Cinli Ağaç Ahşap Bir Ev ve İsimsiz Nine
31 / 3 / 2007 Cumartesi tarihinde Vedat Özcan tarafından eklendi, 897 kez okundu...
“Bahçede bir incir ağacı… Yanından geçmeğe hep korktuğum… “Dibinde cin var” derdi babaannem… Bu cinli ağacın gölgesinin düştüğü yerde eski, yorgun, solgun, gri ahşap bir ev… Evin merdivenleri ise sohbetin olmadık yerinde atılmış bir kahkaha gibi tüm uygunsuzluğu ile evin önünde dururdu. Betonun soğukluğu ahşabın sıcaklığını gölgelerdi. Ama bu uyg...” Okuyucu Puanı ;
Cinli Ağaç Ahşap Bir Ev ve İsimsiz NineBahçede bir incir ağacı… Yanından geçmeğe hep korktuğum… “Dibinde cin var” derdi babaannem… Bu cinli ağacın gölgesinin düştüğü yerde eski, yorgun, solgun, gri ahşap bir ev… Evin merdivenleri ise sohbetin olmadık yerinde atılmış bir kahkaha gibi tüm uygunsuzluğu ile evin önünde dururdu. Betonun soğukluğu ahşabın sıcaklığını gölgelerdi. Ama bu uygunsuzluk kısa sürerdi. Birkaç adım sonra, her daim herkese açık evin kapısında buluverirdim kendimi. Cinli ağaçtan o kadar hızlı kaçardım ki, kapıyı çalmamla açmam bir olurdu. İçeri girince de hızlıca kapatırdım ahşap kapıyı. Bu kapıyı çok severdim. Korkumdan beni koruduğu için… İçeri girince, ninenin, şöminenin ateşinden aydınlanan yüzünü görürdüm. Ev kasvetli gelebilirdi ilk görene. Ninenin yüzü her daim güleç, evin kasvetini alırcasına… Bu güleç, sıcak, insani yüz evin tüm kasvetini unuttururdu insana. Mekana anlam verenin, mekanın sahibi olduğu gerçeği bir kez daha hatırlatırdı kendini. Hani ölü evi derler ya, öyle bir ev. Sanki yas tutuluyor zannedersiniz. Ninenin beni gördüğünde ağzından dökülüveren kelimeler, bana olan sevgisini tüm açıklığıyla gösteren güler yüzü her şeyi değiştiriverirdi. Bu eve dair üç ses hatırlarım. Biri beni cinli ağaçtan kurtaran kapının kapanışının sesi, biri beni gördüğünde “hoş geldin yavrum” diyen ninenin sesi, bir diğeri de her daim yanan şömineden gelen çalı çırpının yanarken çıkardığı ses. Bu üç ses, bu evde hayatın sürdüğüne dair üç kanıt gibi gelirdi. Ama biri eksilirse bu evde hayat duracakmış gibi gelirdi bana. Garib bir nineydi. Kelimenin gerçek anlamıyla garib… Uzun yıllar tek misafiri ben olduğum ya da öyle zannettiğim için mi, gözüme hep kasvetli ama bir o kadar da sıcak görünen bu ahşap evde yalnız yaşadığı için mi bilmem, ninem hep garib görünürdü gözüme… Ninenin saçlarını hiç görmedim. Babaannemin beline kadar uzanan bembeyaz saçlarını gördükten sonra, çocukluğum boyunca bütün nur yüzlü, yaşlı kadınların saçlarının bellerine kadar uzandığını ve bembeyaz olduğunu hayal ettim. Ninenin gözleri ne renkti, hatırlamıyorum! Ama gözlerinden etrafa yayılan sevgiyi, sıcaklığı, merhameti ve tabi ki yalnızlığın verdiği acıyı unutamam. Elleri hep ifadesiz görünürdü gözüme. Tabi ki yüzümü okşayana kadar… O zaman anlardım o ifadesiz görünen ellerinde sevgiyi sakladığını. İki eliyle okşardı yüzümü. O an seremoni tamamlanır, elleri, gözlerinden gözlerime, oradan da kalbime akan o tarifi imkansız ılıklığı, merhameti, sevgiyi tamamlardı. Sonra o eller başımı okşar, bana çocukluğumu hissettirir ve dahası yaşatırdı. Sonra kolları ile beni sarar bağrına basardı. Çok güzel kokardı ninem. Yıllar sonra, ilk çocuğum dünyaya geldiğinde ve onu kucağıma aldığımda aldım bu kokuyu. O zaman anladım bu baş döndüren kokunun saflıktan, günahsızlıktan, sığınacak ve sarılacak bir beden aramaktan kaynaklandığını. Sonra ninem, kucağında ben, ayağa kalkar ve odanın diğer köşesinde duran dolabın kapağını açar, bakkalda, oradan alındıktan sonra da evde dura dura biraz erimiş, bu nedenle de biraz da kendinden geçmiş, beyaz tombul şekerlerle dolu tabağı alır ve bana uzatırdı. Sade bir hayatın kolaylaştırıcılığını bu tabakta görür ve hangisini alsam acaba sorusunu sormadan hemen bir tombul ve beyaz şekeri ağzıma atar ve ninenin ikinci bir şeker daha almam için ısrar etmesini beklerdim. Her zaman ısrar eder, bazen benim almam için tabağı bana uzatır, bazen de tabağı dolapta her zamanki yerine koyar, eliyle bir beyaz ve tombul şekeri açtırdığı ağzıma atardı. Ağzımda erimek için biraz sıvı, biraz da ısı değişimini bekleyen iki şekerle şöminenin, köydeki herkesin deyimiyle ocağın önünde geçer ve otururduk. Oturduğumuzda şekerler çoktan erimiş olurdu. Sonra sessizliği ve yalnızlığı paylaşırdık. Uzun bir sessizlikten sonra babaannemi sorar ve selamını iletmemi isterdi. Ardından uzun, upuzun bir sessizlik daha olurdu. Bazen bu uzun sessizliği, köyün camisinin minaresinden yükselen ezan sesi bozardı. İkimiz de ezanı dinler, bitmesini beklerdik. Ezan biter bitmez ayağa kalkar, ocağın üstünde duran bakır ibriği alır, odadan abdest almak için çıkardı. Döndüğünde, benim her zaman vazife kabul ederek serdiğim seccadeye durur ve namazını eda ederdi. O namazını kılarken ben de onu seyrederdim. Uzun ve yorucu bir hayatın yükünü taşımaktan çökmüş omuzları, bükülmüş beli, velhasıl yorgun bedeni namaz esnasında daha da belirginleşir, ama bu manzara ondaki asaleti ve bu asaleti sağladığına şimdi inandığım merhameti örtmez, bilakis apaçık ortaya çıkarırdı. Belli belirsiz kıpırdayan ve dua okuyan dudakları, ayakta ya da rükuda da olsa secdeye bakan gözleri bu asaleti artırırdı. Secdede o küçük beden daha da küçülür ve Yaratanın huzurunda, hiçliği, fenayı ve hayatın geçiciliğini ortaya koyar, asalet, yerini tevazua bırakırdı. Sonra namazını bitirir, seccadenin bir ucunu kıvırır, kollarından aldığı destekle ayağa kalkar ve yanıma gelir otururdu. Gelir gelmez başımı okşar, karnımın aç olup olmadığını sorardı. Genelde aç olmadığımı söyler, teşekkür eder, başımı bir kez daha okşamasını ve “Bak aç isen söyle” diyerek ısrar etmesini beklerdim. Beklerdim ki başım bir kez daha okşansın ve sevildiğim bir kez daha bana gösterilsin garib ninemin elleri ile… Zaten iki sebepten her gün ziyaret ederdim garib ninemi. Biri beni gerçekten sevdiğine inanmam, diğeri de yalnızlığına acımamdı. Bu evde iki şeyi paylaşmayı öğrendim; sevgiyi ve yalnızlığı. Ve sonraki yıllarımda benimle bu iki şeyi paylaşanı dost bildim. Sevgisini ve yalnızlığını… Sonra izin isteyerek evden çıkar, incir ağacının yanından korkmadan geçerdim. Çünkü isimsiz ninem kapıda beni bekler, çoğu zaman dedemin bahçesine açılan kapıdan değil de çitlerin üzerinden dedemin bahçesine atlamamı seyrederdi. Yıllar önce gittiğimde öğrendim ki, o ismini hatırlamadığım, hatırlayamadığım “garib” ninem Allah’a kavuşmuş. O eski, yorgun, solgun, gri ahşap ev yıkılmış ve yanından geçmeğe korktuğum incir ağacı kesilmiş. Geriye sevgi ve yalnızlığım kalmış!
Tavsiye Et :
Eylül
1
Eylül
1
Ağustos
23
Yürek Üzerinde Taşınan Kağıt Parçası
• Hatice Yıldız • Anı Hikayeler • 82 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Ağustos
20
Ağustos
20
Haziran
28
Sükuta Mahkûm Bir Münzevî
• Vedat Özcan • Hayata Dair Denemeler • 76 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Nisan
29
Nisan
23
Bir Zamanlar Bir Şehirde Ulu Bir Çınar Ağacına Tırmanan Bir Adam Var (idi)
• Vedat Özcan • Politik Hikayeler • 445 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Şubat
25
Ocak
28
Yoksa Ben Bir Fil Miyim?
• Vedat Özcan • Hayata Dair Denemeler • 115 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Mart
31
Cinli Ağaç Ahşap Bir Ev ve İsimsiz Nine
• Vedat Özcan • Anı Hikayeler • 898 kez okundu. • 8 kez yorumlandı.
Nisan
2
Şubat
8
İlk Okulum ve İlk Öğretmenim
• Vedat Özcan • Yaşamdan Hikayeler • 590 kez okundu. • 3 kez yorumlandı.
Ocak
26
Şubat
21 |
![]() |
|
||||||||||||||||||||||