Geceye UyanmakGeceye Uyanmakbu gece de uykusuz geçecek besbelli... defalarca aynı geceye uyanmak, yattığın yerde zamanın geçtiğine dair bir işaret aramak çok yorucu... başucumdaki saate bakmıyorum bile... asla yeteri kadar geç olmayacak... elbette sabaha daha çok var... odadaki karanlığın hiç renk değiştirmemesinden belli.. başkası olsa uyanık kaldığı süre içerisinde gözleri karanlığa alıştıkça hava aydınlandı sanabilir.. ben tecrübeliyim ama, kaçıncı dakikada tuvaldeki güvercinleri seçebileceğimi biliyorum.. çok zamandır kanmıyorum göz yanılsamalarına... daha sabaha çok var, biliyorum.. yine bir acı çekme gecesine uyanmışım.. inan istediğimden değil.. gece yatmadan önce her geceki duamı eksik etmedim dudaklarımdan.. sabaha kadar deliksiz bir uyku diledim yürekten.. duamın kabul olduğu sabahlar yastıklarımın arasında şişmiş gözler ve en büyük gülümsememle uyanıyorum oysa... ne mutluluk... çok sık olmuyor ama buna da şükür.. öyle sabahlarda aynaya baktığımda kendimi seviyorum.. öyle sabahlarda aynaya baktığımda annemi seviyorum.. zeytinli poğaçayla üzümlü kurabiye olurduk biz sabahları annemle... aynada şiş gözlerimize bakıp kocaman kahkahalar atardık.. her sabah.. uykusuz geceler başlamamıştı daha... biliyorum bölük pörçük uykulara gizlenmiş kabuslar süsleyecek yine uykusuz gecemi... yine de karşı koyamıyorum bölük pörçük uykulara... ertesi gün daha da zor geçecek yoksa..dün seni gördüğümde bunun olacağını biliyordum... böyle oluyor çünkü ne zaman seni görsem.. oysa ne kadar mutlu olurduk biz birbirimizi gördüğümüzde... el ele, diz dizeyken geçen zaman... sanki başka bir boyuttaydı zaman o sıralar... saatlerin hızı beni ürkütürdü, korkarak bakardım saate... artık saatlere bakmıyorum... düşmanlığımız resmileşti artık.. iki taraf da birbirinden bir şey beklemiyor... üstünde ellerimizin birleştiği masada kendi kollarımızın üstünde yatıp, sessizce birbirimize bakarken duvarda asılı olan saatin acelesi yok artık hiçbir saatte.. canları cehenneme bütün saatlerin! hatırlıyorsun değil mi o günü, ayrılıktan konuşmuştuk kim bilir kaçıncı kez, sonra korkup vazgeçmiştik ikimiz de... sorarak bakıyordun gözlerime kafanı kendi koluna yaslamış yatarken... korkma bebeğim, çoktan attım o tatsız fikri kafamdan... "bizi mutsuz eden bir şeyi neden devam ettirmek istiyoruz ki?" demiştim sadece... "evliliklerimizi mi?" dedin... üstünde düşünmedim bu sorunun, üstünde düşündüğümde söylenenden fazlasını anlarım çünkü hep.. "hayır... bunu..." diyebildim sadece... "mutsuz etmiyor ki, mutlu ediyor bu bizi." demiştin... kursakla ilişkisini bir türlü koparmayan bir mutluluk! çok mutluyduk evet, ama renkli bir yoyo gibi dönüp dolaşıp kursağa düşen bir mutluluk... hele ki son zamanlarda mideme oturmuştu... ne çok sevgin vardı verecek! ne büyüktü kalbin, herkese paylaştırabildin! düşünmek iyi gelmiyor... düşündükçe duygularını şekillendiriyorsun çünkü... düşünmemek istiyorum... ama unutmamak da.. bu ilişkinin neden bittiğini unutmamak gerek, bana yetmediğin için bitti, eskisi kadar beni mutlu edemediğin için.. arsızlıklar başladığı için, artık mutlu olabildiğimiz tek zaman olan birlikte olabildiğimiz küçücük ve en hızlı işleyen zaman parçalarında bile yüzüne başkalarının gölgesi düştüğü için... yoyo yere en yakın durduğu noktada bile ahengini kaybettiği için... düşünmek iyi gelmiyor.. seni görmek de öyle... en son seni gördüğümde kaza yapıyordum, biliyorsun... uykusuz bir gecenin sabahıydı yine... kabuslardan biri çok etkilemişti beni... istanbul`u ipekten bir şal gibi üç cephesine sarmış o çok sevdiğim restaurantın terasındayım... en sevdiğim ışıklı giysisini giymiş şehir yine, seni arıyorum... rahatsız olduğunu belli ederek açıyorsun telefonunu... malum, bana ait olmayan saatlerde aramışım seni.. "dinle.." diyorum, "...her şey bitti..".. kendimi boşluğa bırakıyorum sonra... elimde telefonu sıkı sıkı tutuyorum, aynı anda düşelim istiyorum.. düşmeden uyandım tabi... hep öyle olur.. bu düşüş rüyaları hep korkutmuştur beni, sanki bir gün uyanmazsam düştüğümde gerçekten kötü bir şey olacakmış gibi... sonra rüyamın üstüne düşündüm.. gerçekten böyle bir şey olsa ne yapacağını.. telefonu kapatıp koltuğuna oturup bir şey olmamış gibi davranmaya çalışabilirdin... ya da daha iyimser bir varsayımla tuvalete gidip gizlice beni aramayı deneyebilirdin.. koşa koşa nerede olduğumu bilmeden sokaklara dökülecek değilsin tabi.. ne ecazet! bu düşüncelerden henüz sıyrılamamışken seninle karşılaşıp gözünün önünde o arabanın içinde dönüp dururken kendimden korktum, sanki zihnimde canlanan resim gerçeğe dönüşür gibi... seni görmek iyi gelmiyor bana.. düşünmek de öyle... biraz uyumam lazım.. kabuslarımın zehirlerini beynime akıtmasına izin vermem lazım yarını atlatabilmek için... pera`da bir oteldeyim şimdi.. bir pasajın içinden odama çıkıyorum.. garip bir telaş var içimde, sıkıntılı bir şekilde odaları dolaşıyorum... kuaföre gitmek istiyorum bir sebeple... zehra`nın anlattığı hikaye girmiş rüyama; kötü bir şey olduğunda kuaföre gidip rahatlamaya çalışan lise öğretmeni... pasajda bir kuaför var ama odayı bırakıp gidemiyorum nedense, gelecek biri var sanki... hep unutuyorum ne olduğunu... hava kararmaya başladıkça karartılar görüyorum odanın içinde... tuvalet iyice karanlık olmuş, hiç ışık almıyor... lambasını yakmaya çalışıyorum, yanmıyor... korkarak içeri kaçıyorum.. yerden bir ışık çıkıyor, siyah beyaz görüntülerin içine kırmızı kan lekeleri karışmış.. bir barkovizyondan çıkan, henüz bir perdeye ulaşmamış görüntüler gibi.. ışıktan daire büyüdükçe görüntüler daha net seçiliyor... ağırlıklı küçük çocuklar var işkence yapılan görüntülerde... o an gerçekte hiç olmamış bir diyaloğu hatırlıyorum... iş yerindeki her şeyi bilen çocuk japon kültüründeki bir laneti anlatmış bana, gördüğüm şey oymuş... japon korku filmlerinden konu açılmıştı geçen bir başkasıyla, ondan etkilendim herhalde... lanetin ismini de söylüyor, iki heceli.. araştırmak istiyorum aslında var mıdır gerçekte böyle bir inanış, ermiş olabilir miyim diye... uyanınca hatırlamıyorum ama iki heceli ismi... kan ter içinde dışarı atıyorum kendimi odadan.. koridorlarda koşarken anonslar duyuluyor "lütfen oteli zamanında boşaltın!" diye... otelin ruhu çekiliyormuş meğer, rüyamda anonstan çıkartabildiğim bu fikir çok mantıklı benim için... pasaja indiğimde aslında hiç tanımadığım arkadaşlarımla karşılaşıyorum, saçlarını garip garip toplamış, muhtemelen benden 10 yaş daha genç, marjinal giyimli kızlar... kızlardan birinin mavi opak çorapları kalmış aklımda... beni zorla gittikleri bara götürmeye çalışıyorlar.. istemiyorum yanlarında olmak.. kuaföre gitmem gerek benim... kaç saniyeye sığdırdım kim bilir bu manasız görüntüleri... günlük yaşantıdan toplanmış çerçöple oluşturulmuş, işe yaramaz görüntüler öbeği... her gördüğüm şeyin bir yerden çağrışım olduğunu biliyorum, mavi çorapların bile... ne yapacağı belirsiz yorgun ve deli bir kadınım ben rüyalarımda... kucağımda gerçek hayattan taşıdığım eski püskü, biraraya getirildiğinde anlam ifade edemeyecek onlarca hatıra... rüyalarıma taşıyorum onları... durmadan... ortaya ne çıktığının önemi yok.. umursamıyorum, deli olmanın en güzel yanı da bu zaten... yeterince rahatsızlık verici olsun yeter, onlar uyuyabildiğim zamanın karşılığında ödediğim diyetlerim... duvar hiç aydınlanmamış sanki, belki 3-5 dakika... kulaklarımda hala rüyadaki anons... "lütfen oteli zamanında boşaltın!"... ne demekse zamanında?.. hemen değil yani, zamanında... illa bir gariplik olacak ifadede... aslında biz hep zamanından önce boşalttık otel odalarımızı... hep "çıkıyor musunuz?" diye sorarken şaşkın gözlerle bize bakan bir resepsiyonist oldu.. bir mülakat canlanıyor gözümde, "gecelemeden otelden ayrılmak istediğini söyleyen bir çift olursa ne tepki verirsin?" diye soruyor yaşlı bir adam gözlüklerinin üstünden... gözlerini gererek yalandan bir şaşkınlık sergiliyor resepsiyonist adayı... yaşlı adam tatmin olmuş bir şekilde önündeki deftere bir şeyler yazıyor... evet, böyle olmalı herhalde.. belki de olduğumuzdan daha gerçek bir çift gibi görünüyorduk dışarıdan... iyi tarafından bakalım.. yine dalıyorum uykuya, bir başka binadayım şimdi, rüya aynı renk, ilkinin devamı olma ihtimali yüksek.. yanımda yurt dışında yaşayan mimar arkadaşım.. bir iş görüşmesine gelmiş oraya... (iki kabus arası bir çöp bulmuşum rüyama çekip getirecek..) ben de yanındayım... eski görünümlü, çirkin bir yer... onun için endişelendiğim için yanından ayrılmıyorum.. ama içimde aynı sıkıntı.. camdan bakınca az önceki kabusta içinde olduğum oteli görüyorum! en üst kattaymış benim odam... "ben dün oradaydım!" diyorum heyecanla arkadaşıma dönüp... oralı olmuyor... zamanında boşaltılmış otel, terkedilmiş gibi duruyor... aşağıya doğru bakınca tadilatla ilgili bir bilgilendirme tabelası görüyorum... "ruhunu söküp alacaklar!" diyor mimar arkadaşım mutsuz bir şekilde.. olanları anlatsam mı o odada diye düşünüyorum bir an... ruhu aktı o otelin, ben gördüm oysa... otelin çatısını farkedince heyecanım büyüyor... park guell`in ufak bir kopyası otelin çatısı... mozaiklerinin çoğu sökülmüş.. kıvrımlı bankları belli belirsiz seçiliyor... belli ki çok güzel bir yermiş zamanında, üzüntüm büyüyor... birden aklım başına geliyor, koşarak merdivenleri iniyorum ve sonra koşarak merdivenlerini çıkıyorum otelin... ilk kabusta girmeye korktuğum banyoya giriyorum... yerdeki bebeği kucağıma alıp çıkıyorum.. çıt çıkmıyor bebekten, "zamanında" tek edememiş olmasından korkuyorum oteli... oteli zamanında terketmeyenler ruhlarını kaybedecekler çünkü.. anlamak için çok karanlık... çatıdaki avluya çıkıyoruz beraber... ışık çoğaldıkça yüzünü görüyorum bebeğin, kocaman yassı suratı ürkütücü geliyor.. ama yaşıyor hala.. küçücük güzel bir kafası olmalı oysa benim bebeğimin, çok güzel bir kelebeğe benzemeli.. "korkacak bir şey yok.." diyor, "çirkinim diye beni sevmeyecek değilsin herhalde..." sesindeki ironiye eşlik eden çalışılmış küstahlık çok tanıdık... ne kadar da rahatsız edici, insana kendini aciz hissettiren bir şeymiş meğer... gözlerimden yaşlar boşalıyor, "çok seviyorum seni, saçmalama!" diyorum... "hep yalan söylediniz bana!" diyor... "ben hiç yalan söylemedim sana!" diyorum... inanmaz gözlerle bakıyor bana.. "bir kereliğine dürüst ol, hiç doğmamış olmamı dilerdin!" ne demem gerektiğini kestiremiyorum.. uyanıyorum neyseki... duvar aydınlanmış, az kalmış sabaha.. yastığım ıslanmamış hayret.. kucağımdaki bebek sarsmış beni.. kafamın içi acıyor.. çok seviyorum onu, yalan değil, ama gerçekten de sakat bir bebeği hiç doğurmamış olmayı dilerdim.. sadece kendim için değil, herkes için.. "iyi niyetin midemi bulandırıyor!" diyor bebek beklenmedik bir şekilde.. uyanığım çünkü, zihnimde konuşturuyorum onu.. "hep herkesin iyiliğini düşündüğüne inandırıyorsun kendini.. tek istediğin kendi mutluluğun oysa.. ayrıca riyakarsın.. hiç çekinmeden aslında isteyip de cesaret edemediğin şeyleri yaptı diye ya da senin de asla cesaret edemeyeceğin şeyleri yapamadı diye başkalarına kızabiliyorsun..." doğru mu diye düşünüyorum.. dürüst olmak istiyorum gerçekten.. sakat bir bebeği doğurdum evet.. benim için de hiç kolay olmadı.. hiç doyasıya sevip saramadım onu.. incecik çirkin kollarına zarar vermekten korktum hep.. kolay değildi.. hiç olmadı.. ona zarar vermek o kadar kolaydı ki, kimse sonsuza dek bunu beceremez diye düşündüm.. ona zarar geldiğinde çekeceğim acıyı da düşündüm elbette.. çok sevdim çünkü ben sakat bebeğimi.. ve ona zarar vermemek için terkettim onu karanlık banyoda.. bu kararı da tek başıma vermedim ayrıca.. sen de kendi kabusunda aynı acıyı çekiyor musundur acaba?.. sana neler derdi acaba sivri dilli, yassı suratlı bebeğin onu o avluya çıkarttığında?.. sonra anlıyorum.. o avlu tüm güzelliğiyle çerçöpün arasına karışıp girmiş rüyama.. sen oraya hiç gitmedin.. bizim bebeğimiz değil o, benim bebeğim! o yüzden beni sorguluyor acımasızca... bitkin bir halde ayağa kalkıyorum.. kalkar kalkmaz yaşlar boşalıyor gözümden yer çekimine karşı koyamamışçasına.. içeri geçip bir sigara yakıyorum, iri damlalar dökülüyor çıplak bacaklarıma.. gözlerimi kapatıyorum, ılık ve yağmurlu bir günde o parkta olduğumu hayal ediyorum.. avucumda dünyanın en güzel kelebeği.. derken yağmur diniyor ve salıyorum kelebeği... bir dua dökülüyor dudaklarımdan.. "hoşçakal.." diyorum... mozaikler arasında gözden kayboluyor kelebek..
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
• Ezgi Güven yazıyı favori listesine aldı...
Aralık
2
Nesr(i) Şiir (son) (kadir Bıyıklı)
• Necla Güney Alptekin • Aşk Hikayeleri • 48 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Aralık
2
Aralık
1
Aralık
1
Nesr(i) Şiir 2 (kadir Bıyıklı)
• Necla Güney Alptekin • Aşk Hikayeleri • 92 kez okundu. • 10 kez yorumlandı.
Kasım
30
Eylül
23
Temmuz
15
Temmuz
1
Temmuz
1
Mayıs
20
Mart
22
Mart
25
Mart
22
Nisan
1
Mart
13 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||