Gülü ÇemendirGülü ÇemendirHenüz yeni evlenmişti. Daha canım cicim ayları bitmemişti. Nişanlıyken de adetler gereği birkaç kez bir araya gelmiş ama yanında Tuba’ya göz kulak olsun diye annesi, onu küçük yeğeni ile birlikte göndermişti. Hasan, Tuba ve nişanlılara eşlik eden küçük yeğeni parkta oturup hasret gidermişlerdi. En önemlisi de geleceklerine dair kararlar alıyor hayalini kuruyorlardı. Evlenince, Tuba’yı bahçesinde her meyve ağacının bulunduğu bir evde oturtacağını söylüyordu. Rengarenk çiçeklerin olduğu, ahşap panjurlu, iki katlı bir ev. Alt kata Hasan’ın ailesi yerleşecekti. Tuba, hayale dalar hemen oracıkta o eve yerleşirdi. Belki avlusunda oturuyordu yada bahçede oynarken düşüp ağlayan çocuklarının; - “ Acıyor anne, “ dedikleri yerleri öperek; - “ Geçti mi yavrum? ” deyip, annelere özgü tedavi uyguluyordu. Hasan’a boy boy erkek evlatlar vereceğini ve; - “ Tıpkı babalarına benzeyecekler, tombul, afacan, üzeri daima kirli olacak ve ben onları banyoya götürüp yıkadıktan sonra içeri alacam, “ diyordu Tuba. Hasan ’da; - “ Erkek olursa ben, kız olursa sen isim koyarsın, ” der ve başlarlardı isimler saymaya. Tuba, rahmetli ninesinin adı; - “ Nenehatun olsun kızımızın adı,” der, Hasan ise isim söylemez; - “ Ben ismini, ilk oğlumun kulağına ezanlarla okuyacağım, ondan sonra herkes duysun, ” derdi. Göz göze geldikçe yanlarında oturan Tuba’nın yeğeninden gizli, masanın altından el ele tutuşurlardı. Mahalleye her gün gelen şehit haberleriyle ezanlar susmuyor, salalar birbiri ardına okunuyordu. Bir gece mahallenin muhtarı kapıya gelmişti. Hasan’ı Yemen ’e gidecek askeri birliğe üç gün içinde katılması ile ilgili evrak getirmişti. Daha iki ay olmuştu evleneli. Muhtar bunu bildiğinden; - “ İstersen sen gitme Hasan evladım. Daha yeni evlisin. Vatanı için canını seve seve verecek bir yiğitsin ama evdekilerin sana daha çok ihtiyacı var. Ben senin işlemlerin ile alakalı gerekeni kumandana derim.” Evlenmeden önce gönüllü olarak adını yazdırmış, Yemen’e gitmek istemişti. Hasan; - “ Yok! Muhtar emmi, ” dedi. Başını eşine çevirdi. Gözleri dolmuştu Tuba’nın. Yutkundu. Elini kapıya dayandırdı ve Ulubatlı Hasan’ın vücuduna onlarca ok saplanmasına rağmen sancağı sura dikişini düşündü. Babasının anlattığına göre Ulubatlı Hasan’da nişanlıydı. Onunda annesi, babası velhasıl ağlayanı vardı. - “ Madem şimdi kısmet oldu sefere katılmak, o zaman orda ki asker arkadaşlarımı yalnız bırakmamayım. Ne ben ilk şehit olurum, ne de Tuba ilk dul. Hem, gün evde oturma vakti değil, bu bayrak için can verme vaktidir. Eğer bizden evvelkiler kanlarıyla surlara dikip dalgalandırdıysa bu bayrağı, bizde kanımızla dalgalandıracağız. Bu bayrağa benimde Tuba’nın da canı, kanı helal olsun. ” Tuba, bu haberle yıkılmış ama eşine tek kelime dahi etmemişti.Evde sessizlik hâkimdi. Kimse tek kelime etmiyor, “ çıt ” dahi çıkmıyordu. Ayrılık günü gelmişti. Hasan, Tuba’dan helallik alacak ama nasıl başlasaydı? Nerden söze girseydi? Tuba, eşinin durumunu anlamış hiç bir şey demeden onun çantasını hazırlamak için dolaptan kıyafetlerini çıkartıyordu. Birazda evde hazırladığı yiyeceklerden koyuyordu; yolda yesin diye. Tuba’ya baktı. Beline kadar uzun sarı saçlarını okşadı, kokladı. Elini, Tuba’nın yüzünde gezdiriyordu. Alnından öptü. Başını kollarının arasına alıp; - “ Eğer giderde dönmezsem, evet giderde dönmezsem… Senden bir isteğim var.” Tuba’da şaşırmış, merak etmişti. Bu durumda ondan ne isteyecekti? Başını Hasan’ın kollarından kurtardı. Gözlerinden akan yaşlar yanaklarında kendine yol yapmış, usul usul çenesine doğru kayıyordu. - “ Tuba, gençsin güzelsin, eğer giderde dönmezsem… Sakın ağlama. Bil ki bu vatan için, bayrak için, en kutsal mertebe olan, şahadet şerbetini içen birini yıkan arkasından dökülen gözyaşları olur. Ve dönmezsem, lütfen kendine layık birini bul ve evlen… Yasımı tutmayasın, günahtır. Allah (cc) sevmez. Kendini harap etmeyesin. İnan hakkımı helal etmem!” Tuba hıçkırıklara boğulmuş, iyice yıkılmıştı. Hasan’a sımsıkı sarılmış hüngür hüngür ağlıyordu. Kapının sesi ile kalktılar. Hasan gider gitmez mektup yazacağını ve ondanda daima mektup göndermesini söyleyip, kendisini bekleyen diğer gönüllü arkadaşlarının yanına gitti. Tuba, günlerdir koynunda sakladığı mendili Hasan ’a vermeyi unutmuştu. - “ Mektupla gönderirim artık, ” dedi, içinden. Hasan, Yemen’e varır varmaz, yazdığı mektubu ilk fırsatta göndermişti. Adettendir diye içine bir çiçek, en çokta bir papatya koymak istedi. Tuba’ya “ papatyam “ derdi. Uzun altın sarısı sacları, bembeyaz yüzü ve zeytin yeşili gözleriyle eşsiz bir papatyaya benzetirdi. Sevgililer birbirlerine her mektupta yaşadığı bölgenin gülünü, çiçeğini gönderirlerdi ama; “ Yemen çölü; Çiçek ne gezer! Binlerce şehidimin kanıyla sulanır, Hala yeşermemekte ısrar eder.” Hasan’da adet yerini bulsun diye kuru çemen koydu mektubun içine. Tuba’nın eline mektup anca birkaç ay sonra geçti. Mektubu açtığında çemenleri görünce bir anlam veremedi… Ve şöyle dedi; “ Gülü çemendir, Acep nedendir? ” Tuba, Hasan gittikten bir ay sonra hamile olduğunu öğrenir, ama adresi bilmediğinde hemen haberdar edemez. Hamile olduğunu müjdelemek ve koynunda kokusu sinsin diye aylardır sakladığı mendili de göndermek istiyordu. Mektubu yazar ve mendili de katlayıp, hemen gönderir. Fakat düşman birliklerinin saldırısı sonucu, postane hizmeti veren bina havaya uçurulmuştu. Mektuplar yanmış, kasaba yerle bir olmuştu. Hain saldırıların ardı arkası kesilmiyordu. Kundaktaki bebeklerden tutunda, hamile kadınlara varıncaya kadar yapılan vahşeti tüm dünya sessizce izliyordu. Tuba, Hasan’dan haber alamıyordu. Ama savaşı kazanıp geleceğine olan inancından dolayı bekliyor ve her namazdan sonra ümitle duasını yolluyordu. Karnı burnunda, doğurdu doğuracaktı. Çok çetin bir savaş vardı. Yemen’e gidenler dönmüyordu. Analar, körpe delikanlıların arkasından ağıtlar yakıyor, kadınlar dul, çocuklar yetim kalıyordu. Tuba’ya da kara haber geldi. Hasan cephede, yaralı arkadaşını kucağında taşırken, sırtından vurulmuştu. Tuba bu haberle yıkılmış, söz verdiği halde dayanamayıp günlerce ağlamaktan göz pınarları kurumuştu. Daha vakit olmasına rağmen fenalaşmıştı. Hatice Ebenin yardımıyla çocuğunu, erken dünyaya getirmişti. Erkek bir evladı olmuştu. Hasan’ın ona isim vermesi gerekiyordu. Öyle sözleşmişlerdi. “ Erkek olursa ben, kız olursa sen adını koyacaksın ” demişti Hasan.Üç ay olmuştu, hala isimsizdi bu bebek, ve habersizdi bütün olanlardan. Günlerden bir gün Tuba, isimsiz bebeğinin ağlamasıyla uyandı. Acıkmıştı yavrusu. Ona sütünü vermek istedi. Çektiği onca acıdan sütü azalmış zor yetiyordu . Anne sütüne devam etmesi gerekiyordu. En kısa zamanda da süt anne olacak birini bulmak zorundaydı. Göz göre göre bebeğinin yarı aç, yarı tok kalışına bir son vermeyi düşünüyordu. Ama bir türlü ayağa kalkamıyordu. Kendini zorladı. Yatağında bir sağa, bir sola döndü. Ayakları tutmuyordu. Önce ayaklarının uyuştuğunu düşündü. Elleriyle dokunduğunda hiçbir şey hissetmiyordu. Ayakları taş kesilmişti. Bebeğinin ağlamasına kayıtsız kalışı ve kendi acziyeti iyice içinden çıkılmaz bir hal almıştı. Seslenmek istedi; - “ Yardım edin! yardım edin! Allah’ım nedir bu başıma gelenler, ben ne yaptım sana. ” diye isyan edercesine haykırıyordu. Ana oğul hıçkırıklara boğulmuş birinin yardımını bekliyorlardı. Tuba, bebek gibi birilerinin ona yardım etmeden hayatını devam edemeyeceğini düşündükçe kahr oluyordu. Yastığının yanında isimsiz yavrusuna mama verdiği tabağı duvara fırlattı. Ağlama sesleri birbirine girmişti. Kapının önünden geçen bakkalın çırağı Kemal, Tuba’nın yardım isteyişini duymuş ve ailesini haberdar etmişti. Komşular toplanmış, Tuba’ya yardım ediyorlardı. Bir taraftan da isimsiz bebeğe mama veriyorlardı. Herkes kendince yorum yapıyordu ama bir gerçek vardı. Artık iki ayağı sakat bir kadın ve isimsiz bir çocuğu koca hayatın tam içindeydiler. İki bebek gibi. Birilerinden yardım alamadan yemek yiyemiyor, banyo yapamıyorlardı. Belki de en önemlisi birbirlerini yardım alamadan sevemiyorlardı. Kokusunda Hasan’ı bulduğu yavrusunu öpüp okşayamıyordu. Emzirmek için birinin bebeğini ona getirişini gözyaşlarıyla izliyordu. Bebeği sütünü emerken o gözyaşlarını damlatıyordu kaderine, acısı dinsin diye. İki bebek gibiydiler. Biri dünyadan habersiz büyüyor, diğeri ise her şeyden haberdar küçülüyordu. Hasan’a olan aşkı ile onun bir gün geleceğini ümit ediyordu. - “ Bu kadar isimsiz beklemesi doğru değil, günah! “ denilse de kimse Tuba’yı ikna edememişti; - ” Oğlumun adını, babası Hasan koyacak! ” diyor, başka bir şey demiyordu. Bir gece Tuba, rüyasında Hasan’ı görür, beyazlar içindedir. Avucunda, mektupla gönderdiği mendili kokluyordu. Beşikteki aylardır isimsiz bebeklerinin başında bir bayrak, bir silah ve bir Kur’an vardır. Hasan ezan okuyarak bebeklerinin kulağına; - “ Hasan! Hasan! Hasan! “diyordu. Ulubatlı Hasanlaşsın diye…
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Kasım
3
Ekim
30
Ekim
26
Ağustos
17
Temmuz
10
Ekim
15
Melekler Erkek Mi? Dişi Mi?
• Cemalettin Emeç • Toplumsal Makaleler • 401 kez okundu. • 13 kez yorumlandı.
Ekim
15
Kim Ne Dedi? Nasıl Kodu?
• Cemalettin Emeç • Hayata Dair Makaleler • 249 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Haziran
17
Pkk Sorunu Bir Ay Da Biter
• Cemalettin Emeç • Toplumsal Makaleler • 739 kez okundu. • 10 kez yorumlandı.
Mayıs
22
Robert Koleji ve Boğaziçi Üniversitesi
• Cemalettin Emeç • Tarihsel Makaleler • 1308 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Mayıs
14
Haziran
4
Türk Bayrağının Anlamı
• Cemalettin Emeç • Eğitim Makaleleri • 21473 kez okundu. • 36 kez yorumlandı.
Nisan
3
Ocak
3
Babasının Çocukluğunu Da Yaşamak
• Cemalettin Emeç • Yaşamdan Hikayeler • 1815 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Mayıs
22
Robert Koleji ve Boğaziçi Üniversitesi
• Cemalettin Emeç • Tarihsel Makaleler • 1308 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Ocak
3 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||