Fotoğrafına Bakarken
Bir yazım dersinde hoca hepimizin önüne bir portre fotoğrafı verdi. Amaç gözüken yüze bir hikâye yazmamızdı. O günde hiç yazacak havamda değildim. Bir şeyler karalayıp bir an önce dersten ayrılma plânları yaparken, fotoğraf tüm fikrimi değiştirdi…
“
Bitiremediğim bir şiirin sonunda adını haykırmayı düşünmüştüm. Ama vazgeçtim. Seni her gördüğümde, siyah saçlarının omuzlarının üzerindeki asil duruşunu, gözlerinin içinde kaybettiğim benliğimi, ellerinin yumuşaklığını ve narin tenindeki bebeksi tazeliğini, söylemeden edemem.
Seni gördüğüm ilk günü hatırlıyorum. Eylül, kavurucu yaz sıcaklarından kendini saklarken bize bahşettiği akşamüzeri serinliği altında, masum bakışlarla birbirimizin gözlerine bakarken, o anda yıllardır aklımda olmayan, zamanında eskici dükkanına satılması için verdiğim tüm hislerimi geri almak için her şeyimi vermeye razıydım.
Hayattan tüm umutlarımı kesmişken, tenimi ürperten Eylül rüzgârına nispet yaparcasına, kendi rüzgârınla beni savurdun. Öyle bir devinim kazandırdın ki bana, artık ayaklarım yere basamıyor.
*
Arkanda duran o yeri hiç unutur muyum; saatler öncesinden gelip, o kırık bankın önünde sadece gözlerimizi buluşturmak için beklediğimiz anları; yırtık bir bilet üzerinden yolcuğumuzu yaptığımız o günleri; sığamadığımız tüm mekânları; Eylül’ün o sarsan ılıklığını; gidişimize atanan saatleri unuturcasına, sahil kenarında mazot kokan teknenin içindeki o masum öpüşleri, unutabilir miyim sence?
*
Sana o kırık bankta okuduğum şiiri anımsar mısın, bilmiyorum. Ama benim hiç aklımdan çıkmıyor;
‘Bir ateşim yanarım külüm yok dumanım yok
Sen yoksan mekanım belli değil zamanım yok
Fırtınalar içinde beni yalnız bırakma
Benim senden başka sığınacak limanım yok’
Ne kadarda yürekten beni anlatmış şair.
Bankın kenarından gözüken denizin üzerinde beni yıllarca, sağlam halatlarla bağladığın liman, benim tek umudumdu.
*
Sert bir rüzgâr savursa bizi. Bilmediğimiz, duymadığımız diyarlara. Karanlıklar içinde kalsak ikimiz, ışığımız olsa yüreğimiz kandil misali. Yine üşütse bizi Eylül’ün nefesi. Sarsam tenini yüreğimle sımsıcak. Son nefesimizi korkmadan vereceğimiz bu terk-i diyarda, kıskanırcasına bağıran martılara inat.
*
Gecenin parlayan siyamsı hali gibi saçların. Ay dokunmuşçasına tenine, aydınlık. Gün’e yürürken korkmadan, ışıksı yüzünle huzur katarak dünyaya, beni beklerken o kırık bankta yalnız…”
Aslında hocanın bizden istediği şeyin biraz dışına çıkarak anlattım. Sadece hissettiklerimle. Bir hikâyeden çok yaşamımdan bir kesit sundum. Hiç aklıma gelmezdi onun fotoğrafınla karşılaşacağım. İşte bazen vapur ayrılsa da limandan, giderken suya bıraktığı izler unutulmuyor. Ufak bir fotoğraf karesi sizi yıllar öncesine böyle götürüyor…
Ozan AKGÜL
Mayıs,08