Doktorun AnılarıDoktorun AnılarıTamamen yaşanmış bir hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyorum…Yaşayan kendim olduğum için asla ekleme, değiştirme ve abartı yoktur. Bilmenizi isterim… .... Tozlu topraklı bir köydeki ilk günlerim, çevreyi tanımakla geçiyordu. Topraktan duvarlar, su kuyuları, koyunlar, eşekler, köpekler, tavuk ve horozlarıyla tipik bir köydü, işte. Köyün İlkokulu, Ortaokulu, Sağlık Ocağı ve lojmanları, PTT si, betondan kocaman bir su deposu, Tarım Kredi kooperatifi, iki tane camisi, pancar deposu , 8 tane kahvehanesi, 5 tane bakkalı, hatta benzin istasyonu bile vardı. İnsanları hem sıcak kanlı, hem saygılı ve hürmetkar, ancak bir o kadar da meraklıydılar. Uzaktan takip etmeler, kimlerle oturup kalktığımı gözlemeler, konuşmalarım, camiye gidip gitmediğim, içki içip içmediğim, memleketim, okulum, babamın işi, kaç kardeşimin olduğu, vs… hep merak konusuydu. Hatta bir seferinde eve aldığım ekmek sayısını ve hatta köyün tek bakkalından aldığım karpuzun büyüklüğünden ( pes artık dedim.!) evde misafirim olduğunu anlamışlardı. Artık köy muhtarı dayanamadı, yolda önüme geçti ve sordu. -Evde misafirin mi var, toktur bey, diyerek beni şaşırtmıştı. Sonradan anladığıma göre onların aklındaki, bekar doktor sağlık ocağı lojmanına bir bayan mı getirdi, düşüncesiymiş. Evet gerçekten de bir bayan gelmişti. Ama rahmetli babaannem ziyaretime gelmişti. İşte, böyle bir köyde görev yapıyordum.. Köydeki tek yeşillik sağlık ocağı bahçesinde ve ilkokul duvarları boyunca bulunmaktaydı. Nedense ağaçları sevmezlerdi. Bir seferinde, -Her su kuyusunun dibine salkım söğüt dikseniz ne güzel yeşillenir köyünüz, demiştim de. Yaşlılardan bir tanesi, -Salkım söğüt hiç olmaz, ben öğrendim, bu salkım söğütten sepet örerlermiş. Sepeti kim örer.? Çingeneler. Sonra köye çingeneler dolar, demişti. Ağzım açık kaldıydı. Hatırlıyorum da bir seferinde, ilkokulun duvarının dibine ağaç fidanı satıcıları gelmişti. Nasıl sıcak bir gündü. Ben söyle bir bakındım. Hiç satın alan yoktu. Satıcılara yaklaştım. -Siz buraya ağaç fidanı getirmekle hata etmişsiniz, dedim. Satıcı hem şaşırdı, hem de canı sıkıldı. Ne diyor bu adam dercesine baktı. Ben devam ettim. -Siz buraya bir kamyon tuğla getirecektiniz, bak nasıl satılıyordu , dedim. Satıcı iyice afalladı. Ben yine devam ettim. -Baksana şöyle çevrene. Hepsi duvarın gölgesine sinmiş, çömelmiş oturuyorlar. Bunlara ağaç gölgesi dokunur, hasta olurlar. Bunlara duvar gölgesi lazım, dediğimde adam anladı benim derdimi. Gülse köylü kızacak. Ama ne yapacağını bilemediydi, kamyonun arkasına dolanarak uzaklaştıydı garibim. Tabii bizim meraklı beni izleyen köylümüzün bir kaçı duydu dediklerimi. Fena bozuldulardı. Ama sonradan üçer beşer fidanları yüklenmişlerdi. Oh olsun onlara… Bir Pazar günü de yol boyunda kahvenin önünde oturuyoruz. Benden başka ortaokulun müdürü, ilkokulun müdürü, birkaç öğretmen, cami imamlarından bir tanesi, köyden birkaç kişi vardık. Derken, Ankara plakalı bir araba geldi. Yavaşladı, tam önümüzde durdu. Şoför bizlere dönüp , -Falanca şehrin, filanca köyünden bal getirdim, almak istemez misiniz, diye seslendi. Herkes kalktı, arabanın bagajına yöneldi. Bagajı geniş ağızlı plastik bidonlarda bal ile doluydu. Doğal olarak balın tadına baktık. Hatta üzerinde arı ölüleri falan da vardı. Doğulu bir öğretmen balın tadına baktıktan sonra, -Şahhane bal.! Ben alıyorum. Ver oradan iki tane, dedi. Bunu duyan herkes birer ikişer aldık. Ben ve cami imamı da aldık. Hatta oradan benim lojmana geldik. Bir güzel akşamüstü kahvaltısı yaptık. Bal, peynir, yumurta, tereyağı… mükemmel bir kahvaltıydı. Ben baldan anlamıyordum. Yedik , neyse. Ama ertesi gün balı kabın içinden almak için kullandığım yemek kaşığını baldan çıkartamadığımı fark ettim. Bir anlam veremedim. Kaşık günlerce bidonun içinde bala saplanmış halde kaldıydı. Sonradan aklıma geldi. Balı çok beğenip iki bidon alan öğretmene sorayım dedim. -Hocam yaa. Ben balın içinden kaşığı çıkartamıyorum. Ne biçim şey bu, dedim. Öğretmen yüzüme bakamıyor, hem kızarıyor, hem gülüyordu. Meğerse hocam, aldığı balları evine götürdüğünde, evdeki yaşlı annesi balları hiç beğenmemiş, şeker ağdasını bal diye alıp geldin, diye bi güzel azarlamış. -Doktor bey. Ne olur kusura bakmayasın. Benim yüzümden sahtekarlara para kaptırdınız. Adamlar bizi kandırdılar, diyerek üzülmüştü… İşte böyle tatlı anlar yaşadığım köyde zaman zaman kötü anılarım da olmuştu tabii. Köyde iki cami var demiştim ya. İşte camilerin imamlarından bir tanesi kravatlı, ceketli memur imam, diğer camininki ise sakallı, takkeli , cüppeli, şalvarlı imamdı. Kravatlı imam ile, o da bekar olduğu için pek sıkı fıkıydık. Hep gülerek hatırlarım kendisini. Beraber yemek yerdik. O yemek yapamazdı, benim yaptıklarımı paylaşırdık. Şehire beraber giderdik. Bizim yaşıtımız öğretmenlerle sohbet ederek güzel günler geçiriyorduk. Ama nedense diğer caminin, şu cüppeli takkeli hocasıyla bir kere bile konuşmamıştık. Nedense bu imam yolda benimle karşılaşsa , gözleri yerde, kaşları havada, sanki ona kötü laf söylemişliğim varmışçasına davranırdı. Ben bozulurdum, ama umursamaz görünürdüm… İşte yine bir öğlenden sonra sağlık ocağındaki odamda kitap karıştırırken, kapı açıldı. Telaşla içeriye birisi girdi. Baktım ki bizim takkeli cüppeli imam efendi. -Aman doktor beyciğim, karnım fena ağrıyor, diyerek , sanki bu güne kadar canciğermişiz gibi konuşuyordu. -Aaa ! Merhabalar hocam. Geçmiş olsun. Hemen geçin uzanın. Karnınızı muayene edeyim, diyerek onun yatağa yönlendirdim. Hiç bozuntuya vermiyordum. Doktor olarak hastamın sağlığı daha önemliydi. Tabii ki köy yerinde en korkulacak şey, Apandisit (körbarsağın iltihaplanıp patlayarak hastanın hayatını tehlikeye sokan bir hastalık) olmasıydı. Eğer öyle bir durum varsa acilen şehre göndermeliydim. Karnını açıp yatmış olan imamı güzelce ve dikkatlice bir muayene ettim. İçim rahatlamıştı. Bildiğim kadarıyla apandisit olamazdı. -Korkacak bir şey yok, diyerek rahatlatmaya çalıştım. Olsa olsa idrar yolunda bir problem olabilirdi. İdrar şikayeti olup olmadığını soracaktım ki, lafı ağzımdan alıp, -Zaten asıl aşşa tarafta ağrım var. Yumurtalarım fena ağrıyor , dediğinde iş değişmişti. -O zaman orayı da muayene etmem gerekecek. Müsaade ederseniz, bakayım dediğimde. Sıkılarak çamaşırını indirmeye çaılşıyordu. Ben o rahatça hazırlansın diye perdenin arkasından çıkmıştım. Dışarıdan seslendim. -Hazırsanız gelebilir miyim, diyerek yanına tekrar girdiğimde şoklardaydım. Nasıl anlatayım bilmem ki. Bizim imam efendinin yüzünde bir karış yoluk sakal, aşşşağı tarafında da aynı görüntü vardı. Beni asıl çıldırtan hal ise daha sonraydı. Doktor olarak yapmam gereken muayenemi tamamlamak için yaklaşınca iç çamaşırının halini gördüm. İç çamaşırının hali bir felaketti. Burada anlatmak mümkün değil, inanın. Bir çamaşırın o kadar kirlenmesi için en az altı ay giyilmiş olması gerekir. Bu imam efendinin bilmemneresine değil su, tuvalet kağıdı bile değmemiş olmalıydı ki, böylesine parçalar halinde kirler çamaşırına bulaşsın. O derece rezil bir görüntüyle karşı karşıyaydım. O andaki duygularım hayret, şaşkınlık, baygınlık, kızgınlık, ürperti, iğrenme, mide bulantısı karışımı halindeydi. Kesinlikle abartmıyorum. Bu duygularla başımdan aşağıya kaynar sular dökülmüşçesine muayenemi tamamladım. İşim bittikten sonra ellerimi kaç defa yıkadığımı hatırlamıyorum. Bir iğne yaptım, birkaç ilaç yazıp gönderdim…. Sonradan sonradan düşündüğümde, -İyi ki o zaman o imamla samimi olmamışız, iyi ki bana selam vermemiş. Zaten selam verecek yüzü yokmuş ki, diye aklıma gelir. Bugün bile nerede yoluk sakallı, takkeli, cüppeli birisini görsem o “ rezil” ve “ zavallı” imamı hatırlarım. İşte “özü sözü bir olmayanlar”a çarpıcı bir örnek budur. Şimdi bazıları bütün sakallıları aynı kefeye koyamazsın, diye itiraz edeceklerdir. Hiç merak etmesinler. Her gün çeşit çeşit hastalar görüyorum. Onun kadarını görmedim ama yaklaşanları sayabilirim. Vatandaşlarımızın bazılarının temizlikten bihaber olduklarını tesbit ettiğimi üzülerek söyleyebilirim . Değerli okuyucularıma görüntüye aldanmamalarını, temizliğe özellikle dikkat etmelerini öneriyorum. Çünkü, dinimin temeli temizlik olarak biliyorum ve bunun en kötü örneğini bir din adamında görmek beni fazlasıyla yıkmıştır… Doktor anıları çeşit çeşit olur, diyerek bitiriyorum… Saygılarımla…
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Telif Hakkı Uyarısı Doktorun Anıları isimli yazı, Haluk Namdar tarafından 7/29/2007 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Kasım
30
Kasım
25
Kasım
20
Sevmeler Hep Ağır Gelir İnsana
• Serpil Emir • Kişisel Hikayeler • 64 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Kasım
19
Big City Life(büyük Şehir Yaşamı)
• Gökhan Demirağ • Kişisel Hikayeler • 112 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Kasım
19
İnsanlar Hep Tersine Hep Tersine
• Gökhan Demirağ • Kişisel Hikayeler • 75 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Kasım
17
Kasım
16
Kasım
11
Ekim
23
Ekim
13
Başımıza Gelenlerden Kim Sorumlu Dersiniz ?
• Haluk Namdar • Güncel Makaleler • 205 kez okundu. • 3 kez yorumlandı.
Mart
6
Ağustos
16
Ağustos
29
Ağustos
24
Temmuz
29 |
![]() |
Site Menüsü
Radyo Yayını
( Canlı Yayında )
Köşe Yazıları
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||