç nakil hatlarındaki enerji kaybı, nükleer güç santralinin işletim maliyetini arttırır. Her ne kadar yaklaşık yüzde dört dolayındaki hat kaybı normal kabul edilse de, Türkiye’deki hat kaybının yüzde sekiz ila yüzde oniki aralığında olduğunu ifade eden raporlar vardır. Hat kaybının 8 Mw olduğunu kabul etsek, örneğin eğer alıcı tarafında 100 MW’lık bir güç talebi varsa, santralin çıkış gücü 108 MW elektrik olmalıdır. 8MW’lık kayıp ise yaklaşık 2500 ila 5000 evin elektrik ihtiyacını karşılayabilir. Nakil hattı uzadıkça hat kaybının kontrolü zorlaşır. Bu nedenle de güç santrallerinin bulunduğu yer hedef tüketim bölgesine yakın olmalıdır.
9. Türkiye’de elektrik dağıtımı TEDAŞ tarafından yapılmaktadır. TEDAŞ şebekenin güvenirliliği ve kararlı çalışmasından sorumlu olan firma konumundadır. Nakil hatlarındaki arızaların sıklığı ve güç talebindeki ani kesintiler nükleer güç santrallerinin güvenli çalışmasına direkt etkendirler. Bu nedenle TEDAŞ, şebekenin kararlı ve güvenliğine etken olacak değişimleri ve böylesi değişimlerin etkilerini nükleer güç santralinin dikkatle takip edebilmesine imkan verecek mekanizmalar, yöntemler sağlamakla sorumlu olmalıdır.
10. Nükleer güç reaktörlerinin bulunduğu çevrede soğutma amaçlı kullanılacak su alanının (deniz, nehir, göl) yeterince soğuk kalması ekolojik açıdan gereklidir. Bilindiği gibi nükleer santralin bulunduğu yerdeki su alanında bir miktar sıcaklık artışı söz konusudur. Soğutma suyunun boşaltıldığı su alanı sıcaklığının 28 oC’ye ulaşması durumunda ısı nedeniyle sudaki oksijen miktarı azalacağından su canlılarının yaşamı tehlikeye girer. İlave olarak, su alanının yeterince soğuk olmaması santralin ısıl verimini de etkiler.



Telif Hakkı Uyarısı Çevre Sorununa Duyarlı Enerji Politikaları ve Elektrik Enerjisi Üretimi Seçenekleri isimli yazı, Kadir Bıyıklı tarafından 01.07.2008 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...

Yazı İşlemleri


Tavsiye Et :
Isminiz ve Soyisminiz :
Tavsiye Edeceginiz E-Posta Adresi :
tebrik Mehmet Emin Selçuk yazıyı tebrik etti...
tebrik Selim Uyar yazıyı tebrik etti...
tebrik Taha Süren yazıyı tebrik etti...
tebrik Ayten Dirier yazıyı tebrik etti...
tebrik Deniz Göktepe yazıyı tebrik etti...
tebrik Mehmet Seviş yazıyı tebrik etti...
Ayten Dirier yazıyı favori listesine aldı...

Ağustos
17
Artık Bir Kobramız Var
Ömer EserBilimsel Makaleler • 94 kez okundu. • 3 kez yorumlandı.
Ağustos
11
Gübreler Üzerine
Lütfi ŞahinBilimsel Makaleler • 92 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ağustos
6
Selüloid Selofan ve Bakalit
Zeynep AkıllıBilimsel Makaleler • 120 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ağustos
4
Müzakere Stratejileri ve Arabuluculuk
Bayram ÖzbekBilimsel Makaleler • 92 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Temmuz
28
Robot Elektroniği Üzerine
Lütfi ŞahinBilimsel Makaleler • 127 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Eylül
7
Veda
Kadir BıyıklıSevgi Şiirleri • 22 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Eylül
6
Geliyorum Duvar
Kadir BıyıklıKlasik Şiirler • 30 kez okundu. • 3 kez yorumlandı.
Eylül
5
İspanyol
Kadir BıyıklıKlasik Şiirler • 41 kez okundu. • 7 kez yorumlandı.
Eylül
5
Kafesler
Kadir BıyıklıHayata Dair Şiirler • 45 kez okundu. • 9 kez yorumlandı.
Eylül
4
Gülyuva`ya (usta`ya)
Kadir BıyıklıKlasik Şiirler • 49 kez okundu. • 9 kez yorumlandı.
Haziran
15
Yıldızlar
Kadir BıyıklıSevgi ve Aşk Şiirleri • 2285 kez okundu. • 15 kez yorumlandı.
Şubat
17
Dinle
Kadir BıyıklıKlasik Şiirler • 1715 kez okundu. • 5 kez yorumlandı.
Aralık
13
Ben; Seni Seviyorum
Kadir BıyıklıKlasik Şiirler • 1443 kez okundu. • 6 kez yorumlandı.
Haziran
15
Aşk
Kadir BıyıklıKlasik Şiirler • 1411 kez okundu. • 10 kez yorumlandı.
Haziran
21
Unut Gitsin
Kadir BıyıklıSerbest Şiirler • 1324 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.

Anahtar Kelimeler Çevre Sorununa Duyarlı Enerji Politikaları ve Elektrik Enerjisi Üretimi Seçenekleri, Çevre Sorununa Duyarlı Enerji Politikaları ve Elektrik Enerjisi Üretimi Seçenekleri makalesi, Çevre Sorununa Duyarlı Enerji Politikaları ve Elektrik Enerjisi Üretimi Seçenekleri makale, Çevre Sorununa Duyarlı Enerji Politikaları ve Elektrik Enerjisi Üretimi Seçenekleri nedir?, Çevre Sorununa Duyarlı Enerji Politikaları ve Elektrik Enerjisi Üretimi Seçenekleri hakkında bilgi, Çevre Sorununa Duyarlı Enerji Politikaları ve Elektrik Enerjisi Üretimi Seçenekleri makaleleri, Kadir Bıyıklı makaleleri, Çevre nedir, Çevre makalesi, Çevre makaleleri, Sorununa nedir, Sorununa makalesi, Sorununa makaleleri, Duyarlı nedir, Duyarlı makalesi, Duyarlı makaleleri, Enerji nedir, Enerji makalesi, Enerji makaleleri, Politikaları nedir, Politikaları makalesi, Politikaları makaleleri, Elektrik nedir, Elektrik makalesi, Elektrik makaleleri, Enerjisi nedir, Enerjisi makalesi, Enerjisi makaleleri, Üretimi nedir, Üretimi makalesi, Üretimi makaleleri, Seçenekleri nedir, Seçenekleri makalesi, Seçenekleri makaleleri,

edebiyat

Site Menüsü
Hikaye Deneme
Şiir Makale
Yazarlar Ünlü Yazarlar
Yarışmalar Forum
Bazen... Keşke...
Fotoğraflar Günlükler
Edebiyat Atatürk Köşesi


Radyo Yayını ( Canlı Yayında )
Burcu Şener İstek Paneli
Siteden Dinleyin
Winamp Dosyası Media P. Dosyası


Yeniler
Yeni Hikayeler Yeni Denemeler
Yeni Şiirler Yeni Makaleler
Yeni Yorumlar

Köşe Yazıları
Ertuğrul Erdoğan
Eğitimde Reform
Erol Sunat
Taş Helvası

Sezer Nişancı
Coğrafyam Karıştı

Sponsor Reklamlar
ödev sitesi rottweiler

Diecast Türk

siz de?



Hikayeler    Copyrights © 2000 - 2008 Hikayeler.net | Tüm Hakları Saklıdır          xhtml validcss valid Rss | Künye | İletişim
Text Reklamlar : Credit Counseling | Cell Phones | Online Loans | New York Hotels | Bad Credit Mortgages | Video | Arkadaş | Saat