GeçmişGeçmişGeçmiş...Çıkmaz sokaklarda eksilmeye başlarken etrafında bir boşlukta buluverdi kendini yeşil gözlü kadın. Gençti henüz fakat yüzü ve bedeni o kadar yıpranmıştı ki yaşı ilerlemiş kadın edasıyla yürümekteydi gece konduların arasında. Elinde taşıdığı geçmişi onu yoruyordu ama bir an olsun bırakamıyordu onu ardında. Ay ışığı sessizce ağaçların yağmurdan ıslanan yapraklarını öperken, o yine düşüncelere dalıp kayboluyordu sanki dünyadan. Kara tahtadan silinmişti sanki kimliği o artık sanki bir hiçti... Sonra bir küçük kız çocuğu gördü sokakta ağlayan...dikkatini çeken tek şeydi o an. Yanına yaklaşıp kız çocuğunu teselli etmek yerine aralarındaki mesafeyi dahada açmayı gayretliyordu. Çığlıklarından kaçar gibiydi ve yolunda ilerlemeye devam etti. Yine gözleri kararmıştı onu kolundan tutup destek çıkan yoktu. Terk edilmiş ve topluluktan uzaklaşmışdı sanki. Bakışlar onu tedirgin yapıyordu ve bu nedenle bakışlara tahammül edemiyordu. Güzelliği için değilde artniyetle bakılıyordu ona...ona göre tabii! Ve ilerlemeye devam ediyordu çamurlarla kaplı sokaklarda yoluna. Etrafına manasız şekilde bakarken bir ayna çarpar gözüne...kendini görüp ürper bir anda. Çiller ve benler artmıştı yıllar onu o yılları kovalarken...fakat o lekeler ona ayrı bir güzellik katmıştı o bunu kabullenmesede. Bir çocuk parkına geldiğinde yine geçmişini hatırlar. Unutmak isteyipte unutamadığı o zaman dilimi. Neydi onu bu kadar üzen. neler yaşamıştı? Yüzündeki kırışıklıkların imkanı olsa haykırarak anlatırlardı. Rüzgarda dalgalanan saçlarını toplamaya çalışırken bir çıkmaz sokağa girdi...o çıkmaz sokak diğerlerinden farklıydı, çünki burada yaşamıştı acılarını ve sayısı az sevinçlerini. Onun geçmişinin tek takipcisi tek tanığıydı bu sokak...içinde sakladığı geçmişinin. Gariptir ki gözlerinden ilk defa bu kadar çok yaş aktı...sürmesi akıp yüzünü kararttı, ama ağlayan gözleri yorulmak bilmiyorlardı o an. Korku ve nefretle ayrıldı o sokaktan. Yorulmuştu bitkindi artık. Kolları taşımak istemiyordu geçmişinin izlerini. Hayat bu kadar mı zor diye düşündü bir an. Sadece o muydu bunca zorluklara kanat germek zorunda olan. Kanatları kırılmıştı artık. Güz mevsiminin eşsiz yağmuru yağmaya başladı şiddetli bir şekilde. Göklere bakıp yüzünde his etmek istiyordu yağmurun ılıklığını, fakat her damla ona gözyaşlarını hatırlatıyordu, yüzündeki kırışıklıklar acı içinde kayboluyorlardı. İnsanlar gibi doğada ona sırt çevirmişti adeta. Kalabalığın içinde kaybolmuştu bir kere, yolunu bulamıyordu. Kim ona yolunu gösterecekti? Gösterilecek bir yön var mıydı? Hayır yoktu, sanki bu dünyaya ait değildi...bir antiker gibi dışa vurulması gerekiyordu. Direnmek lazım mıydı peki? Ne için, kim için direniyordu hayata?...evet geçmişi... Zorluklarla geçen bugünün ardından geçmişine bir gün daha katıldı, hatırlamak istemeyipte hatırlayacağı bir gün...Evine, evet ona ait kireç gibi soğuk ve beyaz evine geldiğinde gözüne her gün olduğu gibi o mektup batıyordu. Zarf yıllardır açılmamak üzere terk edilmişti. İçinden kötü bir haber çıkacağından emin bir şekilde. Peki ya aklını kurcalayan soruların cevabı bu zarfın içinde gizliyse? Yıllarca açmaya çekinip tozlanmasını izlediği o mektup. Evet artık vakiti gelmişti...açılması gerekiyordu! Evinin bir köşesinde soğuktan titreyen bir kedi gibi büzülerek oturdu. Mühür ile kapatılmış...ve işte açtı! Titreyen elleri ile açmaya ve okumaya çalışıyordu. Elinden düşürdü bir an mektubu ve balkondan havalanmaya başladı. Son anda yakalamayı başardığı kağıt parçasını okumanın sırası gelmiçti artık. Mektubu yazan kimdi? İlk önce onu öğrenmek istiyordu. Onu geçmişinde yüz üstü bırakıpta terk eden insanlardan hangisiydi bu satırları kağıda döken? İmzayı gördü...Mehmet yazıyordu...Kalbi hızlıca çarpmaya başladı. Mektubu yazan babasıymış. Peki acaba hala hayatta mıdır? Okumaya başladı mektubu.... Gamzelim! Mayıs 1979 bu satırları sana yazarken göz yaşlarımı tutamadığımdan bazı zaman mürekkep akabilir kağıttan... Şimdi masumca karşımda oturuyorsun herşeyden habersiz. Gün gelip bu mektubu okuduğunda çok uzaklarda olacaksın ben ise bu dünyadan göçüp gitmiş olacağım. Anneni hiç tanıyamadın...sana can veren mevlam onunkini aldı o an. Mamafih ben üzülmedim. Nur yüzün gül kokan bakışların umut verdi bana yaşamak için. Fakat artık gücüm tükendi. Yaşama amacım, kuvvetim, ümitlerim, herşeyim tükendi...Sana verebileceğim bir şeyim kalmadı gamzelim. Sana daha iyi bakabilecek insanlara emanet ediyorum yavrum seni ve gidiyorum buralardan...Bilirsin uzun seferleri sevmem, en kısa yolu seçiyorum. Bana karşı hayatın boyunca nefret duyacaksın kızım ama tek gerçeğim olan senide yitirmeden göçmek istedim hayattan. Sana hislerimi anlatmaya fegat ediyorum, üzme kendini kuzum. Hayatım boyunca hep meyuz yaşadım şimdi ise yegane bu satırları yazabiliyorum. Beni af etmeyeceğinden eminim ama herkese dokunan zararlarım senin tenine dokunmadan ellerimi senden çekmek istedim biricik kızım. Ebedi yanlızlığıma kavuşmadan önce senden ayrılmak zorundayım. Zaten her kavuşma bir ayrılığa sebep değil midir? Umarım bu mektubu okurken beni af edebilirsin. Hayatımın tek doğrusuydun onuda yanlışa çevirmeden saf halinde bırakıyorum şimdi. Güz mevsiminde dökülen yaprakları bir ayrı severim...onlara bakarken beni hatırlaman ümidiyle... Seni çok seviyorum gamzelim... Baban Mürekkep bu seferde onun gözyaşlarıyla kağıta veda ediyordu. Ama babasından kalan tek hatırayı zedelemeden çekmeceye koydu. Annesini hiç tanımamıştı babasını ise küçük yaşta kaybetmiş...bir intihar üzerine. Pencereden yere dökülen kurumuş yaprakları izlerken tek soru takılıyordu şimdi aklına...Herşeye rağmen yaşamaya değer mi?
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
• Gönül Yıldız yazıyı favori listesine aldı...
Aralık
2
Kasım
30
Kasım
30
Kasım
27
Kasım
25
Temmuz
18
Temmuz
18
Temmuz
18
Temmuz
18
Temmuz
18
Temmuz
18
Temmuz
18
Temmuz
18
Temmuz
18
Temmuz
18 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||