“II. BÖLÜMTOPLUMUNA YABANCILAŞMAK Ancak için için söylenebiliyoruz Çanakkale’ye kadar… Arabanın motor gürültüsü tüm sesleri bastırıyordu zira… Türkiye’deki futbol gürültüsü gibi… Bir ara polisten ürküp benzinliğe kaçtık “araba muamelesi yapılır da kesilecek ceza arabanın fiyatından fazla çıkar” diye…...”
Ancak için için söylenebiliyoruz Çanakkale’ye kadar… Arabanın motor gürültüsü tüm sesleri bastırıyordu zira… Türkiye’deki futbol gürültüsü gibi… Bir ara polisten ürküp benzinliğe kaçtık “araba muamelesi yapılır da kesilecek ceza arabanın fiyatından fazla çıkar” diye… Malum ki arabada motor, koltuk ve direksiyondan başka pek bir şey yok… Araba, eşyalarımızdan, arabadan çok tekerlek üstünde giden kırmızı çamaşır sepetine benziyordu… Yıkanmayan eşyalar araba tepesinde havalanıp temizlenmiş süsü kazanıyordu(!) Ara-sıra kapıyı tutmaktan yorulan ellerimizi dinlendirmek için mola veriyorduk(!) Bunun dışında hiçbir macera yoktu yollarda bizim için; fakat onca arabanın fosil salınımı… Doğaya kriz çıkartmak için yıllardır birikiyor… Doğaya biz macera katıyoruz. Asıl macera böyle başlıyor, bunu da görüyoruz. Tüm bu değişimleri anlamasına anlıyoruz da yaşayıp-sürünerek, yine de konforumuzu bozamıyoruz enerji politikasında… Hangi parti programı Bor madenini işleyeceğini taahhüt edebiliyor? Bunca kıyı şeridi Çanakkale ve Bozcaada kadar rüzgârı kullanmada neden beceriksiz? Kıyılarda güneşli günlerin uzunluğu başlıca enerji kaynağıdır oysa… Sular çekiliyor belli, üç tarafı denizlerle çevrili bu Türkiye yarımadasında deniz suyu arıtılır yine susuzluk çekilmez… Bunlar yapılmayacak işler değil. Her yerel bölge, insanı talep ederse, bu tür gereksiz tartışmaları sonlandırabilir(!) İnsan bir de bu açıdan düşününce, kriz (üretim-finans ve doğa krizi) keriz yontmada tramplen gibi görünüyor. Özellikle kriz varmış gibi gösteriliyor; malum ki keriz çok(!) Haliyle ülke sevdasının da, bu uyduruk gündem mavalında, “milli duygularda” apış arası diyaloglarından daha fazlaca bir anlamı olmuyor bu coğrafyada… Ha! Elbette bu “illaki bu sınırlar içindeki vatandaşları ben yolacağım” diyenlerle “Allah aşkına soy beni” vaziyetinin erbabı içindir… * * * Eceabat’a vapurla geçerken zihnim hiç de “DUR YOLCU”yu sallayacak durumda değildi… Ben zaten duruyordum… Bu yazı da yıllardır duruyor! Yıllardır gelişmekte olan ülke statüsünde duruyorum ayrıca… Hiçbir yere de kımıldamaya niyetim de yok zaten! Eceabat’ın içinden kıvrılıyoruz şehitliğe doğru… Çanakkale şehitliği tüccarlarla didarların haremi kalesi olmuş! Otobüsler dolusu insanlar, durmasını bilemeyen “bir devletin battığı yer”i tavaf ediyor; çoğu savaşın evliyalarla, mistik bir güç ile kazanıldığına ikna olup şükrediyor… Yolumuzu değiştiriyoruz, limana yöneliyoruz… Kabatepe limanının yanındaki kamp alanının Çanakkale’nin “serbest bölgesi” olduğunu anlamak için Olympos’ta tecrübe kazanmak gerekmediğini düşünüyoruz ve fazla zaman kaybetmeden, toplumumuzun genetiğine kalp ritmi kadar yakın olduğumuzun bilinciyle(!) gemimize binip Gökçeada’ya doğru yola çıkıyoruz. Gökçeada’nın Kuzu Limanı’na bir bucuk saatlik dalgalı-sallantılı yolculuktan sonra varıyoruz. Gökçeada buradan bozkır izlenimi verse de merkeze doğru dört kilometre içeriye gittikçe yeşilleniyor çevremiz. Ve yeni bir yere gittiğinizde yapmamız gereken ilk işi yapıyoruz. Belediyesinden bölgenin tanıtım broşürünü alıyoruz. Vapur saatlerindeki yanlışlığı saymazsak iyi bir broşürdür bu ülkücü bıyıklı görevlinin verdiği harita! Arkadaşlar çadır kurulabilecek beldenin yerini seçerken ben de Gökçeada’daki tek bir gazete bayiini buluyorum. Gazetelerin yanında Gökçeada’da yaşayan insanların hikâyelerinin anlatıldığı bir kitap takılıyor elime; Gökçeada: Sıradan İnsanların Öyküleri / H.Rıdvan Yurtseven / Detay yay. Ank ./ 2006; alıyorum kitabı ve ilk durağımız olan Kaleköy’e yöneliyoruz. Kaleköy limanı kullanılıyormuş önceleri, kuzu limanından önce ve Yıldız Koyu da Milli Park ilan edilmiş… Çadır kuracak yer beğenemiyoruz ve Kefaloz’a yöneliyoruz alaca karanlıkta… Tatil zamanı da olsa Gökçeada’nın yaş otalamasının yüksekliği ile her yerde çokça karşımıza çıkan jandarmalar dikkatimizi çekiyor ilkin… “Çöp kamyonu bile jandarmaya ait! Neden ki?” sorusu takılıyor belleğimize… Ve Kefaloz’ta çadır kurabileceğimiz yer sahibinin de genç yaşta emekli olmuş! Jandarma astsubayına ait olması, iyice batıyor bize!Türkiye asker geleneğiyle zaten büyük bir kışlayı andırır fakat bu kadarına da pes diyor insan! O gece 12 Ağustos’ta Paskalya’nın başlayacağını öğreniyorum yeni aldığım “sıradan insan öyküleri” kitabından ve nasıl katılabileceğimizi soruyorum “Gökçeada gönüllülerine”… Paskalya’nın herkese açık olduğunu, davetle gidilmediğini söylüyorlar ilkin ve sonra ekliyorlar “biz katılmıyoruz”… Sebebini de ekliyorlar “Rumlar adadaki topraklarını geri istiyorlar, adaya geri dönmek istiyorlar; fakat devlet aldığı toprakları çeşitli amaçlarla genelde subaylara dağıttı”… Gerisini dinlemeye gerek bile duymadım! İkinci gece de yüksekokulun ülkücü gençlerinin eğitim çalışmalarının bulunduğumuz yerde yapılıyor olmasına tanıklığımız Kefaloz suyunu iyice kaynattı… Habire birşey kesip-sopalamaya dayalı bir eğitim! İnsanlar birbirlerine insanlaşma üzerinden değil “ganimet garabetiyle” yaklaşıyorlar ve toprak mülkiyeti insanları hâlâ birbirine düşmanlaştırabiliyor! Evet, vatan denilince bu anlaşılsa gerek! Toprak mülkiyetidir Vatan! Ve senden başka herkese satılabilir ve senden başka herkesin alabildiği bir maldır vatan, madeniyle, fabrikasıyla, verimli toprağıyla… Ve senin sadece paran varsa gömülebileceğin yerdir Vatan! Her gün televizyonda gördüklerimiz de senin gıptayla baktığın vatan evlatlarıdır vatan toprağında komşuluk yaptığımız! Kavga edebileceğin insanların olduğu bir mekândır Vatan! Yalnız değilsindir! Mutlaka birileri seni rahatsız eder! Ertesi gün Uğurluya doğru yola koyulurken Vatan üzerindeki garabet bulutunun Türkiye’nin her yerinde aynı sonuçlanacağını anlıyoruz… “Kim kimin toprağını çalıyordu ve ilk kimindi bu topraklar?” sorusu takılıyor dilimize bir karış toprağı olmayan bir avuç insan olarak… “aklında mülkiyet olan gaspçınındır(bir tür hayvan) ilkin buralar” cevabında mutabık kalıyoruz yarı açık cezaevi vatandaşı olarak! Suyu bol olduğu söylenen Gökçeada’nın kıvrak yollarında kuraklığı görerek varıyoruz Uğurluya…