Ergenekon`dan Çıkmak
19 / 7 / 2008 Cumartesi tarihinde Tevfik Tekmen tarafından eklendi, 108 kez okundu...
“ERGENEKON’DAN ÇIKMAKTürk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu ermeyen, Türk’e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Başkaları bu durumu çok kıskanıyordu. Türk’ü tek başına yenmeye de kimsenin gücü yetmiyordu. Düşman boylar bir gün birleştiler ve Türklerin üstüne yürüdüler. Türkler, çadırlarını ve sürülerini bir yerde topladılar, etrafı...” Okuyucu Puanı ;
Ergenekon`dan ÇıkmakERGENEKON’DAN ÇIKMAK Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu ermeyen, Türk’e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Başkaları bu durumu çok kıskanıyordu. Türk’ü tek başına yenmeye de kimsenin gücü yetmiyordu. Düşman boylar bir gün birleştiler ve Türklerin üstüne yürüdüler. Türkler, çadırlarını ve sürülerini bir yerde topladılar, etrafına hendek kazdılar ve öyle beklemeye başladılar. Düşman gelince vuruşma başladı. Tam on gün savaştılar. Sonunda Türkler üstün geldi. Sonuç böyle olunca düşman han ve beyleri toplanıp konuştular, “Türklere hile yapmazsak onları yenemeyiz…” dediler. Ve karar aldılar. Bir sabah tan vakti gün ağarırken sanki baskına uğramış gibi arkalarına bakmadan, korku içinde kaçtılar. O zaman Türkler; “Bunların gücü kalmadı, bu yüzden kaçıyorlar…” deyip düşmanı kovalamaya başladı. Fakat düşman kalleşti ve hain bir planın içindeydi. İlerde durdu ve bir pusu kurdu. Türklerin bundan haberi yoktu. İki gurup karşılaşınca dövüş başladı ve gafil avlanan Türkler savaşı kaybetti. Düşmanlar geri döndüler ve yenik Türk’ün obasına yürüdüler. Oradaki malları, çadırları ne varsa her şeyi yağma ve talan ettiler. Büyükleri kılıçtan geçirdiler, küçükleri esir ettiler. Türklerin hakanı İl Kağan’ın bütün çocukları öldürüldü. Tek bir oğlu o zaman yeni evli olan Kayı, bir de yeğen Dokuz ve karısı sağ kalmış, onlar da tutsaktı. Bir yolunu bulup kaçtılar ve tutsaklıktan kurtuldular. Bir de kaçınca kendileri gibi kaçmış olan hayvanlarını buldular. Ama onlar azdı ve dört bir yan düşman kaynıyordu. Dediler ki; “İnsan elinin değmeyeceği bir yere gidelim…” ve dağlara doğru gittiler. Keskin yamaçlardan, dar ve zor yollardan geçip sarp dağları aştılar. Dağların ardında gelişi olan, geldikleri yoldan başka çıkışı olmayan saklı bir yer buldular. Orası güzel ve verimli bir yerdi. Dereleri, çayırları, meyve ağaçları vardı; orada kaldılar. Oraya Ergenekon adını taktılar ve orayı kendilerine yeni yurt yaptılar. (Ergene; dağın doruğu anlamında, Kon da; dik anlamında) Hayvan baktılar beslediler; derisini giydiler, sütünü içtiler. Hem Kayı’nın, hem de Dokuz’un çocukları oldu. Kayı’nın çok, Dokuzun az oldu. Çoğaldılar. Ergenekon denilen yerde dört yüz yıl yaşadılar. Onlar çok olunca, Ergenekon da onlara dar olunca, geleli dört yüz yıl olmuş ve geldikleri yolu unutmuşlar; bir yol bulup oradan çıktılar ve eski yurtlarına vardılar. Ve dört bir yana haber saldılar. Gene eskisi gibi Türk illerinde at koşturdular. Gene Türk oku ötmeyen, Türk eli ermeyen ve gene Türk’e boyun eğmeyen yer kalmadı… (Ergenekon Destanından…) *** Bu destan Göktürklerin Ergenekon’dan çıkıp kurtuluşunu ve yeniden var oluşunu anlatır. Geriye dönüp baktığımız zaman tarihlere sığmamış bir Türk varlığının var olduğunu görürüz. Kendi kültürüyle, kendine özgü biçimiyle, özüyle, sözüyle, sanatı, edebiyatı, her şeyi; özellikle de atlı göçebeliği ile tarih boyunca birçok devlet kurmuş, birçok kez yıkılmış ama gene kalkmış ve hep var olmuş, varlığını bugünlere taşımış, dünya var olduğu sürece de geleceğe taşıyacaktır. Bilebildiğimiz kadarıyla ilk Türk devleti Asya Hun devletidir. Bu devlet M.Ö. 209 yılında Mete Han tarafından kurulmuştur. Genel anlamda Türklerin, küçükbaş hayvancılığa dayanan yaylak ve kışlak arasında yaşanan göçebe bir hayatları vardı. Yaşamları daima somut (doğal) olmuştur. Bunun sebebi de onların yaşam koşullarını daima doğa koşulları belirlemiştir. Doğa şartları iyi olursa karınları doymuş, kötü olunca da aç kalmışlar. Doğa onlara böyle bir yaşam tarzı sununca onlar da kendilerine böyle bir kültür oluşturmuşlardı. Ve her ne kadar başka kültürlerden etkilenmiş olsalar da kendi kültürlerini genel anlamda bugünlere taşımışlar, edebiyatta olsun, sanatta olsun, birçok alanda bu kültürün yansımaları hep vardır. Türklerin devlet yönetimleri de böyleydi. Onların anlayışına göre eğer ki yaşamlarında refah varsa tanrı; Kut’u, yani kutsal yönetme yetkisini hakana vermiş, açlık ve kıtlık varsa tanrı; Kut’u geri almıştı. İşte o zaman; yani kıtlık olup açlık yaşanınca kutsal yönetim yetkisi elinden alınan hakana itaat edilmezdi. Hakana itaatsizlik, bir başıbozukluk, kopukluk ve içten zayıflık, fırsatçı düşman karşısında acizlik… Birçok Türk devletinin yıkılma sebebi budur. Eski Türklerin hayatı, küçükbaş hayvancılığa dayanan atlı göçebe hayatıydı. Kültürleri, yerleşik düzen kültürünün özelliklerini taşımıyordu. Mesela çok tanrı yerine tek tanrılı din inançları vardı. Onlarda mitoloji yoktu, çünkü tanrılar arasındaki ilişkileri düşünecek zamanları yoktu. Kölelik yok, özgür bir yaşam anlayışları vardı. Bu kültürde kadını dışlamak yok, tam aksine kadının önemi çok fazlaydı. Kadın hem ana, hem ev işlerinde yönlendirici, genel manada yaşamın içinde etkin bir kişiydi. Fiziki güç olarak değilse de böyle genel anlamda bir eşitlik vardı. Kadın erkek ayrımcılığı ruh olarak da, mantık olarak da, ahlaki anlamda da yoktu. Çünkü yaşadıkları göçebe bir hayattı ve hayatları doğa koşullarına bağlıydı ve doğanın özünde de doğal olarak bu vardı. *** İslamiyet’in doğması ve yayılması ile ilk olarak Araplar, Türklerle bugünkü Türkmenistan topraklarında karşılaşmışlar. Araplar o zaman yerleşik düzendeler ve bir dinleri, dine dayalı yaşam biçimleri var. Ve dinlerini yayma istekleri, din gereği öyle bir gerçekleri var. İlk zamanlar Araplarla Türkler aralarında kanlı bıçaklı bir sürü sorunlar yaşanmış. Sonra asgari müşterekte analaşabilmişler. İslamiyet’i Araplardan öğrenen Türkler, bakmışlar ki kendi dinleriyle onların dini arasında bir benzerlik var; zaman içersinde yavaş yavaş İslamiyet’i kabullenmişler. Ancak Araplar, dinle birlikte kendi kültürlerini de empoze etmeye başlayınca çatışmalar başlamış. Daha o zamanlarda başlamış olan bu çatışma yüzyıllarca sürmüş ve günümüzde de hala sürmektedir. Mesela bu çatışmaya en belirgin örnek, kadın erkek ayrımcılığıdır. Bir Arap kadını, yabancı bir erkek misafirin yanına çıkmaz, onunla aynı sofrada yemek yemez; Türk kadını ise kendi kültüründen gelen gelenek ve görenekle, misafir saygın bir kimse ise onunla aynı sofrada yemek yer, bir anlamda ona değer verir ve manen ödüllendirirdi. Eğer misafir namussuz ve iffetsiz ise, işte o zaman onun yanına çıkmaz, onunla aynı odada bulunmaz ve aynı sofraya oturmazdı. Türkler, değişik sebeplerden ötürü Orta Asya’daki yurtlarını bırakıp batıya doğru göç edince bir yerleşik kültür olan Arap ve Fars kültürünü tanıdı ve ondan etkilendi. Yalın ve sade, doğal bir yaşamın geliştirdiği göçebe Türk kültürü, kapsamlı ve çok geniş Arap kültürü karşısında tabii olarak gerilemeye başladı. Bir de yerleşik düzene geçmeye, onu benimsemeye başlayınca bu değişim daha da belirginleşmeye başladı. Bu Arap ve Fars kültürünün etkisi zaman içinde o kadar çok artmaya başladı ki, iki Selçuklu (Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu ) devletinin resmi dili Farsça olmuştu. Hatta o güne kadar Türk isimleri kullanan Türk hükümdarlar; biri Arap, biri de Farsça olan iki isim kullanmaya başladılar. (Alaaddin Keykubat gibi) Ve bu dönemde Arap ve Fars kültürü iyiden iyiye benimsenmiş, göçebe Türk kültürü utanılır hale gelmiş, halkı yerleşik düzene geçirmek için büyük baskılar uygulanmış ve zorlamalar sonucu kimlik bunalımı, kimlik değişimi, bir nevi kendi özüne yabancılaşma yaşanmıştır. Bu yüzden o dönemlerde kimlik koruma mücadeleleri yapılmış ve bir sürü de isyanlar olmuştur. (Baba İshak isyanı gibi) Aynı yabancılaşma Osmanlı devletinde de sürüp gitmiştir. Önce Osmanlı bir beylikken, yönetim siyasetini göçebe kültürüne göre belirlerken; önce devletleşme, sonra imparatorluk sürecinde yönetim şekli değişmiş, Selçuklularca geliştirilmiş olan Arap etkili sistem kullanılmaya başlanmıştır. Hele, Yavuz Selim bir Mısır seferi sonucu halifeliği de alıp Osmanlı hanedanlığına getirince bu değişim iyice ivme kazanmış, yol o şekilde çizilmiş. Halk, bu değişime direnmiş, zaman zaman isyan etmiştir. Bu direnç, bu isyan; Türk insanının kendi toplumsal dokusunu bozmaya yönelik yapılan baskılara, zorlamalara karşıdır. Kendi özüne karşı yabancılılaştırılmak isteğine karşıdır. Kendi kültürüne, kendi benliğine, var olma sebebine, yaşamının gerçek anlamına karşı, gözü, kulağı, özü, sözü, yüreği için. Aslında değişimin temel felsefesi, İslam’ın ÜMMET anlayışıdır. Yani bütün Müslümanları tek çatı altında toplamak... Bu anlayışa tarihte hiçbir Arap uymamış, bunu hiçbir Arap uygulamamış. İlk kez Emeviler, Arap olmayan Müslüman toplulukları (Türkleri, İranlıları…) egemenlikleri altına aldıkları zaman İslam olmalarına rağmen onlara ikinci sınıf insan muamelesi yapmışlardır. Hani İslam’ı yayan Arabın Ümmet anlayışına ne oldu? Ama koca Osmanlı, hele hele halifelik getirilip hanedanlığa teslim edilince tam tekmil İslam’a hizmeti bir görev edinen Padişahlar büyük bir çaba içinde, belki de saf ve temiz yürekle, yani Osmanlının bütün çabalarına rağmen (Ümmet anlayışı için) Arap hep Arap kalmış, Türk ise kendi kimliğini kaybetmiş. Bu çerçeveden bakıldığı zaman, yani tarihin bugüne yansıması; Araplardan alınan bir kültür, onlardan alınan bir din ve belki de Osmanlı padişahlarının (din adına) ümmetçilik uğruna iyi niyet ve temiz yürekle yaptıkları mücadele ve sonuç olarak Müslüman Arapların (1. Dünya Savaşı) yaptıkları ihanet, haince arkadan vurma yüzlerce yıl uygulanılmaya çalışılan bir sistemi çökertmiş. Bu başarısızlığın sonucunda koca bir imparatorluk çökmüş ve sonuç olarak da ne yazık ki bu enkazın altında Türk insanı kalmıştır! *** 1.Dünya savaşından sonra son Türk devleti olan Osmanlı devleti; kendisini bu devletin (imparatorluğun) bir parçası olarak görmeyen bütün topluluklar imparatorluktan ayrılmış, devletin asli unsuru Türkler, şartları çok ağır bir anlaşmayla yaşamak, ona katlanmak zorunda bırakılmıştır. Koca imparatorluk zaten küçülmüş de küçülmüş, sadece Anadolu’nun içinde kalmış bir karış toprak da çeşitli bahanelerle işgal edilmiş, onlardan yüz bulan içerdeki ayrımcılar şımarmış, ayaklanmış; Türk insanı aç, susuz, bir de esir gibi sersefil, tek umutları yüzlerce yıllık geçmişlerinden gelen gelenekleri gereği hanları, padişahları ama o da İstanbul’da kendi çıkarları için, korkmuş, tırsmış ve bu sayede pasivize edilmiş, düşmanla işbirliği içinde… Ve Türk insanı çaresizlik içinde! İşte bu şartlar içinde ve bu koşullar çerçevesinde Mustafa Kemal, 1919 senesinin Mayıs’ında milli mücadeleyi başlatınca; tabii ki o, tartışmasız büyük bir askerdi ve sayısız savaş deneyimi vardı. Bir Afrika ülkesinde yaptığı milli mücadele(bağımsızlık mücadelesi) deneyimi vardı. Ve çok akıllı arkadaşları, çok değerli güvenilir dostları vardı. Gezmiş, görmüş, okumuş, dinlemiş; dünyada yaşanmış devrimleri incelemiş, değerlendirmiş; yani engin bilgisi, geniş ufuklu bir dünya görüşü vardı. Gelişmiş olan 1776 da yapılan ABD devrimindeki CUMHURİYETÇİLİK, 1789 da yapılan Fransız devrimindeki MİLLİYETÇİLİK, HALKÇILIK ve LAİKLİŞK, 1917 Sovyet devrimindeki DEVLETÇİLİK kavramları. Bu var olan yaşanmışlıklarda geliştirilmiş olan gerçekler… Osmanlının güçlü olduğu zamanlar Avrupa devletlerine yaşattığı kapitülasyonlar ve sonra kendisinin yaşadığı kapitülasyonlar… Ta 93 yılında yaşanan Köktürk olayı ve Ergenekon… Ve önce vatan ve millet sevgisiyle dolu mangal gibi bir yürek. Akıl, zekâ, çalışkan bir dimağ, velhasıl onun kendine has bir sürü üstün yetenekleri vardı. Türk insanı Anadolu’da, yeni bir Ergenekon’da, birlik olmuş hile yapan düşmanlarca sıkıştırılmıştı. Elbet bir çıkış yolu vardı. Kaç bin yıl önce bu insanlar Ergenekon denilen yerde sıkıştırılmış, tek çıkış yolu da kapatılmış ama onlar bir demir dağını ateşler yakıp eriterek kendilerine bir çıkış yolu yaratmış ve dört yüz yıl sonra oradan kurtulmuşsa, bu muhasaradan kurtulmanın da bir yolu vardı. Atatürk’e göre bir devrim yapmak şarttı. Ve o, bunu yaptı. Belki parası, altını, belki ak akçesi, belki uçağı, gemisi, topu, tüfeği yoktu ama inandığı Türk milleti, onların demir bileği, tarihten gelen geleneği, göreneği, düşmana boyun eğmeme özelliği vardı ve önce onlara, sonra kendine güvenerek bu mücadeleyi başlattı. Ve başlattığı bu savaşı askeri bir zafer ve toplumsal bir dönüşümle noktaladı. Türk insanı bu savaşa ümmet olarak girdi, millet olarak çıktı; kendisine yepyeni, modern bir devlet kurdu. Modası geçmiş ne varsa eskilerin hepsini sildi, bu yeni devletin içini her alanda yaptığı bir sürü devrimlerle doldurdu. İşte Atatürk devriminin özelliği buydu ve dışarıdan yapıla değerlendirmeye göre yapılanın dünyada bir benzeri yoktu ve onlar buna KEMALİZM adını koydu. Kemalizm nedir? Kemalist devrim nedir? “Gerçeklere dayanan, evrensel ağırlıklı, geleceğe yönelik, birbiriyle uyumlu amaçlar, uygulamalar ve ilkeler bütünü; bu içeriği ile yeniliğe açık devrimsel özelliği ve bütünlüğü olan, birbirini tamamlayan bir düşünce dengesi ya da bağımsız ulusal devleti, ulusal egemenliği, kişi özgürlüğünü, her çağda çağdaş olmayı amaçlayan, usa ve bilime dayalı öğreti.”(Kemalistler.net) KEMALİZM; özgün siyasi bir öğretidir. Dine karşı, ırkçılığa karşı, sınıflara karşı, barışçı ve insancı, saldırı ve sömürüye karşı, milletler eşitliği prensibi ile eşitlikçi… Ve millet deyince birçok konuda birliktelik ama alt unsurda din ve ırk birlikteliğine hayır… *** Geçmişe doğru şöyle bir yolculuk yaptığımız zaman görürüz ki Türk varlığı kendi kimliği ile ne kadar başka kültürlerden etkilenmiş olsa da, kendine has kültürü ile asla hainden ürkmez, asla kimseye boyun eğmez, göğsü hep ilerde dimdik duruşu, sarsılsa bile asla yıkılmaz, ayaklar altında kalmaz, o şahane heybetiyle (hep) kaç kere devlet kurmuş, kaç kere acz içine düşüp yıkılmışsa da (aslında yıkılmamış, sendelemiş)gene ayağa kalkmış, yılmamış gene devlet olmuş ve tarihler boyunca hep var olmuş ve hiç kuşku yok ki, dünya var oldukça o da var olacaktır… Düşmanları hep olmuş, gene olacaktır. Pusular hep kurulmuş, gene kurulacaktır. İçte ve dışta, savaşta ve barışta hainler hep olmuş, gene olacaktır. Ama ATATÜRKLER de hep var olacaktır! Hainlerin sonu, teke tek değil de birleşip saldıran kalleş düşmanların sonu gene tarihteki atalarının sonu gibi olacaktır! Yani Türk illeri, geçmiş zamanlarda olduğu gibi gene baskınlara uğrarsa, Türk insanı hile ile yenilmeye, yok edilmeye çalışılırsa; bir gün gene Ergenekon gibi bir yere hapsolunursa, orada bilmem kaç yıl kalacak ama gene demir dağının yedi yerine yedi ateş yakacak, bu ateşi yedi körükle üfleyecek, demir dağını eritilecek ve bir yol açıp oradan çıkacak... Ve gene eski yurduna kavuşacak. Ve gene bütün dünyaya haber salacak; “Ben buradayım. Yıkılmadım ayaktayım!” Ve gene Türk ilinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen ve Türk’e boyun eğmeyen tek bir hain kalmayacak… İyi Pazarlar efendim… Oğuz Devrim Atasever. 19/Temmuz/2008*Lüleburgaz*
Tavsiye Et :
• Ayten Dirier yazıyı favori listesine aldı...
Ağustos
31
Ağustos
29
Ağustos
24
Ağustos
19
Türkiye`nin Kuzydoğusunda Savaş Gürcistan
• Tahsin Çayıroğlu • Güncel Makaleler • 154 kez okundu. • 3 kez yorumlandı.
Ağustos
17
Ağustos
29
Ağustos
28
İkisinin Arası Beş Dakika
• Tevfik Tekmen • Toplumsal Hikayeler • 77 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Ağustos
23
Ağustos
4
Ağustos
1
Ekim
12
Ocak
14
Yetim Ali`yi Döven Boz Ayı
• Tevfik Tekmen • Yaşamdan Hikayeler • 914 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ocak
26
Şubat
11
Aralık
26 |
![]() |
|
||||||||||||