Çok Konuşan Sinirli Adamın Akıbeti
Üzerine gözleri iyi görmeyen insanların okuyacakları şeye eğildikleri gibi eğildiğim bu çorbanın adını bilmiyorum. İçinde pirinç, nohut ve tavuk eti var. Yani ismi tavuklu nohutlu pirinç çorbası olabileceği gibi nohutlu pirinçli tavuk çorbası yahut tavuklu pirinçli nohut çorbası da olabilir. Bildiğim annemin bu çorbayı çok güzel yaptığı.
Paramın bittiği doğru. Bitmemiş olsaydı eve gelmeyecek olmama da doğru. Ama bu durumun hayırsız evlat çerçevesinde değerlendirilmesi yanlış. Sinirli adam haksız yani. Eve gelmek istemememin sebebi düpedüz onun da bu evde yaşıyor olması. Onunla yaşamayı becerecek kadar akıllı ya da deli olamadım hiçbir zaman. Ama hala düşünürüm üniversite olmasaydı yine de çekip gidebilir miydim bu evden diye?
Her şey öylesine aynı ki ben düzeni tamamen değiştirecek bir şey yapabilir miydim bilmiyorum. Hala değişmemiş hiç bir şey. Hala temizliği kocası evde yokken yapıyor annem. Hala aynı gazeteyi okuyor sinirli adam. Hala bu evde yere bir şey dökmek dökenin başına gelebilecek en talihsiz şey ve resmen bir fırtına davetçisi. Hala amnezik bir hafızaya sahip sinirli adam. Az evvel beddualar hakaretler yağdırdığı annemi az sonra hayatım nerdesin diye yanına çağırabiliyor. Hala televizyon kumandasının, yoğurdun kaymağının, en yumuşak yastığın sahibi sinirli adam ve hala ona sormadan tek bir adım atamıyor annem. Annem… Kolunda şakırdasalar ne kadar mutlu olacak olan ama hep kocası öyle sevdiği için altınlarını boynuna dizen annem… Yine de kocasının kolye sevdasından kurtarabildiği tek bir burma bileziği kolunda mahzunca taşıyan annem. Ben masaya eğilmiş yemek yerken sırtı bize dönük, az sonra bana atacağı nutuğu hazırlayan sinirli adamla aramızda tül bir perde güvenliğiyle duran annem…
Konuşmaya başladı işte sinirli adam. Ben geleli kaç gün oldu üç mü dört mü mevzu değişmiyor. Sözde başkalarından bahsediyor. Anne babalarına asi gelip de hikâyeleri trajik bir sonla noktalanan hain evlatlar. Yüzünü benden yana dönmeye bile lüzum görmüyor kelimelerle artık şov mu yoksa işkence mi her neyse yaptığı bizzat benim kafamı ütülerken. Aslında konuşmuyor. Her biri bir top tank tüfek olan cümlelerini fütursuzca sınırlarımdan içeri fırlatıyor. Tekrar be tekrar kanıtlamasına gerek yok bu konuda ciddi bir marifet sahibi olduğunu biliyorum. Bir insanın sırf konuşarak neler yapabileceğini örneğin yanındakileri nasıl sindirip ezip uyuşturup zehirleyip delirtip… Biliyorum. Hayatımın boğazına bir yapışırsa elleri onu nasıl boğacağını biliyorum.
Bana para vermeyecekmiş. Ben de istediğimi hatırlamıyorum. Okula yani bu adamdan uzak durmaya devam etmek için görmemiş zenginlere al açmanın, görüşlerini zerrece benimsemediğim derneklerin eşiğini aşındırmanın ondan para istemekten daha katlanılır bir şey olduğu bilgisine sahibim artık çünkü.
Sanki biz hanımefendiye ne yapmışız diyor. Benim hafızam onunkine çekmemiş bilmiyor. —Neyimi biliyor ki- ben lise birinci sınıftayken edebiyat hocam bana üstü tüylü kabartma çiçek resimleri olan bir defter hediye etmişti. Benim de sanki içimde uyuyan bir şair vardı da o süslü defteri görünce uyanmış gibi sürekli yazıyordum. Bir gün benden meyve istemiş. Duymamışım. Odama gelmişti. Bağırmış üzerinde oturduğum sandalyeyi tekmelemiş ve önümden süslü şiir defterimi çekmişti. Kapıdan çıkıyordu ki geri döndü kolumdan yakaladı beni ve neredeyse sürükleyerek salona getirdi. Ve şömineye önce defterimi sonra çaktığı kibrit çöpünü attı. Kolumu sımsıkı tutmuş benim bu olandan ders almamı bekliyordu. Gözlerimi kapatabilir kalbimi eriten o sahneyi görmeye bilirdim. Ama inanamadım. Hocamın hediyesini, süslü defterimi, şiirlerimi bu şekilde ansızın kaybediyor olduğuma inanmadım. İçimdeki şairse ya tekrar uyudu ya yanan şiirlerinin peşi sıra kendini ateşe attı. Zira içimden bir daha hiç şiirsel bir ses duymadım.
Öfkenin nefretin dozunu iyice arttırmış bahçede olduğumuzu komşuların duyacağını unutmuş bağırarak konuşuyor artık. Benim dediklerim çıkacak görecek o kör gözlerin diyor. Oo artık bana hitap etme yüceliğini esirgemiyorsunuz. O aptal başını çok taşlara vuracaksın senin çocukların da sana böyle yapacak. Ben de onların hocalarının hediye ettiği süslü şiir defterlerini yakıp onlara seyrettirirsem ben artık her ne yapıyorsam onlar da yapsınlar. Sana tek kuruş para yok bu evden istersen sürün açlıktan. Belki o zaman olmayan aklın başına gelir. Sizden para istemediğimi keşke bilseydiniz. Keşke içimden geçen her şeyi duysaydınız. Onunla konuşulmaz ki. Anlamak için değil açık bulmak saldırmak için dinler ki. Bir ara susar gibi oluyor. Fırsat bu fırsattır.
Ellerine sağlık anne sofrayı toplayayım deyip kalkıyorum. Afiyet olsun yavrum diyor annem topla topla. Elimde tepsi içeri girdim. Onlar bahçede kaldı. Mutfağın balkona açılan kapısında durup onlara baktım. Anneme doğru eğilmiş gözleri kocaman açılmış kaşları çatık hararetle anlatıyor. Annem yüzünden gittikçe çekilen bir renkle masa örtüsünün saçaklarını çekiştiriyor yüzü toprağa eğik onu dinlerken.
Lavabodaydım sanki. Sanki birden en yüksek perdesinden çıktı sesi. O girecekmiş de ben sırasını kapmıştım sanki. Anneme bağırıyordu sanki. Annem onun sıkıştığı konusunda beni neden uyarmamıştı sanki. İkimizin de boyu devrilsindi. Böyle şeyler söylüyordu sanki. Korkuyordum sanki. Sabundan lavanta kokusu geliyordu sanki. Pembe havlunun yıkanma zamanı gelmişti sanki. Lavabodan çıktım sonra sanki. Üstünde bermuda tip donlarından biri vardı sanki. Yüzüme nefretle haykırdı prostat hastası olduğunu bilmiyor muydum? Nasıl kapardım onun sırasını? Böyle oldu sanki. Kalbim korkudan bir yumruk gibi vurmaya başlamıştı göğüs kafesime. Onunla yaşayabileceğim muhtemel fiziksel temaslardan kaçınmak için hızla mutfağa kaçmıştım sanki. O denli korkmuştum ki kendimi korumalıydım. Sandalyelerden birini almış mutfaktan çıkmış lavaboya söylene söylene girmekte olan onun kafasına indirmiştim sanki. Sesi kesilmiş arkasına dönmeye çalışırken yere düşmüş kafası lavabonun mermer eşiğine sertçe çarpmış şaşkınlıktan kocaman açılmıştı gözleri ve ağzı zaten açıktı sanki. Lavabonun yerdeki fayanslarında kırmızı bir şeyler kayıyordu sanki. Annem çığlık atıyor bana bir şeyler söylüyor beni telefona doğru itiyordu sanki. Üzgünüm anne ama ben rüya görüyordum sanki.