Deli Murat (bölüm 1)
Kendisi gibi yaşlanmış dut ağacının üst dallarında, minicik bir kedi miyavlaması yatmakta olan ihtiyarın keyfini kaçırmasına sebep olmuştu.Altında Sümerbank pijaması, üst tarafında uzun kollu bir atlet… Terliğini giyerken dengesi kayboldu, sendeledi. “Geçmişine tükürdüğümün bastonu!” diyerek huysuzluğunu dile getirirken, bir yandan da ağlamakla ağlamamak arasında, eli gidip geldi bastona benzer sopaya. Yukarı çıkması lazımdı yavruyu indirebilmesi için. “Pisi pisi…” diye seslendi. “Gel canım!” diye konuşmaya başladı... Elinde bir şeyler varmış gibi gösterdi, nafile! Minnacık yavru yapışıp kalmış dala, inmem de inmem diye miyavlıyor. Biriken çocuklar “Dede, annesi geliyor!” diye beyaz kediyi gösterdiler. “Tamam, tamam!” dedi. “Annesi indirir birazdan merak etmeyin, uzaklaşın haydi!” diyerek kovaladı çocukları. Gerçekten de biraz sonra beyaz kedi bir hışım ile çıktığı daldan, ensesinden tuttuğu gibi aşağıya indirdi yavrusunu.
Üzerine giydiği paltosu kırlaşmış, ayakkabıları eski ama sağlam duran; başını dik tutup beli bükülen ihtiyar, Yenimahellenin daracık sokaklarından aşağı yürümeye başladı. bir sıkıntı vardı içinde çözemediği. Sanki acelesi varmış gibi tezgaha yaklaştı, “Buyur amca!” dedi balıkçı, “Lüferler taze.” Akın vardı, uygun da fiyatı. Odun ateşinde pişen ekmeklerden de aldı iki tane ve sanki acil bir işi varmış gibi yeniden eve doğru yürümeye başladı. Yenimahellenin sokakları sanki genişlemiş, yollar uzamış, git git bitmiyor… Yokuşun yarısında duraladı, soluklandı, terini sildi. “Gitti be ömür!” diye hayıflandı.
Evin önüne geldiğinde birden, bir şey unuttuğunu sanarak; kapının önünde, anahtar elinde, açmakla açmamak arasında kalakaldı. Zile basmak istedi... Elini uzatır gibi yaparken duraladı, gerisingeri çektiği elini cebine attı; sanki bir şeyler çıkaracakmış gibi karıştırdı, karıştırdı… Vazgeçti! Yaşlanmışlığa inat duran düşünceleri daha da canlandırdı onları. Kapıya tıklarken “Hülya!” diye sesleniverdi titrek sesiyle. “Hülya, açsana...”
Sevecen, babacan bakışları, yüzünde mağrur duruşla parlayan gözleri, Hülya`nın yorgun ve ağlamaklı gözleriyle karşılaştı. Elindekileri uzattı, “İşim var gidiyorum, akşama pişir hep birlikte yiyelim.” dedi. “Bir bardak su!” dedi yorgun sesiyle; içti, “Sağ ol kızım!” derken kapının kapanmasına engel çengeli yerine oturtarak hızlıca çekti. Gelinine, sevgi ile birlikte minnet duyan bakışlarını bıraktı giderken.
Küçük teknelerin sularını yayarak geçtiği Boğazın incisi Sarıyer iskelesinin yakınına kadar yürüdü. Hala elinde tutuğu çakmağı, sigarasını yakmak için sabırsızlanmıştı. Güldü... Hatta tebessümü seslice,
“Murat!” dedi... “Murat... Koca Murat, Deli Murat.”
Balıkçı tekneleri Karadeniz tarafından balıktan dönerken motor sesleri suya karşı homurdanıyor, su tekneyi sallıyor, martılar tekneler üstüne pike yapıyordu.
“Gene bu moruk gelmiş.” Dedi. Güldü...Moruk derdi kırk yıllık arkadaşına..Oysa yaşça ondan büyük, görünüş olarak ondan daha yaşlı,ama yaşayamadıklarından dolayı kendini genç sayardı.
Elinde balık poşeti sinirli sinirli evin girişinde kalakaldı Hülya. Kocası içerde yatıyor, ev işleri bekliyor, çocuklar okulda… “Hayat zor, tırlatacağım!” diye düşündü. “İyi ki de bu ihtiyar var... N’apardık parasız pulsuz derken yokluk dövüştürür, varlık seviştirir” dedi içinden. Eski resimlerini anımsadıkça Deli Murat`ın bir anda üstüne bir irkilme, bir saygı duyuş, bir çekinme geldi. Duvarda asılı kemanı, udu, sazı, kütüphanede sıralı onca kitabı, boy boy fotoğraflarla Koca Murat`ın geliniydi.
Kafasını çevirdiğinde, karşıdaki fotoğrafla göz göze geldi.Ağaçlarla kaplı, denize yakın bir yamaçta, yirmili yaşların yukarısında ufuk çizgisine bakarken, elleri sımsıkı birbirine kenetli bir erkek, bir kadın. Belli ki rüzgar da var. Saçları savrulmuş genç bayanın. Adama yakın duruşu, hatta yaslanmış hali ile sana güvenim hep sürecek tablosunda Hülya ve Nazım… O yaz gittikleri, Deli Murat`ın Pelitköy`deki yazlık baraka karışımı muhteşem yalnızlık yuvasında, geçen sürelerin fotoğrafla ölümsüzleştirilmesiydi.İç geçirdi. Gözyaşlarına engel olamadı. Sessizce içine ağladı. Nazım’a uzaktan baktı, uyuyordu. Öfkelendi bir an. “Yok yok yatağa bağlı kaldığı için değil, yeşil gözlüsü dedikodusu iyice delirtti.”
Düşünceler beyninde gidip gelirken, haksızlık ediyorum, diye düşündü.. Evet, haksızlık bu! Yıllardır vefayı, cefayı, sefayı, aynı yatağımı paylaştığım adam haksızlık bu dedi.Tövbe tövbe dercesine elini kolunu salladı,bu yanılgıya düşmenin faturasının kendi davranışları olduğunu kendine,utanarak itiraf etti.
“Bu utancı hep saklayacağım.” dedi, mırıldanır gibi... “Bu utancı...s/aklamak zorundayım.” dedi hiddetlenerek; kendine kızgın,kendine sinirli,kendine küskün, Nazım`a bir kez daha saygı duyacak…
Vaktin ilerlediğini fark edince Huysuz İhtiyar geldi aklına. Birazdan gelir, kapıdan başlar Hülya, Hülya diye bağırarak taa aşağılardan sesini duyururdu.Yüzündeki ihtiyar çocuk gülüşü çizgilerine gömülmüştü. “Ah bu adam!” dedi... “Bu adam...olmasa ne yapardım, yapardık?” Kim derdi ki eşinin babası. Kendi babasını tanımamıştı zaten. Bu huysuz ihtiyar onu canı gibi severdi hayırsız oğluna eş olduğu için. Her fırsatta derdi zaten, bırak bu herifi diye. Bıraktıracağı için değil tabii.O da üzülür, o da incinirdi. Zaten kızından yakınken uzaktı; bari oğlu gelini, tosuncuk ikizleri ile hayatta yuvarlanabilmek, tutunabilmekti derdi.
devam edecek
Mozan Aras 2008