Hasıraltı Çocuklar (9)
Hiçtir benim ifadem
Biz olmadıktan sonra
Yemekhanenin önü hıncahınç doluydu yine. Biraz sonra açılacak kapıdan içeri diğerlerinden önce girmek üzere birbirini kolluyordu deneyimli gözler. Müthiş bir uğultu vardı, herkes aynı konuyu konuşuyordu üçer beşerli gruplar halinde. Sabahki dayağın sebebini henüz hiçbiri bilmiyordu ve merak, diğer duyguların yerini alalı epey olmuştu.
Tam yedide kapılar açıldı ve içeriye doğru müthiş bir izdiham yaşandı. On iki saattir boğazlarından tek lokma inmemiş genç bedenler; kahvaltının içeriğine, kalitesine ya da miktarına bakmaksızın dolduruyordu tabildotları. Zaten, artık alışmış ve ne yediğinin değil; yiyip yemediğinin önemli olduğunu biliyorlardı. Yeniler içinse durum böyle değildi elbette. Teknelerin dibindeki haşlanmış patlak yumurtalara ve göbekleri küf bağlamış zeytinlere hayretle bakıyorlardı. Hemen arkalarında ise büyük bir kazan duruyor ve yanında da metal bardaklar… Çay almanız için kazanın musluğunu açmanız yeterliydi, ayrıca demlik kullanma zahmetine girmenize gerek yoktu. Zaten demlik de yoktu.
Hatice, kargaşa arasından kapabildiği kadar ekmeğin arasına birkaç zeytin atmış, bir yandan yiyor bir yandan da çıkışa doğru yürüyordu. İki taraflı boylu boyunca sıralanan masaların birinden ona seslenildiğini sandı. Emin olmak için başını çevirdiğinde, Ayten’in arkadaşlarının, elleriyle onu çağırdığını görüp yanlarına gitti.
“Yemek kalmamış mı sana?”
“Biraz yumurta kalmış, ama… Olsun, ben severim zeytin ekmeği. Gerçi, bu zeytin de insanda zevk bırakmıyor, ama alışacağız.”
Bu sözler üzerine masadakiler epey güldüler. İçlerinden biri kalktı ve Hatice’ye doğru:
“Otur hadi, fazla almıştık biz zaten.”
“Yok, teşekkür ederim. Size afiyet olsun.”
“Hatice! Öğlene kadar başka yemek yok, ölürsün açlıktan. Hadi ablam, otur da bir şeyler ye.”
“Sınıf arkadaşlarımın hepsi aynı durumdalar. Onlar açken, sizin masanıza oturup bir şeyler yememi benden nasıl beklersiniz?”
Kızlar, afallamış halde birbirlerine baktılar. Kırk yıl geçse, bir civcivden böyle bir cevap alacaklarını düşünemezlerdi. Sonra hepsi, Hatice’ye döndü. O ise sözleri için çoktan pişman olmuştu. Zamanı geriye almak, görünmez olmak ya da hızla oradan uzaklaşabilmek ve o insanlarla bir daha karşılaşmamak için neler vermezdi. Sessizliği bozan Burcu oldu:
“Altmış kişiye kahvaltı ayarlamamızı mı istiyorsun bizden?”
Korkusunu belli etmemeye çalışarak başıyla onayladı. “İşte, şimdi yandım!” diye geçirdi içinden.
“Gel benimle!”
Burcu’nun peşine takılıp kapının aksi yöne doğru yürümeye başladı. Teknelerin orda bir kapı daha olduğu, dikkatini çekmemişti daha önce. Kapıdan girdiler ve birkaç adım ötedeki merdivenlerden indiler. Yukarıdan çok daha büyüktü mutfak. Sağ tarafta sıralanmış bulaşık makineleri, her birinin yanında birer çeşme ve içlerinde bulaşıklar; ortada kesim ve doğrama tezgahı; biraz ileride ocaklar ve sağlı sollu çok sayıda odalar… Yukarıda, servisi öğrenciler yaptığı için bir yemekhane personeli olabileceğini düşünmemişti hiç. Oysa, yukarıya da aşağıya da rahatlıkla yetebilecek sayıda personel vardı burada. Hatice mutfağı incelerken Burcu’nun yanından ayrıldığını fark etmemişti. O derece dalmıştı ki kurulmuş saat gibi işleyen düzene, Burcu’nun onu çağırmasıyla kendine gelebildi ancak. Koşarak yanına gitti.
“ Hanife Abla, yukarıda ufak bir sorunumuz var. Civcivlere kahvaltı yetmedi, ne yapacağız?”
“Ah be kızanım, bilmez misin sayarlar hep malzemeleri? Nasıl hesap veririm sonra?”
“Bir telefon açsan idareye, olmaz mı?”
“Açayım açmasına da…”
“Hadi Hanife Abla, kırma bizi!”
Telefonun diğer ucundan öyle bir yankılandı ki ses, Hanife Hanım’ın yüzünden boncuk boncuk terler aktı bir anda.
“Ne demek kahvaltı yetmedi? Dalga mı geçiyorsun Hanife?”
“Yok Ayşe Hanım, vallahi…”
Hanife Hanım’ın sözünü bitirmesini beklemeden kapadı telefonu. Üçü de anlamsızca bakıyordu birbirine. Burcu, kendini toparladı ve Ayşe Hanım’ın yemekhaneye gelmekte olduğunu düşündü. Birkaç dakika sonra, üst kattaki uğultunun yerini topuk sesleri aldığında bu düşüncesinde yanılmadığını anladı. İki katta da sese ve harekete dair ne varsa durdu. Yalnızca, yaklaşmakta olan topuk sesleri… Tüm korkulara inat, her adımda daha da inletiyordu salonu. Az önceki telefon görüşmesinden habersiz öğrencilerin hiçbirinin, ona bakmaya cesareti yoktu. Teknelerin olduğu yere kadar yürüdü ve durdu.
......................(devam edecek...)
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
|
|
Burcu Şener / 04.07.2008
Öyle bir hikaye ki insanı içine çekiyor, adeta sürüklüyor bir cümleyi okurken diğer cümleye gözünüz takılıyor ne diyebilirim ki, kutlarım.
|
|
|
Okan Çelik / 26.06.2008
hmm... bakalım ya öyle bi yerde bitiriyosun ki Çiğdem abla resmen gelde 10. yu oku der gibi :)) hemen okuycam
|
|
|
Cemal Çelik / 08.05.2008
O eski anılarım bir bir tazelendi yine...Sonsuz saygılarımla...
|
|
|
Hayrettin Apaydın / 07.05.2008
Dedimya...Ben okumuyor adeta izliyorum. Hadi gece uyku vaktindeki topuk seslerinin duyulmasını anladık diyelim...Kahvaltı esnasındaki bu gürültü içinde yani hiç kimse konuşmasa bile tabak kaşık sesleri arasındaki Ayşe hanımın topuk seslerini ben duymamaya çalıştım. Bunlar elbetteki küçük ayrıntılar ama öyle b profosyonelce yazılmış bir yazı okuyoruz ki; bu ayrıntılarıda göz ardı etmemeliyiz diye düşünüyorum.Saygılarımla.
|
|
|
Gülnaz Eliaçık / 04.05.2008
Özellikle hikayenin sonunu çok merak ediyorum , severek okuyorum çiğdem Hanım devamı kısa sürede gelir inşallah...
|
|
|
Ayşen Uslu / 04.05.2008
devamı kısa sürede gelir inşallah akıcı bir anlatım tebrikler
|
|
|
Selim Uyar / 03.05.2008
“Hadi ablam, otur da bir şeyler ye.”
tebrikler çok güzel devam etmekte.
|
|
|
Erturan Elmas / 03.05.2008
Zeytinin yanında yumurta... Bize sadece bir çorba kaşığı zeytin verirlerdi; on veya on bir adet... Biz de ekmeğe tuz serper öyle doyardık... Yine de Allah devlete millete zeval vermesin. O yatılı okullar olmasaydı okuyup öğretmen olamazdık.Çok güzel anlatıyorsunuz: Siz yazmaya biz okumaya devam...
|
|
|
Çiğdem Ercan / 03.05.2008
Akıcı ve anlatımı güzel bir hikaye ile buluşturduğunuz için teşekkürler.
|
|
|
Lutuf Veli / 03.05.2008
Okumak güzel bir duygu bu güzel hikayeyi...tebrikler.devam.
|
|
|
Ersin Başeğmez / 03.05.2008
bir yatılı okulda geçen olayları bu kadar ayrıntılı olarak yazmak, hikayeyi dokumak kolay değil ve siz bunu rahatlıkla başarıyorsunuz. bazı yazarların kalem önde gider, yürek arkada, akıl ise daha da arkada, bazılarının tam tersi olur. Sizde ise kalem, yürek ve akıl üçü bir arada gidiyor. iki sonra anlatacağınızdan emin bir şekilde. Yalnız editörlerinize dikkat edin mayıs onları etkilemesin, yoksa yazıda hatalar çıkabilir bundan sonra. tebrikler. Saygılarımla
|
|
|
Aygül Karacan / 03.05.2008
Harikasın ablacığım. Çok sürükleyici bir hikaye oldu. Siteye girer girmez yeni bölüm var mı diye bakıyorum. sevgi ve saygılarımla
|
|
|
Ayten Dirier / 03.05.2008
Otoritenin olmadığı yerde güçsüzlerin hakkı hep yenir. Topuk sesleri sağlayacak mı bakalım? Devam.
|
|
|
Ziyaretçi Yorumu / 03.05.2008
Hasır altı çocukları okumak hüzün versede gönlüme, okumaya devam edeceğim Çiğdem Hanım...Tekrar teşekkürler...Sevgiler...
|