Dincinin Politik Oyunu “dindarlık”
Müslümanlıkta, ruhban sınıfının olmaması, bu dinsel inanışın bireyselliğinin en büyük göstergesidir. Aracıların olmadığı, Allah ile kul arasına girilmeyen bir dindir İslam.
Türk laikliğinin en önemli ve en doğru uygulamalarından başlıcası da dini bireyselleştirmiş olmasıdır.
Bu ne demektir? Bunun anlamı, laik Türkiye Cumhuriyeti’nde din adına kendini kulun üstünde tanımlayan ve yine din adına kula yol çizen şeyhlerin, şıhların, tarikat ve cemaat liderlerinin olamayacağıdır.
Laikliğin getirdiği ve İslam’ı özüne kavuşturan bir diğer özellik, ‘dindar’ kelimesinin mutlak tekilliğidir. Siz, bir sosyalist iseniz, yaşadığınız ülkede diğer sosyalistlerle örgütlü bir birliktelik içinde yer alabilir, bir siyasi hareket oluşturabilirsiniz. Aynı şey, liberaller, Kemalistler, kapitalistler, komünistler vb. için de geçerlidir. Çünkü tüm bunlar, siyasi hayat içinde belirli örgütlenmelerle mücadelesi verilen fikirlerdir.
Öte yandan, siz, laik bir ülkede ‘dindarlar’ diye bir oluşuma, daha doğrusu bir ayrışıma gidemezsiniz. Tamamen bireysel maneviyatla ilgili bir konuda, karşınızdakini dışlayan bir sahiplenmeyi ortaya koyamazsınız. Dindar olabilirsiniz, ama toplum içinde belirli bir kesimi ‘dindarlar’ olarak tanımlayamazsınız.
Kimsenin, manevi ve bireysel bir inanışı bir cemaat adına, bir topluluk adına tekeline alma ve sınırlandırma hakkı yoktur. Dahası, hem bunu yapıp, hem de ‘dindarlar’ diye tanımladığı kesim üzerinden siyasal söylem geliştirmek hem dine, hem laikliğe aykırıdır.
Tekrar edelim, Müslümanlık, Tanrı ve kuldan ibarettir. Kulu, Tanrı’ya olan inancı nedeniyle sömürenler, onun bu inancından amaçlı bir birliktelik yaratıp, siyasi emel güdenler, en önce dine aykırı davranmış olurlar.
İkincisi, kaldı ki, böyle bir davranış Türk laikliğine kesin olarak aykırıdır!
***
Örnek bir paragraf:
‘28 Şubat, dindar kesimde büyük çalkantılara yol açtı. Büyük haksızlıklar ve zulümler yapıldı. Ama bütün bunların yanı sıra, dindar insanlar, bu süreçten çok iyi dersler çıkardılar. Nerede yanlış yaptıklarını sorguladılar. Dolayısıyla bir şerden birçok hayır çıktı.’(Nuh Gönültaş, Bugün, 25 Mart 2008)
***
Dedem, beş vakit namazını kılan, dininin bütün gerekliliklerini yerine getiren, dindar bir insandı. Velhasıl, 28 Şubat sürecinde hiçbir çalkantı yaşamamış, hiçbir haksızlığa ya da zulme uğramamıştı. Aksine, Erbakan ve arkadaşları onun gözünde ‘en büyük kötülüğü dine yapan insanlar’dı. Ve ‘dinciler’in önü kesildiği için gayet mutluydu. Yani, Gönültaş’ın şer dediği dedem için hayırdı.
Bu durumda sormak gerek, bu beyefendinin sözlerine bakarsak, dedem dindar değil miydi? Ya da 28 Şubat sürecinde bu beyefendinin ‘ideolojisi’ne destek çıkmayan ama dinine sadık, inancının gerekliliklerini yerine getiren insanlar dindar değiller miydi?
Toplumu dindarlar diye ayırıp, bir de bu oluşturulan topluluk adına siyasi ahkam kesmek bu beyefendinin haddine mi?
***
İşte,
Bu kafa, kişinin dindarlığını, Allah’la bireysel ilişkisiyle değil, kendi ideolojik çıkarlarıyla ölçen kafadır.
Bu kafa, sırf siyasi hırsları için, karşıtı olan inançlı kişileri bile dindar olmamakla itham edebilen kafadır.
Bu kafa, bir toplumu, inanan-inanmayan diye bölen kafadır.
Bu kafa, fikri temelsizliğini dinin arkasına gizlenerek saklamaya çalışan kafadır.
Bu kafa, dindar değil, ‘dinci’ olandır.
Bu kafa, laikliğin neden gerekli olduğunun en açık ispatıdır.
***
Tanıyın bunları!
Şu günlerde dört yanımızı saran bu zihniyeti tanıyın!