Falcı Bacı !
FALCI BACI!
Bir mahalle düşünün ki, geçmişi 1050 yıllarına dayansın. Ataları ise Hindistan’ın Pencap-Sind nehir havzasının bulunduğu bölgelerden göç ederek İran ve Anadolu üzerinden dünyaya yayılsın.
Genelde insanları esmer, fakir ama güler yüzlü. Hırçın, dayanıklı, güçlü ve en önemlisi de, özgürler. Hani birçoğumuzun isteyip de, elde edemediği, sayfalar dolusu yazdığımız ve çizdiğimiz, uğrunda hapisler yatıp, ülkeler terk edilen ve can verilen özgürlük…
Barışçı, sanatçı ve yaşam filozoflu insanlar olmak, en büyük özellikleri. Kadınları ise, esmer yüzdeki, yemyeşil gözleri ve uzun siyah kirpikleri ve permalı saçları arasına takıp, sattıkları gülleri, geniş şalvarı ve altın dişleriyle parklarda iki sevgiliye yaklaşıp; “At şuracığa üç-bej guruş!” sözleri arasında fal bakanları, kıvrak danslarıyla atılan göbecikleri, konservatuar görmeyen ve çırak usulü küçük yaşlarda darbuka, keman ve zurnanın ritmik oyun havasındaki çalgıcı erkekleriyle, onlar toplumun en neşeli ve günü birlik yaşayanlarıdır. Dert ve tasayı mahallelerine taşımaz, kapı gıcırtısına bile oynamaya başlarlar.
Değişik yörelerimizde; çingene, poşa, mutruf, abdal, dom, elekçi, yani kısacası onlara “Roman” deriz. Onlarsa, “evet biz, rom’uz (koca) yani, insanız.” Dediler. Bizlerse onlara yine farklı bakmaya devam ettik. Hep yanı başımızdan uzaklaştırmak istedik. Onları yalnızca meyhanelerin raks eden kızları olarak görmek istedik.
Evet, Sulukule’den bahsediyorum. Bu semti şimdilerde tarihe gömmenin hesaplarını yapıyoruz!...
Yalnız Sulukuleyi değil, Anıları da…
Anılar, insanların en kıymetli hazineleri. Onu hiçbir şeyle satın alamazsınız. Elinizi avurtlarınıza koyup, bir şarkının eski namelerinde veya bir kokunun eskimeyen hissinde dalıverirsiniz anılarınıza. Yaşadığınız anı yüklü mekânları içinizden kimse söküp atamaz. Yeter ki, anıların sıcaklığı içinize hele bir düşmesin. Hemen içiniz kıpırdar, anılarınıza koşmak ve o güzel günleri sanki bir daha yaşamak isterseniz. Mekânları arar durursunuz. Babanızın çizgili pijamasıyla, eski bir radyo önündeki ajansları pür dikkat dinlemesini, Annenizin sizi okula özenle hazırladığını, kardeşlerinizin şakalaşmalarını ve daha nice yaşanmışlıkları iç çekerek anımsarsanız. Yaşadığınız mekânlara gittiğinizde, değer verdiğiniz anıları o eski tadında bulamazsınız. Üstüne üstlük, bir de evinizin yok olduğunu ve tanıdıklarınızın çil yavrusu gibi yaşamın seline kapıldıklarını gördüğünüzde, gözyaşları içinde ardınıza bile bakmadan, masum ve buruk ayrılırsınız.
Olsun, beynimizdeki anıları kimse yok edemiyor ya!
Ya onlarda olmasaydı…
Şimdilerde, Sulukuleli sudan çıkmış balık gibi. Yaşadıkları yerler yok olduğunda, roman havasında çırpınarak can verecekler. Tarih kokan ülkeler, kültürel zenginlikleriyle anılırlar, kültürleriyle yaşar ve ayakta kalırlar. Sizler, romanları birbirinden ayıramazsınız. Belki sizler, değişik mekânlarda yaşayabilirsiniz ama onlar, kültürleri gereği yaşayamazlar. Hemen ölüverirler…
Olay, BBC Televizyonuna konu olmuşsa, ayrıca Helsinki Komisyonu’ndaki dört üyenin imzasıyla Başbakana mektup yazılarak, Sulukule’nin yıkılmaması isteniyorsa, sahi, sizler bu arada ne yapıyorsunuz?
• Ömrü az olan lalelere ödenen milyonlarca doları, kabaran dış borçlarımıza rağmen şehrin oy potansiyeli bol meydanlarına saçıyoruz,
• Milletvekillerin Sosyal Güvenlik ve Kontör kıyaklarına göz yumuyoruz,
• Üçüncü dünya ülkelerini karıştırıp, bölmeye çalışan ve milyonlarca insanların ölümüne neden olan Amerika’nın oyunlarına karşı olan gazetecileri düşüncelerinden dolayı öldürme planlarını seyrediyoruz.
• Gelinlik giyerek, savaşa karşı yürüyen ve ülkemize de bulunan İtalyan Pippa Bacca’ya tecavüz edip, öldüren ve bizi dünyaya rezil eden magandaları yetiştirip, suç potansiyeli olarak aramızda dolaşmalarını seyrediyoruz.
• Töre cinayetlerini ve üniversiteyi karıştırmak isteyenlerin tezgâhlarını seyrediyoruz.
Anlayacağınız, hep seyrediyoruz!...
Anıları yıkanlara sesleniyorum; “ Babanızın sizlere emanet ettiği bir gazi madalyasını, saatini, tespihini veya annenizin bıraktığı yüzüğü ve bir tutam saçını yok edebilir misiniz?
Eğer, bunları yapabilirseniz, bundan sonra, sizlerden ne beklenir ki?
Dokunmayın Türkiye’nin kültür mozaiklerine!...
Yoksa vebal altında kalırsınız!...
Sevgiler hepinize…
Ertuğrul ERDOĞAN
erterd@msn.com
Nisan 2008/Bursa