Geçmişin Kar Taneleri 20
Bir sessizlik vardı her yerde.
Bastığı yerdeki kar üzerinde attığı adımların gıcırdamaları eşlik etmeye başlamıştı tipi sonrası sessizlikte.
Elinde kazma, kürek okul yanından devam eden yolun sonuna doğru ilerledi.
Sadece yürüyordu.
Ölüler diyarına canlı giriyordu.
Ne sağına ne soluna bakıyor sadece yürüyordu. Soğuktan değildi belki; ama donmuş bir halde ilerlemekteydi. Ağzından çıkan buhar ve kar üstündeki ayak izleri yaşamı simgeliyordu.
Mezarlığın orta yerindeki yolu takip etti ve karşısına çıkan ilk tepelik yere tırmandı.
Kasabanın hemen yanı başındaki mezarlığın içinde ovaya bakan manzaralı bir yerde durmuştu. Şu anda bütün manzara, göz alıcı beyazlıktan öteye geçmiyordu.
Kazma ve küreği karların üzerine bıraktı.
Önceden planlamış gibi dört köşe bir alanın karlarını temizlemeye başladı. Elleri üşüyordu; fakat suratında en ufak bir üşüme ifadesi yoktu.
Bu mezardakilerden farksızdı.
Mezarlığa girdiğinden beri ruhunu kaybetmişlerden olmuştu.
Toprağın rengi çıkmıştı ortaya.
Biraz geri durdu.
Ellerini birbirine sürtüyor, ovuşturuyor, hissetmeye çalışıyordu. Parmak uçlarındaki sızlama üşümenin ötesine geçmiş acı veriyordu. Nefes alışverişlerindeki buharı avuçlarına dolduruyor, ısınmak için bütün nefesini harcıyordu.
Donuk gözlerle etrafına bakındı.
─ Huzurlu, diye söylendi.
Sessizlik huzur veriyordu. Kar, yorgan misali almış koynuna bütün ölüleri, sıkıca sarmıştı. Tane tane yağan kar yavaşça süzülüp iniyordu yere. Rahatsız etmek istemiyormuşçasına nazikti.
Buradaki tek zaman topraktı.
Karlar üzerine bıraktığı kazmayı yerden aldı ve olanca gücüyle kaldırdı.
Derinlemesine bir darbeyle toprağa sapladı.
─ Ninecim…! dedi uykudan uyanırcasına.
Bütün kuvveti bir anda gitti, dizlerinin üstüne çöküp öylece kaldı.
Ağlıyordu.
Yürüdüğü kısacık yolda her yaşanmış, yaşamın damarları olmuş unutturmuştu ölümü.
Ölüm çok sinsiydi ve yolcusunu karşılamak için hazırlığa çoktan başlamıştı.