Gülsümün Köpüklü Kahvesi
17 / 6 / 2008 Salı tarihinde Deniz Yaşar tarafından eklendi, 248 kez okundu...
“Mahalle aralarında omuzdan askılı, kısa donlarıyla çocuklar naylon top peşinde akşama kadar koştururlardı. Her Pazar öğlen sonrası güdük kuyruklu eşeğiyle mahalleden döngelci geçer, ellerinde mangırlarla koşan çocuklara gümüş tasıyla döngel tartıp ceplerine doldururdu. Briketlerle işlenmiş yokuş yukarı çıkan yollarıyla bu küçük Anadolu şehrinin ...” Okuyucu Puanı ;
Gülsümün Köpüklü KahvesiMahalle aralarında omuzdan askılı, kısa donlarıyla çocuklar naylon top peşinde akşama kadar koştururlardı. Her Pazar öğlen sonrası güdük kuyruklu eşeğiyle mahalleden döngelci geçer, ellerinde mangırlarla koşan çocuklara gümüş tasıyla döngel tartıp ceplerine doldururdu. Briketlerle işlenmiş yokuş yukarı çıkan yollarıyla bu küçük Anadolu şehrinin arka mahallesinde Pazar temizliği yapan mahalle karıları balkonlardan suları bayır aşağı akıtır, her ayrıntı kendilerine bir oyun olarak dönen mahalle çocukları deterjanlı sularda kâğıt gemiler yüzdürürlerdi. Yılın bu günleri, öğle sıcağında mahalleli tenha gölgelere doluşur, ya karpuz keser soğuklanırlar ya da Çarşambaları elinde bakraçla kese kese köy yoğurdu satan Deli Fatoş’un yoğurtlarını köpürtür, ayran yapıp içerlerdi. Bunca dar daire içinde hallice üç beş kadın, aynı pirinci ısıtıp ısıtıp sanki taptaze temcit pilavıymış gibi kevgirle karıştırır, bıkmadan usanmadan kaşıklarlardı: - Almancılar Zeynel’e kız beğeniyorlarmış. Bizim Fatoş dediydi, pek bir zenginmiş herif. Arabacı dükkânı varmış alamanyada. - Geçen sene geldiklerinde sağa sola bakındılardı az. Demek bundanmış. Hiç çıkmazlardı konu komşuya, bekleyip işlerini ayarladılar orda herhalde. Kimi kestirmişler gözlerine var mı bir haberin. Kulağın deliktir senin Sebahat. - Komşu doğru mu yalan mı bilmem, geçen bizim Zehra pazarda rast gelmiş Almancıların geline, ağzından kaçırmış gelin. İdris Dayının Gülsüm’e yanaşacaklarmış. - Deme hele. İdris Dayı’nın kazandibi Gülsüm he! O da giderse İdris Dayı emekliye çıkar gari. - Bizim Kâmil ‘e düşünüyorduk onu da, Kâmil mıymıntının teki hakkından gelemez o kızın. - Öyle komşu öyle, kınalı kuzu gibi Allah nazar etmesin. Alamancılara gelin giderse yerini tam bulur. - Ayşe’nin kocası dün gece yine içmişte gelmiş, yıkılıyormuş yolda. Bizim herif dükkândan gelirken görmüş. - Balkonda çiğdem çitliyorduk gece, ışıkları açıktı. Ayşe bağırıyordu bir boy. Yine dövdü herhalde eli kırılasıca. - Allah sabır versin Ayşe’ye komşu. Bu devirde geçim zor… Gülsüm, henüz 21 yaşına yeni girmişti. İdris dayı’nın üç kızından sonuncusuydu. Liseden sonra güzel sanatlar atölyesinde dikiş nakış eğitimine katılmış, geçen sene kursta hocalığa başlamıştı. Sakin, kendi halinde, Meriç Nehri gibi duru yüzlüydü. Mavi şalının içinde ayın ondördü gibi kıvrılıp küçülen yüzünde tebessüm eksik olmazdı. Her Cumartesi kurs çıkışı eve dönerken Salih Amcasının marketten kâğıt helva alıp mahallenin çocuklarına dağıtırdı. Çıta gibiydi; yürürken devrilecek sanırdınız. Rüzgâr esse uçup gideceğinden korkardınız. İplik gibi eğrilen uzun kaşlarının hemen altında çukurlaşan, büyük, oval, hafif çekik, kahverengi gözleri; gözlerine Mısır kadar uzak kalan inci Piramit gibi sivrilen ince bir burnu, keklik gibi tombul yanakları, kenarında kırmızı karanfilleri vardı. Gamze gibi iki şirin parantez arasında gövdeleşip büyüyen bir ağzın içinde sıralanan kuzu dişleri, kalın köprü dudaklarıyla aralanmıştı. Gülsüm, son yüzyılın en gülbeyaz baharıydı. Ablaları çoktan uçmuşlardı yuvadan. İdris Dayı da yaşlanmıştı artık. Üç kızı lafsız sözsüz yetiştiren cennete girer denir ya, İdris Dayının üçüncü cenneti de serpilmiş, fidan olup boy atmıştı. Gülsüm’ü her istemeye gelişlerinde İdris Dayı hem çok seviniyor hem de yüreği burkuluyordu. Gülsüm de gitse kafeslerinde yavru kuş kalmayacaktı. Neyse ki torunları vardı da onlarla teselli buluyordu. - Gülsüm kızım, şu acı kahveden yapsan da demlensek akşam vakti. İhtiyarı unuttun bu aralar, aç mısın tok musun hiç soran yok. - Aman babişko, duygu sömürüsü yapma. Sen istedin de acı kahveyi mi esirgedik senden. İki dakikaya en köpüklüsünden geliyor, sen TRT ni aç hemen tamam mı, iyi ki bir dizi izliyoruz. - Benim havalar başlıyor kızım, tekrarını izlersin. Hem bu yeni kahve hiç köpürmüyor, çamur gibi meret, gevur malı değil mi kendileri gibi her şeyleri de. Başlamış bak, …aman yeşilbaşlı gövel ördek uçar gider göğe karşı… - Baba bırak kadın söylesin, vokal olma yaşın çoktan geçmiş. Hem biraz önce okudum. Bir insan 8 yıl,7ay ve 6 gün hiç susmadan bağırırsa, bir fincan kahve pişirecek enerjiyi ancak üretebiliyormuş. - Hadi oradan. Sen fistan giyip ‘küçük kurbağa kuyruğun nerede’ derken ben Üsküdar Musiki Cemiyetinde hem çalıyor hem söylüyordum. - Babişko uyan artık Üsküdar’da sabah oldu. - Sağ ol Gülsüm kızım, sayende kendimi daha yaşlı hissediyorum. - Aman be babişko sende hemen alınıyorsun. Daha torunları sünnet ettireceksin, ondan sonra dede olacaksın. - Ah benim güzel kızım, rahmetli annen gibi pek latifelisin. - Sende en tombiş babişkosun. Kahven hazır, köpüğü nerden bulduğumu hiç sorma, sırrımı sana dahi söylemem. - Eline sağlık kızım. - Afiyet olsun babişko. Pazar günleri izinliydi Gülsüm. Evde babasıyla oturur, evin temizliğini yapar dizileri takip ederdi. Bazen arkadaşları ona gelir, laflarlar, bazen Gülsüm arkadaşlarına gider hava alırdı. Gülsüm gezmeyi dolaşmayı çok sevse de bu mütevazı Anadolu şehrini gezmeye kalksa günde üç kez tavaf edebilirdi. Ama yine de halinden memnun, mutlu, huzurluydu. Başında sekine bulutları varmış gibi göreni, konuşanı ipek gibi yumuşatırdı. Halinden anlaşılan oydu ki o edepten bir hale gibi gündüz içinde ışıktan besleniyor geceleyin ay yüzüne gölge gibi düşüyordu. Yüzündeki parlaklığın hikmeti bu sebeptendi. Bu Pazar bir farklıydı Gülsüm. Sabahın erken saatlerinde kalkmış, temizliğe boyanmış, babasının kalkmasına yakın kahvaltıyı hazır etmişti. Börek kokusu mahallenin içlerine kadar uzanıyordu. Kumandayı kapıp babasının bıyığından bir tel koparmış gibi muzırca gülümsedi. - Bugün benim günüm hiç davranma kumandaya. - Aman al senin olsun. Bir müzik kanalı açayım dedim. Akşama misafirler gelecek biliyorsun değil mi? - Biliyorum babişko, akşam altıda değil mi? - Evet altıda. Versem de birinden birine, kurtulsam senden artık. - Neden vermiyorsun babişko, tutan mı var? - Öyle ters ters bakıp tepsiyi kafasına çarpar gibi uzatırsan gelenlere, söyleyecek çok şey bırakmıyorsun bana. - Aman babişko iyiydik böyle ne acelen var. Hayır, söyle istemiyorsan gidelim ne öyle kovar gibi. - Kızım öyle deme, yaşın kemale erdi. Birini kabul et artık da bu ihtiyarın aklını meşgul etme. Daha torunları sünnet ettireceğiz. - Bana ne işte, ev kızı olacağım ben. Görürsün bu akşamkilerin kafasında tepsiyi paralıyor muyum paralamıyor muyum? - Sen bilirsin Gülsüm kızım. Rahmetli annende böyleydi. Kayığa inadı tuttu mu kayıkçıya denizi kulaçlatırdı. - Bekleyelim görelim babişko, Mevla görelim neyler neylerse güzel eyler. Akşam, siyahın koyulaşan tonlarına boyanıyordu. İdris Dayı namazını bitirmiş, koltuğa kurulmuş, usulca tespihiyle oynaşıyordu. Gülsümle ablası Hatice mutfakta son hazırlıkları yapıyorlardı. Hatice’nin kocası Mithat Efendi de salonda İdris Dayıyla birlikteydi. Torunu Şükrü, dedesinin kucağında zıplıyor, akşama kadar sanki zerre yorulmamışta ihtiyarla tespih gibi oynaşıyordu. Kapı zilinin sesi duyuldu. Hatice mutfaktan çıktı geldi, kocası Mithat Efendi koltuktan doğrulup ikisi de kapıya yöneldiler. Gelen misafirleri karşıladılar. Çiçek ve çikolatayı aldıktan sonra Şükrü onları mutfağa götürdü. İdris Dayıyla el sıkıştılar, karşısındaki koltuğa buyur edildiler. - Ferhan Bey, Almanya’da seçimler yaklaşıyor. Siz kim olsun isterdiniz? - Bizim bağımız olmuş Babil Asması İdris Hocam. Gençler düşünsün geleni gideni. Bu saatten sonra bizi memleket çağırır, toprak çeker. - Dönüyor musunuz hayırlısıyla, ne mesrur bir havadis? - Efendim, altı ay sonra emekli oluyorum, nasipse Ramazanı burada iftar edeceğiz. - Bey oğlumda dönüyor mu sizinle? - Yok, İdris Üstadım, Zeynel’in Köln’de oto galerisi var. İşini orada kurdu, devam edecek nasipse. - Allah devamına erdirsin Zeynel oğlum. - Âmin, İdris Baba. Kahve kaynatmaktan aşınmış cezvelere hamarat ellerin dokunduğu besbelliydi. Kahvenin kokusu salona kadar gelmişti. Birazdan, üflesen yıkılacak bir atlıkarınca gibi terliklerini sürüye sürüye elinde işlemeli gümüş tepsiyle Gülsüm salonda belirdi. Babasının gözleri üzerindeydi. Yüzündeki ifadeyi yokluyordu. Kadife kumaş gibi yumuşaktı yüzü. Yanaklarından tebessümün kıvrak halkaları yuvarlanıyordu. Pamuk helva gibi ağzına atsan buharlaşacaktı. Saray edebi almış hanım üslubuyla usulca eğildi, misafirlere kahvelerini uzattı. Çehresinden halıya pembe bulutlar süzülüyordu. Zeynel’e kahvesini uzatırken gözlerine bakmadı, yüzü yerde ‘kahvenizi buyrun’ demekle yetindi. Zeynel de okkalı bir kurşun gibi ağırca yüzünü ayak parmaklarına çevirip ‘teşekkür ederim’ dedi. Kahveleri dağıtan Gülsüm, Hatice ablasının yanında öksüz duran sandalyeye düğümlenip parmaklarıyla tespih gibi oynaştı. - Kahvenin tadı pek acı, bu kahvenin tadı bize pek bir yabancı. Hanım kızım nedir bu kahvenin mizacı? - Efendim, Salih Amcam Brezilya’dan getirdi, Rio kahvesidir, acılığı memleketine hasretindendir. - Kahvenin de bir vatanı var değil mi? Gurbet yaşamayan bilemez tabi. Peki, kızım, köpürmez bilirdik biz bu kahveyi, Almanyada’da içeriz bundan. Bunun hikmeti ne ola ki? - Efendim kahve hatır işi, gönül işidir. Sıra sıra cezveler köze sürülür de kaynayıp köpüren yalnız deniz değildir. Gönlü olan kahve her ocakta köpürür. - Peki, Gülsüm kızım. Eline, diline sağlık. Pek güzel dedin. Efendim, gelelim mevzuumuza. Allah’ın emri peygamberin kavliyle kerimeniz Gülsümü evladımız Zeynel’e istiyoruz. - Ne diyorsun Gülsüm kızım? - Zat-ı âliniz bilir efendim. - Ferhan Bey, dostluğumuz öteden beri kavidir, dünürlüğümüzde ebedi olsun. Verdim gitti… Gülsümün yanaklarında güller açmıştı. Tepsi getirme bahanesiyle sevincini izhar etmeden mutfağa geçti. Salonun kapı aralığından Zeynel’in İdris Dayının elini öpüyor olduğunu gördü. Bir anda oraya sıkıştığını hissetti. O an için sanki rüyadan uyanmıştı da nerede olduğunu hatırlayamıyordu. Salonda ne olup bittiğine bakıyordu uzaktan. Zeynel de heyecanını yatıştıramamıştı besbelli ki kahvesinin son yudumunda kravatına damlattı. İdris Dayı Hatice’yi işaret ederek ‘Hatice kızım size mutfağın yerini göstersin’ dedi. Gülsüm, Zeynel’le ablasının mutfağa doğru geldiklerini görünce bir anda panikledi. Onları görmemiş gibi yapıp, sırtı kapıya dönük halde bekledi. Hatice mutfağın kapısına kadar gelip geri döndü. Besbelli baş başa bırakmak istedi. Zeynel Gülsüm’e yaklaşıp kulağına hafifçe fısıldadı: - İki sene göz açıp kapayıncaya kadar geçer demiştim sana.
Eylül
6
Eylül
3
Eylül
2
Ağustos
31
Ağustos
30
Eylül
4
Ağustos
30
Ağustos
25
Soğuk Sözlü İlık Yüzlü Sıcak Japon
• Deniz Yaşar • Dostluk Hikayeleri • 124 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ağustos
23
Ağustos
22
Mayıs
12
Mart
1
Haziran
17
Mart
1
Mayıs
19 |
![]() |
|
||||||