Deli Murat (bölüm 2)
Nazım gene dalmıştı, babasının lüfer akınında aldığı balığı rakısıyla yudumlarken.
“Onu düşünüyor.” dedi Hülya, gene o yeşil gözlüyü. İç çekti, kaş çattı, kötü baktı. Oralı bile değildi Nazım, hiç de olacak gibi gözükmüyordu cigarasından çektiği dumanların arasında...
Bu akşam farklı bir akşamdı. İhtiyarın keyfi yerinde, mükellef bir sofra hazırlanmış, çocuklar erkenden doyurulmuş, sohbete yol açılmış… Baba, oğlu ve gelini masanın başında Deli Murat`ın yaşlı ve buğulu sesiyle "dönülmez akşamın ufkundayım" ı mırıldanırken, gözyaşlarını tutamıyordu.
Nazım ilk kez görmüyordu ağlarken o cevval babasını. Severdi hem de çok. Sanatını, sesini, nefesini, varlığını… Kırk yıldır elinden tuttuğu, ne zaman düşse yanı başında o güçlü bakışını, ellerini, dimdik duruşunu hep bulmuştu babasının.
“Bilen bilir.” derdi, “Bilmeyen yeşil gözlü peşine düşmüş bir manyak.” İç çekti, sinsice tebessüm etti. Hasta bedeni canlandı, yeşil gözlüm dedi usulca.
Bu akşam çözmeliydi. “Baba gelsene, otur şuracığıma anlat...” “Kimi?” dedi adam... “Senin yeşil gözlünü...”
Adam afallamış bir şekilde… Sanki ilk defa duyuyor, ilk defa varlığını hatırlıyor..ilk...ilk defa...Neden, dedi.. Neden...
“Hülya, gel canım!” dedi Nazım, kendine güvenen ses tonuyla... “Gel bakalım önce babam, sonra ben anlatacağım yeşil gözlümü. Bu akşam çok uzun olacak.” dedi tek eliyle bardağını doldururken rakıyla...
Şaşkın, meraklı bakışları bir eşinde, bir diğerinde bakakaldı...
“İç sen de, iç!” dedi huysuz ihtiyar gelinine ... “Neye baba?” diyebildi... “Yeşil gözlülere...”
Hülya kızarıp bozarırken olacaklardan habersiz, Nazım her ikisine bakıp daha da meraklandıracak cümleleri sıralamayı düşünüyor; babasına, haydi artık derken adamcağızı renkten renge soktuğunun farkında, daha da üstüne gitmeye başlamıştı bile.
Yıllarca içinde sakladığı, besleyip büyüttüğü ateş toplarını yetmişinde mi dökmeliydi? Derin bir sessizliğin ardından elinin titrediğini, dudaklarının büzüştüğünü, gönlünün üşüdüğünü fark etti Deli Murat. Bir tarafta gelini, bir tarafta çocuğu... Ne anlatmalıydı ki; neyi, hangi gerçeği ve bu saatte, niye...
Nazım’ın yeşil gözlüsü derken neden oğlu okları babasına çevirmişti ki... Kaç zaman geçmişti üzerinde; yollar yıllar, saçlar, yaşlar başlar, kaşlar ağarmış… Hala bir hesap mı kalmıştı ödenmeyen...
Acı haberi aldığında beyninden vurulmuş, canı yanmış, içi acımış, gözleri yağmıştı oğlu için. Apar topar atlayıp gelmişti oğlunun yanına. Yanlarında olmalı, onlara kol kanat olmalı derken, kendi dünyasını Pelitköy’deki barakada bırakıp gelivermişti İstanbul’a. Beş yıldır da -mecburen de olsa- seve seve torunları, oğlu ve geliniyle yaşam mücadelesinde baston sallıyordu.
Nazım`la ilgili duyduklarına hep kızmıştı, zira eşini mahalleden yeşil gözlü bir dilberle aldattığını fısıltı gazetesi duyurmaktaydı.
Doğru ya, önce kendi yeşil gözlüsünü anlatacaktı. İç çekti, boyun büktü, hüzün dolu bakışında gözyaşları ince ince süzülmekteydi kirli sakalına.
Yıl bin dokuz yüz seksenli askeri yılları, serde solculuk var, yazmış çizmiş, çalmış söylemiş, zaten doğuştan anarşist ruhlu... O zamanlar daha yaş kırk üç bilemedin kırk dört. En deli çağı, yazma yolunda en verimli, birikimlerin dışa en güzel yansıma dönemleri. Yaşamışlıklar tecrübeyi çoğaltmış, dost meclislerinde lafı dinleniyor, sesi duyuluyor, sözleri yankı buluyordu. Yoğun geçen günler, evde Nazım ve annesi ihmal edilmekteydi sürekli. Yoktu aslında bir kötülüğü. Yazar çizer, çalar söyler, bağırır çağırır, bol bol tartışır ve memleket kurtarılırdı. Neylersin eşi Selma ne bu durumdan memnun ne de kocasından… Gün aşırı evden gitmeler ona göre eve ilgisizlik, bir de aile baskısı eklenince üstüne Selma ile yolları ayrılmıştı. Çocuk annesinde kalmış, Murat hayatına yalnız devam etmeye başlamıştı. Ta ki o meşum geceye kadar…
Gecenin rengi siyaha çalarken, yaslandığı korkuluklardan Sarayburnu’nun ışıklarına doğru bakıp, mehtaba kafa kaldırıp, elindeki bardağına sıkıca sararken, salkım salkım tanyeri , İstanbul, haramilerin saltanatını yıkacağız adlı o dönemin meşhur ezgilerini mırıldanıyordu. Kafasını çevirdiğinde yanı başında biri köprünün boşluğuna doğru eğilmiş, habire öğüre öğüre kusmaktaydı. “Düşecek!” dedi.. . “Çok içmiş, düşecek...” Eğildiği yerden doğrulamıyor, kusması nerdeyse ağlamayla karışık boğulmaya dönmüştü.
“İyi misiniz?” dedi, duymadı... “İyi misin?” dedi, duymadı. “Heyy!” dedi. Kız sadece, elini hafifçe oynatabildi...
Eğildi, köprünün loş ışıklarına rağmen kendisine yemyeşil gözlerle bakan, bakmaya çalışan, baktıkça yüzünde çıkardıklarına rağmen güzelliği hemen fark edilen
Sevim`le karşılaştı. Bakakaldı… Kollarında ona bakan, kendinden geçmiş bir çift yeşil göz… “İyiyim!” diyebildi Sevim, “İyiyim.”
Devam edecek
Mozan Aras 2008